AYNA (The Mirror)
AYNA (The Mirror).Nokta sıfır! Yâni “GAYB!” Sıfırda olmaz boyut! Ne makrodur, ne mikro! Ne yoğundur, ne soyut! Bu yüzden “O” diyerek tanımlar O kendini! “Kendini bilmek!” O'nun yegâne gerçek dini!
KIYAMETNAME KİTABI


AYNA
Aynı suda iki kez asla yıkanılamaz!
Her şey her an var ve yok! Bu sırrı bilen pek az!
“Her şeyin içi de O!” “Dışı da O!” Şey nerede?
Sonsuz hızlı bir nokta ALLAH! Her an, her yerde!
“Her şeyde iç ve dış HAK!” Şey saklı hangi cinde?
Şey! Kendini var sanan bir gölge bilincinde!
Nokta sıfır! Yâni “GAYB!” Sıfırda olmaz boyut!
Ne makrodur, ne mikro! Ne yoğundur, ne soyut!
Bu yüzden “O” diyerek tanımlar O kendini!
“Kendini bilmek!” O'nun yegâne gerçek dini!
Deme! “Ben de bileyim kendimi!” Düşüp aşka!
Sen çizgisin! Hiçbir şey yok ki noktadan başka!
Kendini “O” sadece kendisi ile bilir!
Kendisini kendine, yâni yansıtabilir!
Kâinat denen ayna ortaya çıkar böyle!
Aynaya bakan hep “O!” Görüntüler kim? Söyle!
Görüntüler! ALLAH'ın içinde bulunanlar!
Gerçek evren ALLAH'ta! Bunu anlayan anlar!
Kozmostan kuantuma, kopyadır her gördüğün!
Doğum ve ölüm rüyâ! Ne deprem var, ne düğün!
Kant der: “Zaman iç duyu, mekân ise dış duyu!”
Aslını bulana dek gel, git; göz açık uyu!
Aynada resim varken ayna gözden silinir!
Aynanın “GAYB” olduğu bu örnekle bilinir!
HAKK'ın bir an aynaya bakmaması kıyâmet!
Kopya kalkar! Aslını bulan için selâmet!
“HAKK'ı değerlendirir ancak hakîkî bilgin!”
Şoke etti, bil İnan, beni evrene ilgin!
“Kozmos ve kuantumu tetkik, bilimsel namaz!”
Eserini okuyup ateist olunamaz!
M. H. ULUĞ KIZILKEÇİLİ
ANKARA — 15 Temmuz 2000
Sn. Yalçın İNAN'a ithaf
(Buradan sonra yazılan kısmın yazarla bir ilgisi olmayıp, yapılan hatalardan dolayı yazar sorumlu tutulamaz!)
AYNA METAFİZİĞİ
"Ayni suda iki kez asla yıkanılamaz" ifadesiyle başlayan metin, ilk bakışta Herakleitos'un sürekli değişim öğretisine gönderme yapıyor görünmektedir. Ancak şiirin devamı incelendiğinde bunun yalnızca bir değişim öğretisi olmadığı görülür. Burada değişim, varlığın temel niteliği olarak değil, mutlak hakikatin görünüş alanındaki yansıması olarak ele alınmaktadır. Herakleitos için nehir değişmektedir; bu metinde ise hem nehir hem de nehre giren kişi değişmektedir. Daha ileri düzeyde ise nehir de kişi de aslında mevcut değildir; yalnızca kendisini farklı görüntüler halinde seyreden mutlak bilinç vardır.
Bu anlayış, Hint Vedanta geleneğinde Brahman'ın kendisini Maya aracılığıyla seyretmesi düşüncesine büyük ölçüde benzemektedir. Upanişadlar'da anlatılan mutlak gerçeklik olan Brahman, tüm fenomenlerin arkasındaki tek hakikattir. Çokluk yalnızca görünüşten ibarettir. Şiirde geçen "Her şey her an var ve yok" ifadesi tam olarak bu paradoksu dile getirmektedir. Çünkü mutlak düzeyde hiçbir şey doğmaz ve ölmez; fakat görünüş düzeyinde her şey sürekli ortaya çıkıp kaybolmaktadır.
Bu durum Budizm'in Madhyamaka okulunda anlatılan "Şûnyatâ" (Boşluk) öğretisiyle de karşılaştırılabilir. Nāgārjuna'ya göre varlık da yokluk da mutlak anlamda gerçek değildir. Her şey bağımlı ortaya çıkış içerisindedir. Şiirin "Her şey her an var ve yok" cümlesi tam olarak bu ikiliğin aşılmasını ifade etmektedir. Burada varlık ve yokluk aynı anda doğru ve aynı anda yanlış hale gelir.
Metnin merkezindeki temel kavram "Nokta"dır. Şair nokta ile Gayb arasında doğrudan özdeşlik kurmaktadır. Tasavvuf tarihinde nokta sembolü son derece önemlidir. Özellikle Hurûfîlik ve Noktavîlik geleneklerinde nokta, bütün harflerin kaynağı olarak görülmüştür. Arap alfabesindeki bütün şekillerin noktadan türediği düşünülür. Bu nedenle nokta görünmeyen özdür; harfler ise görünür âlemdir.
İbnü'l-Arabî metafiziğinde de benzer bir yaklaşım bulunur. Ona göre bütün isimler ve sıfatlar mutlak Zât'ın açılımlarıdır. Şairin "Nokta sıfır yani Gayb" ifadesi bu düşünceyi hatırlatmaktadır. Gayb, henüz hiçbir belirlenimin ortaya çıkmadığı mutlak potansiyeldir. Modern fiziğin vakum alanı kavramı ile doğrudan özdeş olmasa da sembolik olarak benzerlik taşır. Kuantum alan teorisinde görünürde boş olan uzay aslında sonsuz potansiyel enerjiyle doludur. Şairin sıfır olarak tanımladığı nokta da görünürde hiçbir şey olmayan fakat her şeyin kaynağı olan mutlak potansiyeldir.
"Nokta sıfır" kavramı Kabala'nın Ayn Sof anlayışıyla da karşılaştırılabilir. Kabala'ya göre yaratılıştan önce yalnızca sınırsız olan Ayn Sof vardır. Hiçbir tanım, hiçbir sınır ve hiçbir nitelik ona uygulanamaz. Şiirde geçen "Ne makrodur ne mikro ne yoğundur ne soyut" ifadeleri tam olarak bu aşkınlık durumunu anlatmaktadır. Çünkü Gayb, karşıtlıkların henüz ortaya çıkmadığı seviyedir.
Şiirin en dikkat çekici bölümlerinden biri "Kendini bilmek onun yegâne gerçek dini" ifadesidir. Bu cümle doğrudan ezoterik geleneklerin ortak merkezine temas eder. Antik Yunan'da Delfi Tapınağı'nın girişinde yazılı olan "Gnothi Seauton" yani "Kendini Bil" ilkesi, tasavvufta "Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu" sözü, Hinduizm'de Atman ile Brahman'ın özdeşliği ve Gnostik gelenekteki içsel bilgi öğretisi aynı merkezde birleşmektedir.
Buradaki kendini bilmek psikolojik bir öz-farkındalık değildir. Kastedilen, bireysel benliğin ardındaki ilâhî özün fark edilmesidir. Çünkü şiire göre bireysel kimlik bir gölgeden ibarettir. "Şey kendini var sanan bir gölge bilincinde" ifadesi bu nedenle son derece önemlidir. Buradaki gölge sembolü, Platon'un mağara alegorisini hatırlatmaktadır. İnsanlar gölgeleri gerçek sanmaktadır. Hakikat ise gölgeleri oluşturan ışıktır.
Bu noktada metin İbnü'l-Arabî'nin Vahdetü'l-Vücûd öğretisiyle neredeyse tamamen örtüşmektedir. İbnü'l-Arabî'ye göre gerçek varlık yalnızca Allah'a aittir. Âlem ise gölge varlıktır. Şairin "Gerçek evren Allah'ta" ifadesi doğrudan bu ontolojiyi yansıtmaktadır. Burada Allah evrenin dışında değildir; evren Allah'ın dışında da değildir. Ancak evren Allah'ın kendisi de değildir. Evren ilâhî isimlerin görünüşlerinden oluşan sürekli değişen bir aynadır.
Ayna sembolü tasavvufta özel bir yere sahiptir. İbnü'l-Arabî insanı "Allah'ın kendisini seyrettiği ayna" olarak tanımlar. Şiirde ise bu sembol daha da genişletilmiştir. Sadece insan değil, bütün kâinat aynadır. Böylece kozmik ölçekte bir tecellî metafiziği kurulmaktadır.
Ayna metaforu aynı zamanda Hermetik gelenekteki "Yukarıda ne varsa aşağıda da o vardır" prensibini çağrıştırmaktadır. Çünkü aynadaki görüntü ile aslı arasında ayrım yoktur; yalnızca görünüş farklıdır. Bütün fenomenler mutlak hakikatin yansımalarıdır.
"Kozmostan kuantuma kopyadır her gördüğün" ifadesi modern bilim ile mistisizmin kesiştiği noktayı temsil etmektedir. Burada kuantum kavramı fiziksel anlamda kullanılmaktan çok sembolik anlamda kullanılmaktadır. Şair, görünen bütün düzeylerin aynı temel gerçekliğin farklı ölçeklerdeki tekrarları olduğunu söylemektedir. Bu düşünce fraktal geometri ile de ilişkilendirilebilir. Fraktallerde küçük ölçeklerde görülen yapı büyük ölçeklerde tekrar eder. Hermetik gelenekte buna makrokozmos-mikrokozmos ilkesi denir.
Şiirin Kant'a yaptığı gönderme ayrıca önemlidir. Kant'a göre zaman ve mekân zihnin algı kategorileridir. İnsan nesneleri zaman ve mekân içerisinde deneyimler; ancak şeylerin kendisini doğrudan bilemez. Şair bu düşünceyi mistik bir sonuca ulaştırmaktadır. Eğer zaman ve mekân algının biçimleri ise mutlak gerçeklik bunların ötesinde olmalıdır.
Bu yorum, Budist Nirvana anlayışıyla da benzerlik göstermektedir. Nirvana zamanın ve mekânın ortadan kalktığı mutlak bilinç durumu olarak tanımlanır. Tasavvufta ise bu durum Fenâ ve Bekâ kavramlarıyla ifade edilir. Benlik ortadan kalkar; yalnızca Hak kalır.
Şiirin son bölümlerinde yer alan "Hakk'ın bir an aynaya bakmaması kıyamet" ifadesi olağanüstü derin bir metafizik önerme içermektedir. Burada kıyamet fiziksel bir yıkım değil, ilâhî tecellînin sona ermesi olarak tanımlanmaktadır. Eğer mutlak bilinç kendi görüntüsünü seyretmeyi bırakırsa bütün fenomenler ortadan kalkacaktır.
Bu düşünce Hint kozmolojisindeki Brahma'nın nefesi metaforuna benzemektedir. Evren Brahma'nın nefes alış verişleri sırasında ortaya çıkmakta ve tekrar kaybolmaktadır. Benzer biçimde Kabala'da yaratılış ilâhî ışığın sürekli akışıyla mümkündür. Akış kesildiğinde yaratılmış düzen varlığını sürdüremez.
Sonuç olarak şiir, görünürde kısa bir mistik metin olmakla birlikte, aslında dünya dinlerinin ve ezoterik geleneklerinin merkezindeki ortak metafizik soruyu ele almaktadır: "Gerçekten var olan nedir?" Şairin cevabı açıktır. Gerçek olan yalnızca mutlak bilinçtir. Evren bu bilincin aynadaki görüntüsüdür. İnsan ise görüntü olduğunu unutan görüntüdür. Marifet yolculuğu, görüntünün kendisini seyreden göz olduğunu fark etmesidir. İşte bu nedenle şiirin temel mesajı, bütün ezoterik geleneklerin ortak çağrısına dönüşmektedir: Kendini bil; çünkü kendini bilen, aynaya değil aynada bakanı görmeye başlar.
AYNA SEMBOLÜNÜN DİNLER TARİHİ
İBN ARABÎ'DE AYNA METAFİZİĞİ, KABALA'DA AYN SOF VE YANSIMALAR, VEDANTA'DA MAYA VE BRAHMAN, HERAKLEITOS'TAN QUANTUM'A DEĞİŞİM ÖĞRETİSİ
İnsanlığın kullandığı bütün ezoterik semboller arasında ayna kadar evrensel olan çok az sembol vardır. Ateş, su, ışık, dağ ve ağaç gibi arketiplerin yanında ayna, görünüş ile hakikat arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanılan en güçlü metaforlardan biri olmuştur. Bunun nedeni aynanın fiziksel yapısından kaynaklanır:
Ayna hiçbir şeyi üretmez.
Hiçbir şeyi sahiplenmez.
Hiçbir şeyi değiştirmez.
Fakat her şeyi görünür kılar.
Bu nedenle ayna, dinler tarihi boyunca yalnızca bir nesne değil, bir ontoloji modeli olarak kullanılmıştır.
Ayna, görünmeyenin görünür olmasıdır.
Hakikatin kendisini kaybetmeden tezahür etmesidir.
Birliğin çokluk içinde görünmesidir.
Bu nedenle ister tasavvuf olsun, ister Kabala, ister Vedanta, ister Hermetizm; hepsi bir noktada ayna metaforuna ulaşmıştır.
Çünkü görünüş ile öz arasındaki ilişkiyi anlatmanın en doğal dili aynadır.
I. AYNANIN DİNLER TARİHİNDEKİ KÖKENİ
İlk insanlar cilalı metal aynalardan önce su yüzeyine bakıyorlardı.
Durgun bir gölün üzerinde görünen yüz, insanlık tarihindeki ilk metafizik deneyimlerden biri olabilir.
Çünkü insan burada garip bir şey fark eder:
Gördüğü görüntü vardır.
Ama dokunamaz.
Gerçektir.
Ama maddesi yoktur.
Kendisine aittir.
Ama kendisi değildir.
Bu paradoks daha sonra bütün mistik sistemlerin merkezine yerleşecektir.
Eski Mısır'da ayna güneş ışığının taşıyıcısı kabul edilmiştir.
Mezopotamya'da parlak yüzeyler göksel âlemlerin sembolü olarak değerlendirilmiştir.
Antik Yunan'da ise ayna insanın kendisini tanımasının sembolü haline gelmiştir.
Delfi'deki "Gnothi Seauton" (Kendini Bil) öğretisiyle birlikte ayna, yalnızca dış görünüşün değil, içsel hakikatin araştırılmasının da aracı olmuştur.
Bu noktadan itibaren ayna, fiziksel nesne olmaktan çıkar.
Metafizik prensibe dönüşür.
II. İBN ARABÎ'DE AYNA METAFİZİĞİ
Ayna sembolünü en sistemli biçimde kullanan düşünürlerden biri Ibn Arabi olmuştur.
İbn Arabî'ye göre mutlak varlık yalnızca Hak'tır.
Âlem ise kendi başına bağımsız bir gerçeklik değildir.
Hak'kın görünüşüdür.
Burada ayna metaforu merkezi hale gelir.
Bir aynaya baktığımızda görüntü oluşur.
Görüntü gerçektir.
Fakat bağımsız değildir.
Aynanın önündeki nesne ortadan kalkarsa görüntü de kaybolur.
Bu nedenle görüntünün varlığı ödünç alınmış bir varlıktır.
İbn Arabî'nin mümkin varlık teorisi tam da bunu anlatır.
Evren vardır.
Ama kendi başına değildir.
Tecellî sayesinde görünürdür.
Bu nedenle kâinat:
İlahî isimlerin aynasıdır.
Rahman merhamette görünür.
Hakîm hikmette görünür.
Cemîl güzellikte görünür.
Adl dengede görünür.
Bütün varlık alanı ilahî isimlerin yansıma yüzeyine dönüşür.
İnsan ise bu aynalar arasında özel bir yere sahiptir.
Çünkü insan yalnızca yansıyan değildir.
Aynı zamanda gören aynadır.
Bu nedenle İnsan-ı Kâmil öğretisi ortaya çıkar.
İnsan, Hak'kın kendisini temaşa ettiği en kapsamlı ayna olarak yorumlanır.
III. KABALA'DA AYN SOF VE YANSIMALAR
Yahudi mistisizminde benzer problem farklı terimlerle ele alınmıştır.
Kabala'nın merkezindeki kavram:
Ayn Sof'tur.
Ayn Sof:
Sonsuz.
Tanımlanamaz.
Sınırsız.
Mutlak aşkınlık.
demektir.
Ayn Sof doğrudan bilinemez.
Çünkü her tanım onu sınırlar.
Bu nedenle görünür evren Ayn Sof'un kendisi değildir.
Onun yansımasıdır.
Burada sefirot sistemi devreye girer.
Sefirotlar, Ayn Sof'un görünür hale gelen yönleri olarak yorumlanır.
Nasıl beyaz ışık prizmadan geçerek renklere ayrılıyorsa,
Ayn Sof da sefirotlar aracılığıyla görünür hale gelir.
Bu nedenle Kabala'da evren:
Mutlak sonsuzluğun yansıma alanıdır.
Bu düşünce İbn Arabî'nin tecellî teorisiyle dikkat çekici paralellikler gösterir.
Her iki sistemde de:
Kaynak aşkındır.
Görünüş ise yansımadır.
IV. VEDANTA'DA MAYA VE BRAHMAN
Hint metafiziğinde aynı soru başka bir biçimde sorulmuştur:
Eğer Brahman mutlak gerçeklikse, dünya nedir?
Vedanta'nın cevabı:
Maya'dır.
Fakat Maya genellikle yanlış anlaşılır.
Maya "yokluk" değildir.
Yanlış görünüş de değildir.
Daha doğru ifadeyle:
Göreli görünüş alanıdır.
Bir aynadaki görüntü gibi.
Görüntü vardır.
Ama bağımsız değildir.
İşte dünya da böyledir.
Vedanta'ya göre yalnızca Brahman mutlak gerçekliktir.
Çokluk ise Brahman'ın görünüş düzeyindeki tezahürüdür.
Bu nedenle Vedanta'nın ünlü öğretisi:
Atman = Brahman
şeklinde ifade edilir.
Bireysel bilinç ile mutlak bilinç özde ayrılmaz.
Ayrılık, aynadaki farklı görüntülerden kaynaklanır.
Kaynak birdir.
V. HERAKLEITOS VE DEĞİŞİM
Ayna metafiziği bizi başka bir soruya götürür:
Eğer her şey yansıma ise, neden sürekli değişmektedir?
Bu sorunun ilk büyük filozoflarından biri Heraclitus olmuştur.
Herakleitos'un ünlü sözü şöyledir:
"Aynı nehre iki kez girilemez."
Çünkü nehir değişmiştir.
Sen de değişmişsindir.
Bu görüşe göre değişim istisna değil, kuraldır.
Her şey akış halindedir.
Hiçbir biçim kalıcı değildir.
Bu düşünce daha sonra Budist öğretilerle dikkat çekici paralellikler gösterecektir.
Budizm'de de:
Kalıcı nesne yoktur.
Kalıcı benlik yoktur.
Kalıcı yapı yoktur.
Süreç vardır.
Akış vardır.
Bağımlı ortaya çıkış vardır.
Bu nedenle değişim yalnızca fiziksel değil, ontolojik bir ilkedir.
VI. HERAKLEITOS'TAN QUANTUM'A
Modern çağda kuantum teorisi ortaya çıktığında klasik dünya görüşü yeniden sarsılmıştır.
Maddenin katı ve değişmez olmadığı anlaşılmıştır.
Parçacıklar süreçlere dönüşmüştür.
İlişkiler önem kazanmıştır.
Kesinlik yerini olasılığa bırakmıştır.
Burada dikkatli olmak gerekir.
Kuantum teorisi tasavvufu, Kabala'yı veya Vedanta'yı doğrulamaz.
Fakat sembolik düzeyde bazı paralellikler dikkat çekicidir.
Örneğin:
Herakleitos → Sürekli akış
Budizm → Sürekli oluş
Tasavvuf → Teceddüd-i Halk
Vedanta → Maya'nın görünüşleri
Kuantum teorisi → Dinamik süreçler
Bu sistemler farklı alanlara ait olsalar da, durağanlık fikrine meydan okumaları bakımından ortak bir yön taşırlar.
VII. AYNA VE DEĞİŞİM PARADOKSU
Ayna metafiziğinin en ilginç tarafı burada ortaya çıkar.
Yansımalar değişir.
Ayna değişmez.
Dalgalar değişir.
Okyanus kalır.
Biçimler değişir.
Hakikat kalır.
Tasavvuf bu nedenle:
Tecellî değişir.
Hak değişmez. der.
Vedanta:
Maya değişir.
Brahman değişmez. der.
Kabala:
Sefirot görünürlük kazanır.
Ayn Sof aşkın kalır. der.
Bu nedenle değişim ile değişmeyen arasındaki ilişki, bütün metafizik sistemlerin ortak problemidir.
Ayna bu problemi çözmek için kullanılan en güçlü sembollerden biri olmuştur.
VIII. KOZMİK AYNA
Bütün bu gelenekleri bir araya getirdiğimizde ortak bir model ortaya çıkar:
Mutlak Kaynak
↓
Yansıma
↓
Görünüş
↓
Bilinç
↓
Farkındalık
↓
Kaynağa Dönüş
Bu modelde evren büyük bir ayna haline gelir.
İnsan aynaya bakan bilinç olur.
Hakikat ise aynada görünür hale gelen sonsuz ışık olur.
Bu nedenle mistik yolculuk yeni bir şey bulmak değildir.
Aynanın ne olduğunu fark etmektir.
Daha sonra aynanın kaynağını fark etmektir.
Sonunda ise aynanın da kaynağın da aynı hakikate işaret ettiğini görmektir.
SONUÇ: AYNA VE HAKİKAT
Dinler tarihi boyunca ayna sembolü farklı isimlerle ortaya çıkmıştır:
Tasavvufta tecellî.
Kabala'da sefirot.
Vedanta'da Maya.
Hermetizmde yansıma.
Herakleitos'ta akış.
Modern bilimde süreç.
Fakat hepsinin merkezinde aynı soru bulunmaktadır:
Görünen ile gerçek arasındaki ilişki nedir?
Ayna metafiziği bu soruya şu cevabı verir:
Görünen şey hakikatin kendisi değildir.
Ama hakikatten ayrı da değildir.
Nasıl aynadaki görüntü kaynağı olmadan var olamazsa,
evren de kaynağı olmadan var olamaz.
Bu nedenle bütün mistik geleneklerin ortak sırrı şu cümlede özetlenebilir:
Evren, mutlak hakikatin kaybolmadan görünür hale gelmesidir.
Ve insan, bu aynaya bakarak hem evreni hem kendisini hem de kaynağını tanıyabilen tek varlıktır.
Akademik Dipnotlar
Ayna sembolü Eski Mısır, Mezopotamya, Yunan ve Hint geleneklerinde kutsal ve metafizik anlamlar taşımıştır.
İbn Arabî'nin ayna metafiziği için bkz. Ibn Arabi.
Mümkin varlık teorisi, evrenin bağımsız değil tecellî yoluyla görünür olduğu fikrine dayanır.
İnsan-ı Kâmil öğretisi daha sonra Abd al-Karim al-Jili tarafından ayrıntılı biçimde geliştirilmiştir.
Ayn Sof, Kabala'da sonsuz ve tanımlanamaz mutlak gerçekliktir.
Sefirot sistemi, Ayn Sof'un görünür tezahürleri olarak yorumlanır.
Kabala'nın temel metinlerinden biri Sefer Yetzirah'tır.
Maya, Vedanta'da göreli görünüş alanını ifade eder.
Brahman, Vedanta metafiziğinde mutlak gerçekliktir.
Atman-Brahman özdeşliği özellikle Adi Shankara tarafından sistemleştirilmiştir.
Heraclitus değişim felsefesinin en önemli temsilcilerinden biridir.
"Aynı nehre iki kez girilemez" sözü sürekli değişim öğretisinin özeti kabul edilir.
Budist anicca öğretisi her şeyin geçiciliğini vurgular.
Teceddüd-i Halk öğretisi tasavvufta sürekli yaratılış fikrini ifade eder.
Kuantum teorisi ile mistik gelenekler arasındaki paralellikler sembolik düzeyde değerlendirilmelidir.
Değişmeyen kaynak ve değişen görünüş ayrımı birçok metafizik sistemde ortak temadır.
Ayna metaforu görünüş ile öz arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılan evrensel sembollerden biridir.
Dinler tarihi boyunca yansıma metaforu teoloji, kozmoloji ve bilinç teorilerinde önemli rol oynamıştır.
Evrenin yansıma alanı olarak yorumlanması tasavvuf, Kabala ve Vedanta'da farklı biçimlerde görülmektedir.
Ezoterik geleneklerde hakikat arayışı çoğu zaman yansımadan kaynağa yönelen bilinç yolculuğu olarak tarif edilmiştir.

