Dairelerin İnşası-Bölüm-1

Dairelerin İnşası-Bölüm-1. Daİrelerİn İnşası Müellifi: Şeyhü’l-Ekber ve “Kibrit-i Ahmer” lakaplı Muhyiddîn Muhammed b. Arabî et-Tâî (H. 638 yılında vefat etmiştir) Neşre hazırlayan: Şeyh Dr. Âsım İbrâhim el-Kayyâlî Hanefî – Nakşibendî – Eserî Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

KİTAPLAR

Muhyiddîn ibn Arabî

2/5/202623 min oku

Daİrelerİn İnşası

Müellifi:
Şeyhü’l-Ekber ve “Kibrit-i Ahmer” lakaplı Muhyiddîn Muhammed b. Arabî et-Tâî
(H. 638 yılında vefat etmiştir)

Neşre hazırlayan:
Şeyh Dr. Âsım İbrâhim el-Kayyâlî
Hanefî – Nakşibendî – Eserî

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

Hamd; insanı kendi sûreti üzere yaratan, onun iç hakikatini koruyan, faziletleri ve güzelliği varlığın yapısını doğrultmak için mukaddes kılan Allah’adır. O, insanın tabiatını kendisine özgü iki yönle şekillendirdi; onu incelikleri ve sırlarıyla doğuşunun huzurunda hazır bulunan bir varlık kıldı. Salât ve selâm, ilk hakikatlerin doğruluğunu açığa çıkaran parlayan peygamber üzerine olsun; o, sözün irsali hakkında Kur’ân’da örnek kılınmıştır. Onun yasağında veya örtüsünde hiçbir perde yoktur; çünkü o, hakikatlerin hakikati ve ilk nispetlerin özüdür. Bağlantıların ve anlamların sûretinden münezzehtir; şekil onunla istikrar bulmuş, mertebeler de onun kapısından açılmıştır.

Bundan sonra: Yüce Allah, bana varlıkların hakikatlerinden ilmimde bulunanları tanıttığında, bu bilgiyi kalbimde gizli bir hazine olarak sakladım. Onu, anlayış gözü açılmış ve idrakine engel olmayan kimseler için açıklamak üzere, Rabbimin lütfettiği ölçüde ortaya koydum. Bu eser, aklî düşüncenin kuşatamadığı, fakat keşif ehlinin idrakine açılan sırları açıklamak için kaleme alınmıştır. Çünkü varlık, melekût âleminin sırlarına uzanan bir bağ ile aşağı ve yukarı âlemler arasında yayılmıştır; hakikati görmek isteyen kimse için bu yol açıktır.

Nitekim Hak şöyle buyurur: “Sizi yerde ve gökte dolaştırır…” Bu işaret, varlığın mertebelerinin tek bir hakikatte birleştiğini gösterir. Akıl, onun bütününü kuşatamaz; kalp ise ona yöneldiğinde huzur bulur. Hak’tan sana bir selâm ulaştığında, onu Hak’tan gelen bir hitap olarak bil. Eğer Hak sana tecellî ederse, bu tecellînin varlıkların suretlerinde ortaya çıkan bir rahmet olduğunu anlarsın. Çünkü bütün varlık, hakikatte O’nunla kaimdir; O’ndan başka hiçbir şeyin bağımsız bir varlığı yoktur.

Bu yüzden rızıkların sayısı, hakikatlerin çoğalması ve varlıkların farklı suretlerde görünmesi, aslında tek olanın çoklukta görünmesinden ibarettir. Kadîm olan Hak yükselir ve her şeyi düzenler; varlıkların meydana gelişi O’nun huzurundan doğan bir sükûnet ile gerçekleşir. Bu sırrı anlayan kimse için, varlıkta görülen her şey Hak’tan bir işarettir.

Varlık en yüce mertebede olsa bile, mutlak yücelik ancak Hak ile bilinir; çünkü O’nun zâtı olmaksızın varlıkların suretleri ortaya çıkmaz. Bu sebeple düşünceni arındır; çünkü insan, sahip olduğu niteliklere göre varlıkların mertebelerini kavrar. İyi bil ki, varlığın dereceleri farklıdır; fakat bütün bunlar, seninle Rabbin arasında bir perde değildir. Sana bu kitapta açıkladığım şeyler, Rahmânî istivâ ve ilâhî nispetlerin sırlarından olup, hayal ile hakikat arasındaki ince bağları gösterir. Bu sayede suretler düzenlenir, anlamlar tasnif edilir ve insan için bilginin yolları açılır.

Biliniz ki, Allah’ın rahmetiyle seçilmiş olanlar, O’nun emrine itaat eder ve hikmet ehliyle birlikte varlığın sırlarını öğrenirler. Çünkü varlık, hakikatlerin ortaya çıkması için bir aynadır. Bu yüzden ilim ve varlık arasındaki ilişkiyi anlamak isteyen kimse, hayalin gücünü ve aklın sınırını birlikte değerlendirmelidir. Dairelerin tertibi ve mertebelerin düzeni bu nedenle açıklanmıştır; zira bu düzen, âlemlerin sırlarını anlamaya bir anahtar olur.

Hak, varlığı derecelere ayırmış; asılları ve dalları belirlemiş; yakın olanla uzak olanı birbirinden ayırmıştır. İnsan, bu mertebeleri tanıdıkça kendi varlığının da bir işaret olduğunu anlar. Çünkü suretler, anlamların gölgesidir; anlamlar ise Hak’tan gelen bir tecellîdir. Bu nedenle akıl, varlığı kavramaya çalışırken hayalin rehberliğine muhtaçtır; hayal ise hakikatin ışığıyla aydınlandığında doğruyu gösterir.

Bil ki, varlık ile bilgi aslında birbirinden ayrı değildir; ancak akıl, var olan ile yok olan arasında bir sınır çizer. Bu sınır, idrak için gereklidir; fakat hakikatte varlık, yokluğun ötesinde tek bir hakikate dayanır. İnsan bu sırrı kavradığında, varlığın çoklukta görünen yüzünün aslında birlikten doğduğunu anlar. Böylece suret ile anlam, hayal ile hakikat arasında kurulan bağ açığa çıkar ve arayan için yol belirgin hâle gelir.

Bazıları, “İlim zâtında bir ayn’dır; varlık ve yokluk ise onun ifadeleridir” demiştir. Bu söz, varlığın ve yokluğun nitelikleri üzerine düşünmeye sevk eder. Çünkü bir şeyin varlığı, onun belirli bir ayn ile ortaya çıkmasıdır; yokluk ise o ayn’ın belirgin olmamasıdır. Varlık ile yokluk arasındaki ayrım, sıfatların görünüşüne bağlıdır; zira vasıflar değiştikçe hüküm de değişir.

Bil ki, var olan ile yok olan hakkında konuşmak, ancak onları birbirinden ayıran nispetleri anlamakla mümkündür. Siyah ile beyazın aynı anda bir araya gelmemesi gibi, varlık ve yokluk da aynı düzlemde birleşmez. Ancak ilim bakımından, her ikisi de tek bir hakikatin farklı yönleri olarak değerlendirilir. Bu nedenle akıl, varlığı yokluktan ayırırken hayal, aralarındaki bağı kurar.

Bir kimse bir şeyi tasavvur ettiğinde, onun varlığı zihinde belirir; fakat bu tasavvur, dış dünyada zorunlu olarak bir varlık kazandırmaz. Bu yüzden âlimler, varlığı mertebelere ayırmışlardır: İlk mertebe, ilâhî ilimde bulunan hakikattir; ikinci mertebe, ayn’ların zuhuru; üçüncü mertebe, lafız ve işaretlerde ortaya çıkan varlıktır; dördüncü mertebe ise hissedilen ve algılanan varlıktır. İnsan, bu mertebeleri kavradıkça hakikat ile tasavvur arasındaki farkı da daha iyi anlar.

Bu mertebeler üzerinde düşünmek, insanı kendi varlığının anlamına götürür. Çünkü her mertebe, bir öncekine dayanır ve Hak’tan gelen bir düzen içinde gerçekleşir. Böylece ilim ile varlık arasındaki ilişki açığa çıkar; insan, bildiği şey ile var olan şey arasındaki bağı kavradığında hakikate yaklaşır. Bu sır, ilerleyen bölümlerde daha ayrıntılı şekilde ele alınacaktır.

Bilin ki ayn (öz), ilmin varlığı bakımından mertebece ondan önce gelir; fakat varlıkta onunla eşittir. Çünkü ilim yönünden bakıldığında her şey hâdistir; Hak bakımından ise bu böyle değildir. İnsanın idrak edebildiği şeyler, ancak yaratılmış olanın sınırları içindedir. Bu nedenle akıl, varlık ile yokluk arasındaki farkı anlamaya çalışırken bazen şaşırır; çünkü ilim, kendi başına varlığa hükmetmez, ancak ona işaret eder.

Bu meselede kabul edilen dört mertebe vardır: İlmin mertebesi, ayn’ın mertebesi, lafzın mertebesi ve hissedilen varlığın mertebesi. İnsan konuştuğunda, sözün anlamı zihinde belirir; fakat o anlamın dış dünyada gerçekleşmesi başka bir mertebeye bağlıdır. Böylece varlık ile bilgi, tek bir hakikatin farklı yüzleri hâline gelir; her biri diğerini tamamlar fakat tamamen aynı değildir.

Eğer “Hak hakkında konuştuğumuzda insanın yoktan var edildiğini söyleriz” denirse, bu sözün anlamı şudur: İnsanın kadîm ilimde bir hakikati vardır; fakat bu hakikat dış dünyada sonradan ortaya çıkar. Bu yüzden ilmin varlığı, varlığın kendisi değildir; yalnızca ona dair bir açıklamadır. Hakikatin tam olarak kavranması ise ancak mertebelerin ayrımıyla mümkündür.

Bil ki, yokluk ile varlık arasında kurulan nispet, yalnızca aklî bir ayrımdır; hakikatte var olan her şey Hak ile kaimdir. İnsan, varlığına zorunlu olarak sahip değildir; aksine, varlığı ona verilmiştir. Bu nedenle varlık, Hak’tan gelen bir bağış; yokluk ise bu bağışın henüz açığa çıkmamış hâlidir.

Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz dilediğimiz zaman ona sadece ‘Ol!’ deriz, o da oluverir.” (Yâsîn 82) Başka bir ayette de: “Allah, her şeyi bir ölçü ile yaratmıştır.” (Kamer 49) Bu işaretler, varlığın tesadüfî değil, ilâhî ilim ve irade ile düzenlendiğini gösterir. İlerleyen bölümlerde, bu konunun ayrıntıları daha açık biçimde ele alınacaktır.

Aslında varlık, zorunluluk (vücûb) ve imkân alanı içinde değerlendirilir; Kur’ân-ı Kerîm’de de şöyle buyrulmuştur: “Allah dilediğini yapar.” Bu ifade, mümkin olanın kendi başına varlık kazanmadığını; ancak ilâhî irade ile ortaya çıktığını gösterir. Bu nedenle mümkin varlık, kadîm değildir; onun varlığı sonradan gerçekleşir ve akıl bunu ancak imkân ile zorunluluk arasındaki nispet üzerinden kavrayabilir.

Bu kitapta imkân, zorunluluk ve imkânsızlık meselelerini ele almamın sebebi, hakikate ulaşan yolu açıklamaktır. Çünkü hakikat, yalnızca teorik bilgiyle değil; akıl, hayal ve tecrübenin birlikte değerlendirilmesiyle anlaşılır. İnsan, alışılmış düşünme biçimini aşmadıkça bu konunun derinliğini kavrayamaz; zira mesele, varlığın kendisi ile ona yüklenen anlamlar arasındaki farkı anlamayı gerektirir.

Bil ki, var olan şey iki yönlüdür: Bir yönüyle Hak’tan gelen bir tecellîdir; diğer yönüyle ise mahlûkî bir nispet taşır. Bu nedenle bir varlığın hem kadîm hem hâdis olması mümkün değildir; fakat ilim bakımından onun hakikati kadîm ilimde sabittir. İnsan, varlığına baktığında kendi başına kaim olmadığını; Hak ile var olduğunu idrak eder.

Şunu da bil ki, insanın “ben” dediği şey, aslında kendisine verilen bir varlık payıdır. Eğer Hak’tan gelen bu pay olmasaydı, ne bilgi ortaya çıkar ne de idrak mümkün olurdu. Bu yüzden insan, kendi varlığını bağımsız görmemeli; aksine onu ilâhî bir bağış olarak anlamalıdır. Hakikatin özü, varlığın tek bir kaynağa dayanmasıdır; çokluk ise yalnızca suretlerde görülen bir çeşitliliktir.

Bu meseleleri doğru anlamak için, bilginin mertebelerini ve varlığın derecelerini ayırt etmek gerekir. Çünkü varlık ile ilim arasında kurulan bağ, hakikatin anlaşılmasının anahtarıdır. İnsan bu bağı fark ettiğinde, kendi varlığının da ilâhî düzen içinde bir işaret olduğunu görür ve hakikate yaklaşır.

Bil ki insan, suret bakımından önce var olan şey üzerine yaratılmıştır. İlmin konusu, başlangıçta ilmin kendisidir; çünkü ilim, bilinen şeyden önce gelir. İnsan, Hak tarafından ilim üzere yaratılmıştır; ilim ona öğretildiği için insan da başkalarına öğretir. Bununla birlikte insanın öğretmesi, yokluğu varlığa dönüştürmek değildir; aksine bilinen şeyi açıklamak ve görünür hâle getirmektir. Bu yüzden “bilinen şey” yoklukla nitelendirilmez; çünkü onun hakikati ilimde zaten mevcuttur.

Bil ki görme (idrak), bilinenin bütününü kapsamak zorunda değildir. İnsan, bir şeyi gördüğünde onun tamamını değil, yalnızca bir yönünü idrak eder. Aynı şekilde ilim de bilinene bütünüyle nüfuz etmez; çünkü varlık mertebeleri farklıdır. Akıl, parçaları bir araya getirerek hüküm verir; fakat hakikat, yalnızca parçaların toplamı değildir.

Şunu da bil ki ilmin bilinene bağlı olması, bilinenin tek bir fert olmasını gerektirmez. Birçok varlık aynı hakikatin farklı suretleri olabilir. Eğer bu suretler dağınık görünse bile, hakikatte tek bir asla dayanırlar. Bu nedenle bir şeyi tamamen yok saymak doğru değildir; çünkü onun ilimde bir payı bulunur. İdrak doğru olduğunda, insan varlıkların birbirine nasıl bağlı olduğunu anlar.

İlim, bilinene yöneldiğinde onu bütünüyle kuşatmaz; yalnızca ona işaret eder. Çünkü her bilinen, kendi mertebesinde bir sınır taşır. İnsan, bir şeyi öğrendiğinde onun suretini zihninde tasavvur eder; fakat bu tasavvur, o şeyin hakikatinin tamamı değildir. Bu yüzden akıl ile hayal arasındaki dengeyi kurmak gerekir.

Bil ki suretler, ilmin aynasında görülen yansımalar gibidir. İnsan bir sureti idrak ettiğinde, aslında onun hakikatine değil, ona açılan bir kapıya yaklaşmış olur. Hakikat ise, bu suretlerin ötesinde bulunan birliktir. Bu nedenle insan, ilmin kendisine verdiği ölçüde idrak eder; fakat hakikatin tamamı yalnızca Hak katında bilinir.

Var olan bir şey, başka bir suretin içinde bütünüyle yok olmaz; çünkü her suret, kendine ait bir anlamı taşır. Bir kimse bir sureti gördüğünde, o suretin kendisini değil, onda beliren manayı idrak eder. Bu nedenle hakikati arayan kişi, görünen şekillerin ardındaki anlama yönelmelidir. Çünkü varlık yalnızca dış görünüşten ibaret değildir; suretlerin ötesinde bir hakikate işaret eder.

Bil ki varlıklar üç mertebe üzere anlaşılır: Birincisi, kendi başına kaim olan hakikat; ikincisi, bu hakikatin dış dünyada görünen sureti; üçüncüsü ise akıl ve hayalde tasavvur edilen yönüdür. İnsan çoğu zaman bu üç mertebeyi birbirine karıştırır. Oysa hakikat, ne sadece zihindeki tasavvur ne de sadece dış dünyadaki görüntüdür; her ikisini aşan bir asla dayanır.

Allah Teâlâ ezelî ve ebedî mutlak varlıktır; O’nun ilmi bütün varlıkları kuşatır. Gökler, yer ve bütün mahlûkat, O’nun varlığının işaretleridir. Ancak bu varlıkların her biri zaman içinde ortaya çıkan suretlerdir; kendiliklerinden kadîm değildirler. İnsan bu ayrımı kavradığında, varlığın başlangıcı ve sonu hakkında daha doğru bir anlayış kazanır.

Şunu da bil ki zaman, varlığın kendisi değildir; yalnızca onun ortaya çıkışına eşlik eden bir ölçüdür. Bu yüzden varlık zamanla sınırlı değildir; fakat suretler zaman içinde değişir. Hakikatin özü ise değişmez. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, çokluk içinde görünen düzenin aslında tek bir kaynağa dayandığını anlar.

Sonuç olarak varlık, yalnızca görünen bir şekil ya da sadece zihinsel bir tasavvur değildir. O, Hak’tan gelen bir tecellîdir; suretlerde görünür, anlamlarda anlaşılır ve ilimde sabit kalır. İnsan ilmini derinleştirdikçe bu tecellîyi daha açık biçimde fark eder ve varlığın birliğine yaklaşır.

Hakikat, parçalanmayı kabul etmez ve ne artma ne de eksilme ile değişir. “Artış” dediğimiz şey, aslında yoktan bir varlığın meydana gelmesi değil; daha önce bilinmeyen bir yönün açığa çıkmasıdır. Bu nedenle üçüncü şey diye ifade edilen hakikat, ne tamamen mevcut ne de tamamen ma‘dûmdur; o, mümkin olanın sınırında bulunan bir mertebedir. Âlem, bu yönüyle Hak’tan bağımsız değildir; fakat Hak da âlemin kendisi değildir. Çünkü mutlak varlık yalnızca O’na aittir.

Bu yüzden bazıları, akledilen küllî âlemin zaman içinde kadîm gibi göründüğünü söylemişlerdir. Fakat hakikatte kadîm olan yalnızca Allah Teâlâ’dır. Âlem ise sürekli yenilenme ve değişim içindedir; bu değişim, varlığın farklı suretlerde görünmesinden ibarettir. Böylece ilim, hudûs ve kıdem kavramlarını bir araya getiren küllî bir ilke hâline gelir; fakat bu ilke, varlıkların çokluğunu ortadan kaldırmaz.

Bil ki varlık ne bütünüyle mevcut ne de bütünüyle ma‘dûmdur; o, iki hâl arasındaki nispetle anlaşılır. Bir şey başka bir şeye bağlandığında yeni bir anlam kazanır; ayrıldığında ise farklı bir surette görünür. İnsan, akıl ve hayal yoluyla bu ayrımları kavrar. Nitekim insan, hayvan ve bitki gibi varlık türleri, küllî ilmin farklı tezahürleridir. Bu çeşitlilik, hakikatin parçalanması değil; tek bir aslın farklı görünümleridir.

Âlem hakkında “ma‘dûm idi” denildiğinde, bu söz mutlak yokluğu değil; henüz belirli bir surette ortaya çıkmamış olmayı ifade eder. Çünkü ilim bakımından her şeyin bir aslı vardır. Bu nedenle varlık, Hak’tan gelen bir düzen içinde açığa çıkar; her yeni suret, daha önceki bir hakikatin görünüşüdür.

Bil ki mümkin olan, kendi başına zorunlu değildir; varlığı, kendisine verilen kudret ile gerçekleşir. İnsan, bu sırrı idrak ettiğinde aczini ve sınırını anlar. Hakikatin en açık delili, varlığın tek bir kaynağa dayanmasıdır. Nitekim şöyle denmiştir: “Kendini bilen Rabbini bilir.” Bu söz, insanın kendi varlığını tanıdıkça ilâhî hakikate yaklaşacağını ifade eder.

Sonra tekrar “üçüncü şey” dediğimiz meseleye döneriz: Bu, gerçek bir varlık değildir; fakat benzetme ve temsil yoluyla anlaşılabilecek bir anlamdır. Çünkü Hak, misale sığmaz; misal ancak bir yönüyle hakikate işaret eder. Nitekim Yüce Allah: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” buyurmuştur. Bu yüzden üçüncü şey, ne tam anlamıyla mevcut ne de tamamen ma‘dûm olarak tanımlanabilir; o, varlık ile yokluk arasında bir nispet gibidir.

Bu üçüncü mertebe, âlemin akledilen suretleriyle ilgilidir. İnsan, akıl ve hayal yoluyla bu mertebeyi kavrar; ancak onu hakikatin kendisi sanmamalıdır. Çünkü hakikat, temsil ile sınırlanamaz. Bu nedenle teşbih ve temsil, hakikati anlatmak için kullanılan araçlardır; fakat hakikatin yerini tutmazlar.

Bil ki hakikat ne artar ne eksilir; artış gibi görünen şey, yalnızca suretlerin çoğalmasıdır. İnsan, âlemi düşündüğünde onu bir bütün olarak kavramaya çalışır; fakat her parça, küllî hakikatin yalnızca bir yönünü gösterir. Bu yüzden cinsler, türler ve fertler arasında görülen farklılıklar, hakikatin bölünmesi değil; tek bir aslın çeşitli tezahürleridir.

Bu kitapta, varlığın mertebelerini açıklarken bilginin kısımlarını da ele aldık. Çünkü ilim, varlıkla ilişkilidir; fakat onunla tamamen özdeş değildir. Allah Teâlâ hakkında konuştuğumuzda, O’nun ne varlıkların benzeri olduğunu ne de aklın sınırladığı bir tasavvura sığdığını bilmemiz gerekir. Zira Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.” (En‘âm 103)

Sonuç olarak, üçüncü şey diye ifade edilen hakikat, varlık ile yokluk arasındaki sınırda duran bir anlamdır. İnsan bu mertebeyi idrak ettiğinde, aklın sınırını ve hakikatin büyüklüğünü daha iyi anlar. Çünkü ilim, ancak mümkün olanı kavrar; mutlak hakikat ise her türlü sınırın ötesindedir.

Bizim nazarımızda varlıklar üç kısma ayrılır:

Birincisi: Maddî varlıktır. Bu, mekânda yer kaplayan, şekil ve tasvir kabul eden cisimlerdir. Duyularla algılanan ve kendine özgü bir sureti bulunan varlıklar bu gruba girer. Taşlar, bitkiler ve bedenler gibi görünür varlıklar bu mertebenin örnekleridir.

İkincisi: Ruhânî varlıktır. Bu varlıklar latif olup doğrudan duyularla idrak edilmez; ancak etkileriyle bilinir. Melekût âlemine ait güçler, ruhânî tesirler ve görünmeyen etkiler bu mertebeye dahildir. Bunlar, maddî suretlerin ardında bulunan ince kuvvetlerdir.

Üçüncüsü: Nispetlere dayalı varlıktır. Bu, kendi başına kaim olmayan; fakat diğer varlıklar arasındaki ilişkilerle ortaya çıkan anlamlardır. Sayı, ölçü, yön, zaman ve mekân gibi kavramlar bu türdendir. Örneğin “önce-sonra”, “yakın-uzak”, “az-çok” gibi nitelikler, tek başına varlık değil; varlıklar arasındaki bağın ifadesidir.

Bil ki bu üç kısım, varlığın bütün mertebelerini kuşatır. İnsan, akıl ve duyularıyla bunları ayırt edebilir; fakat hepsi aynı hakikatin farklı yönleridir. Maddî varlık suretlerde görünür; ruhânî varlık anlamlarda hissedilir; nispetler ise aklın kurduğu bağlarda ortaya çıkar.

Eğer Allah Teâlâ insanın içine mukaddes bir ruh üflerse, insanın varlığı hem maddî hem ruhânî bir anlam kazanır. Böylece insan, görünür âlem ile görünmeyen âlem arasında bir köprü hâline gelir. İnsan beden bakımından âleme bağlıdır; fakat ruh bakımından daha yüce bir mertebeye işaret eder.

Bu nedenle insan, varlıkların özeti sayılmıştır. Çünkü onda cisimlerin özellikleri, ruhânî kuvvetlerin inceliği ve nispetlerin aklî düzeni birlikte bulunur. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, âlemde görülen çeşitliliğin tek bir kaynağa dayandığını anlar. Zira mutlak varlık yalnızca Allah’a aittir; diğer bütün varlıklar ise O’nun isim ve sıfatlarının tecellîleridir.

İnsanın iki yönü vardır: Bir yönüyle ilâhî huzura girer, diğer yönüyle ise kevnî (yaratılmış) âleme yönelir. İlâhî yönü bakımından insan, Hak ile ilişki kurar; fakat bu ilişki, insanın özünde ilâhî olduğu anlamına gelmez. Çünkü insan yaratılmıştır ve yaratılmış olan ile Hak arasında ince bir sınır vardır. Bu sınır, ilâhî huzur ile kevnî âlem arasındaki ayrımı belirler; insan bu iki mertebe arasında bir berzah gibidir.

İnsan, suret bakımından âleme ait; anlam bakımından ise ilâhî nefese yönelmiştir. Bu yüzden insan, hem yukarıya hem aşağıya açılan bir varlıktır. O, mutlak kemalin kendisi değildir; fakat kemale işaret eden bir aynadır. Âlemde görülen değişim ve oluş, insanın bu iki yönlü yapısını anlamaya yardımcı olur.

Şunu bil ki insanın değeri, bu iki yönü dengelemesindedir. Eğer yalnızca kevnî yönüne yönelirse, varlığın hakikatini kavrayamaz; eğer yalnızca ilâhî yönüyle yetinmeye çalışırsa, yaratılmış olmanın sınırlarını unutmuş olur. Bu nedenle insan, ilâhî huzur ile kevnî âlem arasında bir köprü olarak yaratılmıştır.

Sonuç olarak insan, varlık mertebelerinin ortasında yer alır. Bu konum, onu hem aşağı âlemlerden hem de yüksek mertebelerden pay alan bir varlık hâline getirir. Böylece insan, âlemdeki düzenin merkezine yerleşir ve varlığın sırlarını idrak etmeye en uygun varlık olur.

İlâhî huzurun örneği olan beyaz daire, iki çizgi arasında yer alır ve her şeyi kuşatan bir sınırı temsil eder. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah her şeyi kuşatandır.” Bu sebeple beyaz daire, sürekli devam eden bir varlığı ve insanın hakikati etrafında dönen ilâhî kuşatmayı simgeler. İnce çizgi ise, ilâhî huzur bakımından en küçük işarettir; fakat aynı zamanda kevnî âlemin çokluğunu da birbirinden ayırır.

Bu dairelerin tertibi, âlemlerin düzenini açıklamak içindir. İnsan dairesi, merkezde yer alır; çünkü insan, kendisinde bütün mertebeleri toplayan bir varlıktır. Merkezden dışa doğru açılan çizgiler, varlıkların farklı derecelerini ve hakikatlerin ayrışmasını gösterir. Akıl, bu düzeni kavradığında her mertebenin kendi yerinde bir anlam taşıdığını fark eder.

Sonraki bölümde “el-Cedvelü’l-İlâhî” (İlâhî Cetvel) diye adlandırılan kapıdan söz edilir. Bu cetvel, varlıkları genel bir kuşatma içinde ele alır ve bütün hakikatlerin tek bir kaynağa bağlı olduğunu açıklar. Böylece varlık dairesi, görünen ve görünmeyen bütün anlamları içine alan bir düzen hâline gelir.

Bu daire içinde yer alan şeyler; ilim, hayat ve idrakle bilinen hakikatlerdir. Bunlar, ezelî ilimde sabit olan anlamlara işaret eder; fakat suret bakımından sonradan ortaya çıkarlar. Eğer yalnızca akılla değerlendirilirse, bu hakikatler tek bir asla bağlı görünür; çünkü onların özü bölünmez. Renk, şekil ve benzeri nitelikler ise kendi başlarına kaim değildir; varlıkların üzerine yüklenen özelliklerdir. Bu nedenle âlemde görülen farklılıklar, hakikatin parçalanması değil; tek bir aslın çeşitli suretlerde görünmesidir.

Bil ki burada “ilâhî cetvel” diye adlandırılan şey, varlıkların hakikatlerini düzenleyen küllî bir ölçüdür. O, bütün mevcudatı kuşatan bir ana ilke gibidir. İlâhî ilimde sabit olan bu hakikatler artmaz ve eksilmez; çünkü onların kaynağı değişmezdir. İnsan, varlıkların suretlerini aklıyla ayırt edebilir; fakat onların nihai hakikati, yalnızca Hak katında tam anlamıyla bilinir.

Eğer varlıkların ayn’ları (özleri) olmasaydı, ilim de ortaya çıkmazdı. Çünkü ilim, bilinen şeylere dayanır. Varlıkların her biri, ilâhî isimlerin bir tecellîsi olarak görünür; fakat bu tecellî, Hak ile mahlûku aynı kılmaz. Hak, mutlak varlıktır; âlem ise mümkin varlıktır. Bu ayrım, varlık mertebelerini anlamanın temelidir.

Şunu da bil ki mümkin olan, kendi başına zorunlu değildir. Eğer mümkin varlık zorunlu olsaydı, âlem ezelî olurdu; fakat âlem sürekli değişim içindedir. Bu değişim, onun mümkin oluşunun işaretidir. Hak ise değişmez ve mutlak olandır. İnsan, bu ayrımı kavradığında varlık ile yokluk arasındaki ince çizgiyi daha iyi anlar.

Sonuç olarak ilâhî cetvel, varlıkların düzenini ve hakikatlerin birbirine nasıl bağlandığını gösteren bir anahtar gibidir. İnsan bu düzeni idrak ettiğinde, âlemde görülen çeşitliliğin tek bir kaynaktan doğduğunu fark eder ve varlığın birliğine dair daha derin bir anlayışa ulaşır.

Bil ki âriflerin Allah Teâlâ hakkında söyledikleri, O’nun ancak varlığıyla bilindiği, kudret sahibi olduğu ve her şeyi kapsadığıdır. O; bilen, dileyen, işiten, gören, konuşan, hayat sahibi ve kadîmdir. O’nu tanıyanlar, varlığın hakikatini O’nun dışında bir şey olarak görmemişlerdir. Bununla birlikte, O’nun zatı hakkında konuşmak mümkün değildir; çünkü O, hiçbir suretle sınırlanamaz ve benzeri yoktur. Bu nedenle denilmiştir ki: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”

Hakikatin özü, keşif ve açıklık bakımından Allah’tan başka ilâh olmadığını bilmektir. Bu bakımdan hakikat yönünden Allah’ı tanıdık; fakat varlığın kendisi hakkında konuştuğumuzda, onu arızî sıfatlarla anlatırız. Çünkü düşünce, Allah’ın zatını kuşatamaz; O, sınır altına girmez ve tasvir edilemez. Ancak O’nun isimleri ve sıfatları aracılığıyla konuşabiliriz; bu isimler, ilâhî fiillerin ve tecellîlerin işaretleridir.

Bil ki bu isimler, varlığın düzenini açıklamak için zikredilmiştir. Onlar, hakikatin kendisi değil; hakikate işaret eden delillerdir. Bu yüzden isimler, bazen fiillerle, bazen sıfatlarla, bazen de zatî tecellîlerle ilişkilendirilir. Her isim, belirli bir mertebeye işaret eder; fakat tek başına bütün hakikati kapsamaz.

Bu tabloda zikrettiğimiz isimler, ilâhî huzura yönelmek için düzenlenmiştir. Amaç, isimlerin kendisini çoğaltmak değil; onların işaret ettiği hakikati anlamaktır. Çünkü isimler çoktur; fakat hakikat tektir. İnsan bu isimleri kavradıkça, onların farklı yönlerden aynı kaynağa işaret ettiğini görür.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ve Rabbiniz en yücedir.” (Kalem 52) Bu ayet, isimlerin nihai olarak tek bir hakikatte birleştiğini gösterir. İnsan, isimleri doğru şekilde idrak ettiğinde, her ismin ilâhî huzurda kendine özgü bir mertebeye sahip olduğunu anlar. Bu mertebeleri bilen kimse, varlığın düzenini daha açık bir şekilde kavrar.

Şimdi ise fiiller mertebesine geliriz. Eğer isim, fiillerin mertebesinden veya sıfatların mertebesinden ya da zat mertebesinden ise, o ismin bulunduğu mertebeye göre hüküm veririz. Bu üç huzur (zat, sıfat ve fiil) arasında anlamlar farklılaşır. Bir isim fiil mertebesinde ortaya çıkarsa, onun etkisi de fiiller üzerinden anlaşılır; sıfat mertebesinde ise hükmü başka türlü olur. Bu yüzden isimlerin mertebeleri bilinmeden hakikati kavramak mümkün değildir.

Varlıklar hakkında konuşmaya gelince: Ezeli olan yalnızca Allah’tır; isimler ve sıfatlar ise O’na bağlıdır. Bu sebeple yaratılmış olan hiçbir şey mutlak anlamda kadîm değildir. Bununla birlikte ilâhî ilimde her şeyin bir hakikati vardır ve bu hakikatler, varlığa çıkmadan önce ilimde sabittir. İnsan, varlıkların bu yönünü kavradığında onların hem görünür hem de gizli taraflarını anlar.

Bil ki hakikat, her şeyin kendisine döndüğü bir asıldır. Zahirde görülen çokluk, aslında tek bir kaynağın farklı suretlerde görünmesidir. İsimler, bu suretleri açıklamak için kullanılan işaretlerdir; fakat hakikatin kendisi değildir. İnsan, isimleri doğru şekilde anladığında, onların ilâhî düzen içinde nasıl yer aldığını görür.

Eğer bir isim, kendisinden daha üstün bir mertebeye işaret ediyorsa, o isim o mertebenin hükmü altına girer. Bu nedenle isimler arasında hiyerarşi vardır. Bu düzen, varlık mertebelerini anlamak için bir anahtar gibidir. İnsan, bu düzeni kavradıkça varlığın birliğine daha fazla yaklaşır.

Sonra “Âlemin başlangıcının sebebi ve yaratılışı” başlığına geçilir. Burada âlemin kaynağı ve ortaya çıkış hikmeti ele alınır. Âlem, ilâhî huzurdan çıkan bir tecellîdir; hakikati Allah katında sabittir. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, âlemin başlangıcını ve düzenini daha doğru bir şekilde anlamaya başlar.

İsimlerin çokluğunu ve tertibini düşündüğümüzde şunu söyleriz: İsimler çoktur; fakat bu çokluk, hakikatin çoğalması anlamına gelmez. Çünkü isimler, âlemdeki anlamların ifade edilmesi için konulmuştur. İnsan, varlıkları anlamak istediğinde onları isimlerle ayırır; fakat bu ayrım hakikatin bölünmesi değildir. İsimler, tek bir hakikatin farklı yönlerini gösteren işaretlerdir.

İsimleri ortaya koyan âlimler, onların düzenini kurarken her bir ismin belirli bir mertebeye işaret ettiğini belirtmişlerdir. Bu mertebeler, ilâhî ilimde sabit olan anlamlara dayanır. İnsan, isimlerin düzenini kavradığında, varlıkların nasıl ortaya çıktığını ve birbirleriyle nasıl ilişki kurduğunu daha iyi anlar.

Sonra imamların sözlerine yöneliriz. Onlar, isimlerin hepsinin akıl ve şeriat bakımından bir anlam taşıdığını söylemişlerdir. Bazı isimler umumîdir, bazıları hususîdir; bazıları ise belirli bir bağlamda kullanılır. İnsan, isimleri doğru anlamazsa hüküm verirken hata edebilir. Bu nedenle isimlerin manası, yalnızca lafızla değil; onların işaret ettiği hakikatle birlikte değerlendirilmelidir.

Bilinmelidir ki isimler, insanı ilâhî huzura yaklaştıran bir vesiledir. İnsan, isimlerin anlamını derinleştirdikçe hakikatin kapıları ona açılır. Bu yüzden ârifler, isimleri yalnızca dilde değil; kalpte de idrak etmeye çalışmışlardır. Çünkü isimlerin hakikati, kalpte tecellî ettiğinde insanın varlığı değişir.

Bu nedenle isimlerin mertebelerini üç daire hâlinde tasnif etmişlerdir. Birinci daire, en yüce mertebeye işaret eder; ikinci daire, orta mertebeyi; üçüncü daire ise alt mertebeleri temsil eder. Bu daireler, varlık düzeninin sembolik bir ifadesidir. İnsan, bu düzeni anladığında âlemin sırlarına daha fazla yaklaşır.

Onu (isimleri ve mertebeleri) yükselterek bakarsın; böylece yaratılışta kendisine verilen derecelere göre yerleştiğini görürsün. Bu dereceler, isimlerden kaynaklanan bir düzenle âlemlere doğru uzanır. Bazen ince bir bağ, bazı isimleri diğerlerine bağlar; bazen de bu bağ çözülür ve ayrışma ortaya çıkar. Bu düzeni düşündüğünde, varlıkta gizli olan birçok sırrın açıldığını fark edersin. Böylece hakikat, örneklerle ve açıklamalarla sana daha belirgin hâle gelir.

Bil ki keşif iki türlüdür: Birincisi, aklın mutlak hakikati idrak etmeye çalıştığı keşiftir; ikincisi ise nefsânî keşiftir ki, hayalin tasavvurlarıyla ortaya çıkar. İlki, düşünceyi sınırlandırır; ikincisi ise ruhun derinliklerinden gelen sezgilerle şekillenir. Rüyalar, ilhamlar ve sembolik görüntüler bu ikinci türe dahildir. İnsan, bu keşifleri doğru yorumlayabildiğinde varlık mertebeleri hakkında daha geniş bir anlayış kazanır.

Ruhânî âlemde ortaya çıkan güçler, bazen “melekler” diye adlandırılır. Bu melekler, ilâhî emirleri taşıyan latif varlıklardır. Onların etkisi, varlıkların düzenlenmesinde görülür. İnsan, bu etkileri doğrudan görmese bile, onların sonuçlarını hisseder. Bu nedenle ârifler, meleklerin varlığını ilâhî düzenin bir parçası olarak kabul etmişlerdir.

Şunu da bil ki ruhânî âlem, tabiî âlem gibi gözle görülmez; fakat onun tesiri inkâr edilemez. İnsan, kendi iç dünyasına yöneldiğinde bu tesirleri daha açık hisseder. Çünkü insan, hem maddî hem ruhânî yönleri bir arada taşıyan bir varlıktır.

Sonuç olarak, hakikate ulaşmak isteyen kişi, hem aklın rehberliğini hem de ruhun sezgisini birlikte kullanmalıdır. Ancak bu denge kurulduğunda, varlığın sırları açılır ve insan, ilâhî hikmetin izlerini daha açık bir şekilde görmeye başlar.