Dairelerin İnşası-Bölüm-2
Dairelerin İnşası-Bölüm-2. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla Hamd, bizi kendisine bağlayan ve O’ndan başkasını bilmemize izin vermeyen Allah’adır. Bizi isimlerinin nuruyla örttü ve sırlarının zuhuru ile görünür kıldı. Böylece bizler, varlığın dışına çıkmadan O’nu tanımaya yöneldik.
KİTAPLAR
Dairelerin İnşası-Bölüm-2
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
Hamd, bizi kendisine bağlayan ve O’ndan başkasını bilmemize izin vermeyen Allah’adır. Bizi isimlerinin nuruyla örttü ve sırlarının zuhuru ile görünür kıldı. Böylece bizler, varlığın dışına çıkmadan O’nu tanımaya yöneldik. Çünkü zuhur eden her şey, O’nunla zuhura gelir; O’ndan başka bir hedef yoktur. İbnü’l-Arabî şöyle der: Hakikat, ancak kendisine yönelenler için açılır.
Kim ki Allah’ı kendi nefsinde görürse, O’nu başkasında da görür. Kim de O’nu dışarıda ararsa, kendi hakikatinden uzaklaşır. Çünkü ilâhî sevgi, perdeyi kaldırır ve seven ile sevilen arasında ayrılık bırakmaz. Böyle bir sevgi, ne ölümle sona erer ne de zamanla değişir; zira birlik, tek olanın özelliğidir.
Bundan sonra:
Kul her hâlde Rabbine yönelmelidir. Çünkü varlık mertebeleri değişse de hakikat değişmez. “Allah’tan başka ilâh yoktur” sözü, varlığın anahtarıdır; onunla aşağı ve yukarı âlemler, başlangıç ve son birleşir. İnsan, bu kelimenin sırrını anladığında varlığın özüne yaklaşır.
Bil ki mutlak varlığın sırrı, insanın hakikatinde saklıdır. Eğer insanın yönelişi olmasaydı, hiçbir arayış başlamazdı. Çünkü arzu, bilinmeyeni bilmeye sevk eder; hareket de bu arayıştan doğar. İnsan bir şeyi aradığında, aslında kendi özüne yönelir. Böylece fiiller ortaya çıkar; fakat bu fiillerin kaynağı yine Hak’tır.
Bu sözler, Endülüs’ün seçkin âlimlerinden olan Ebû Medyen Şuayb et-Tilmisanî’ye nispet edilen hikmetli ifadelerin özüdür. Onun sözleri, marifet yolunun inceliklerini ve hakikatin sırlarını işaret eder.
Korku ile kurtuluş sevgisi hakkında: Eğer sevgi olmasaydı, yöneliş yolunda hareket mümkün olmazdı; çünkü korku tek başına hareket doğurmaz. İnsan korkudan hareket ettiğini zanneder; fakat gerçekte onu harekete geçiren şey, arzu ve ümittir. Nitekim şöyle denilmiştir:
“Seni arzuladığım için değil, azaptan kurtulmak istediğim için sana yöneldim.
Benden ayrılan her şey, bende yalnızca acı bıraktı;
çünkü azap arayan kimse, aslında lezzetin yolunu arar.”
Bu söz, talep edenin hâlini açıklar: O, azabı bile talep etse, gerçekte aradığı şey hakikate ulaşmaktır. Çünkü lezzet ile acı, hakikatte birbirine zıt gibi görünse de aynı kaynağa döner. Aşkın diliyle konuşan kimse, sevdiğinin yakınlığını ister; uzaklık ise onu yakar. Bu yüzden şöyle denmiştir:
“Aşkın ateşiyle yandım;
çünkü sevilenin yakınlığı, ayrılığın acısını yok eder.”
Bu sözler, hakikat kapısından değil; hâllerin sarhoşluğu kapısından söylenmiştir. Bu nedenle onları yorumlarken dikkatli olmak gerekir; zira bazı ifadeler birlik (ittihad) anlamına işaret eder gibi görünse de aslında mecazdır. Meselâ şöyle denmiştir:
“Ruhum senin ruhuna karıştı;
benliğim senin benliğinle bir oldu.”
Bu tür sözler, sûfîlerin vecd hâlinde söyledikleri ifadelerdendir. Şöhret kazanmış ve halk arasında yayılmıştır. Rivayete göre Hallâc’ın hâli de buna benzerdi; yüzünü perdeyle örtmüş ve halkın önünde sembolik ifadeler kullanmıştı.
Sonra şöyle denmiştir:
“Kalbimde senden başka hiçbir şey bırakmadım;
seni anmaktan başka bir işim yok.”
Bu sözler, sevginin insan üzerindeki etkisini anlatır. İnsan, sevdiğine yöneldiğinde dünyadaki diğer bağlar çözülür ve kalbi yalnızca o sevgiyle dolu olur. Bu hâl, tasavvuf ehlinin “fenâ” diye adlandırdığı mertebeye işaret eder.
Yine şöyle denmiştir:
“Kadehler döndü, sözler çoğaldı;
sabırla bekleyenler sonunda muradına erdi.”
Bu ifadeler, sûfîlerin hâl dilini anlatan mecazlardır. Arif kişi, bu sözleri zahir anlamıyla değil; işaret ettiği derin anlamla değerlendirir. Çünkü hakikate ulaşmak, yalnızca sözle değil; hâl ile mümkündür.
Sonuç olarak, işin özeti şudur: Sarhoşluk hâline giren kimse, ancak sevginin sahibidir. Eğer sevgi varsa, o hâller ve makamlar onun en yüce mertebeleridir; çünkü bütün makamların aslı sevgidir. Bu yüzden arif, makamlar ve hâller arasında dolaşsa da başlangıç noktası yine sevgidir. Varlığın özü de budur; çünkü varlık sevgiden doğmuştur. Nitekim Allah Teâlâ, bir kudsî hadiste: “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim; bu yüzden mahlûkatı yarattım.” buyurmuştur.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Bana kelimelerin özeti verildi.” Bu söz, hakikatin kısa ifadelerde bile derin anlamlar taşıdığını gösterir. Çünkü peygamberlerin sözleri, hakikatin özünü semboller ve işaretler yoluyla aktarır.
Allah, sevgiyi makamların temeli kılmıştır. O, mahlûkatın aslı ve varlığın köküdür. Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), varlıkların en seçkini ve en mükemmelidir; çünkü onun hakikati, ilâhî sevginin en yüksek tecellîsidir. Bu nedenle ilâhî kitaplarda ve peygamberlerin sözlerinde sevginin üstünlüğüne sıkça işaret edilmiştir.
Bil ki sevgi, asıldır ve başlangıç noktasıdır. Onun üzerinde daha yüksek bir makam yoktur. İnsan sevgiyi tattığında, bütün makamların özüne ulaşmış olur. Bu yüzden arifler, sevgiyi yolun sonu değil; başlangıcı olarak görmüşlerdir. Çünkü sevgi olmadan hiçbir hâl kalıcı değildir.
Manevî yolculukta yükselen kişi, dereceler hâlinde ilerler. Önce arınma, sonra yakınlaşma, ardından tecellî gelir. Her mertebe, bir öncekini tamamlar. Bu yolculukta insan, kendi benliğini aşarak ilâhî hakikate yaklaşır.
Sonuçta Hz. Muhammed’e verilen kemal, diğer varlıklardan ayrıdır. O, hakikatin en tam aynasıdır. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, varlığın düzenini ve ilâhî sevginin merkezde olduğunu anlar. Çünkü başlangıç da son da sevgidir.
Tamamlanma Bölümü
Bil ki ey sevgili; sevginin önündeki perdeler, seninle sevgilin arasındaki engellerdir. Eğer aranızda perde olmasaydı, senden başkasını görmezdin ve hiçbir şeye bağlanmazdın. Bu yüzden bazıları, yaratılmışların karanlığından söz etmiştir; çünkü algı zayıfladığında perde ortaya çıkar. Oysa Hak, perdeden münezzehtir; perde yalnızca kulun idrakine aittir.
Eğer kalbin Hak ile meşgul olursa, O’ndan başkasına yönelmekten utanırsın. Çünkü Hak, kendisini tanıyan için yeterlidir. Bu hâl, hakikate yaklaşmanın bir işaretidir. Nitekim kitap ve sünnette, zahirî ve batınî perdelerden söz edilmiştir; bu perdeler, insanın idrak mertebelerini belirler.
İlim Perdesi
Bu, ince perdelerin ilkidir. Göz için bir perde olduğu gibi, ilim için de bir perde vardır. Hakikati bilmek isteyen kişi, önce bilginin sınırlarını anlamalıdır. Çünkü ilim, bilinene işaret eder; fakat onun tamamını kuşatamaz. İnsan, bildiğini zannettiği şeyle perdelenebilir.
Bu üç mertebe — göz, ilim ve hakikat — birbirine bağlıdır. Eğer kişi yalnızca ilimle yetinirse, hakikati tam olarak göremez. Çünkü hakikat, ilmin ötesinde bir açıklık ister. Bu nedenle arifler, bilginin kendisinin bile bazen bir perde olabileceğini söylemişlerdir.
Sonra denilmiştir ki: Kalp, sevgiyle dolduğunda hareket eder; bilgiyle dolduğunda ise durur. Hareket, arayışın işaretidir; duruş ise idrakin kemaline yaklaştığını gösterir. İnsan, bu dengeyi kurduğunda hakikate daha açık bir şekilde yönelir.
Böylece ilmin ikinci mertebesine ulaşılır: Bu mertebede insan, gördüğünün bir misal olduğunu anlar ve gördüğünü yorumlamaya başlar. İşte bu kitapta anlatılan daireler ve mertebeler, bu ikinci ilmin kapısını açmak içindir. Çünkü hakikat, yalnızca bakmakla değil; anlamakla ortaya çıkar.
Sevgi Perdesi
Bil ki sevginin kendisi de bazen bir perdedir. Çünkü sevgi, insanı kendi nefsinden alıkoyar; sen ise bekāyı isterken aslında fenâyı talep edersin. Sevginin hükümlerinden biri şudur: Seven, sevdiğinin hükmü altına girer. Eğer ayrılığı tattıysan, bu senin hâline yansır; eğer yakınlığı tattıysan, bu da hâline yansır. Çünkü sevgi, insanın iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşümdür.
Eğer ayrılık hâli sende etkili olursa, kendi nefsine yönelir ve hicranın çeşitlerini yaşarsın. Eğer yakınlık hâli galip gelirse, müşâhede seni kuşatır. Böylece ya ayrılığı talep edersin ya da kavuşmayı. Bu yüzden denilmiştir ki: Ayrılık bazen seven için bir sevgidir; çünkü ayrılık, sevilenin değerini artırır.
Şöyle de söylenmiştir:
“Sevenin yaptığı her şey, aslında sevilenin fiilidir.”
Başka bir sözde ise şöyle denir:
“Sevgi beni öyle bir hâle getirdi ki,
hicrandan her şeyden uzaklaştım;
ta ki sevdiğime tam anlamıyla bağlanıncaya kadar.”
Eğer “kavuşma”yı yalnızca zâtî sevgi olarak anlarsan, bu seni yanıltır. Çünkü sevginin hakikati, ne tam bir birleşme ne de mutlak bir ayrılıktır. Seven ile sevilen arasındaki bağ, sürekli bir yöneliştir. Bu nedenle ayrılık, bazen sevginin tamamlanmasına hizmet eder.
Bu sözlerin özü şudur: Sevgi yolunda yürüyen kişi, sevdiği şeyin hükmüne girer. Eğer sevgisi hakiki ise, hâlleri değişse bile özü değişmez. Bu yüzden şöyle denmiştir:
“Seni istediğim için değil,
beni sana götüren yol için terk ettim.”
Seven, bazen sevdiğinden korkar; bazen de ona sığınır. Çünkü sevgi, insanı hem yakınlığa hem de ürpertiye götürür. Hakiki sevgi, insanı kendinden çıkarır ve sevilenin hükmüne teslim eder. Böylece seven, sevdiğinin iradesiyle hareket eder; onun isteği dışında bir şey istemez.
Sevginin hakikati, ayrılığı ortadan kaldıran bir yakınlıktır. Seven kimse, ilâhî hükme razı olan kişi gibidir; çünkü Hak neyi takdir ederse, seven onu kabul eder. Eğer sevgi yoksa, ayrılık bir azap olur; fakat sevgi varsa ayrılık bile bir yakınlık hâline dönüşür. Bu yüzden denilmiştir ki: Ayrılık ile birleşme arasında ince bir bağ vardır; bu bağ, sevginin kendisidir.
Şöyle söylenmiştir:
“Gözüm seni gördüğünde,
kalbim senden başka bir şey istemez;
çünkü sevgi beni benden almış,
seni bana daha yakın kılmıştır.”
Sevginin sarhoşluğu, insanı kendinden geçirir. Seven kişi, kendi varlığını unutacak kadar sevdiğine yönelir. Bu hâl, sûfîlerin “fenâ” dediği mertebeye işaret eder. Çünkü sevgi, insanın benliğini eriterek onu sevilenle meşgul eder.
Başka bir şiirde şöyle denmiştir:
“Sevgi beni öyle bir hâle getirdi ki,
aklım şaştı, sözlerim değişti;
kalbim yalnızca onunla doldu,
ondan başka hiçbir şey kalmadı.”
Bu hâl, yalnızca sözle anlatılamaz; çünkü o, ruhânî bir tecrübedir. İnsan bu mertebeye ulaştığında, dünyadaki bağlardan uzaklaşır ve içsel bir yakınlık hisseder. Bu yakınlık, dışarıdan bakıldığında ayrılık gibi görünse de hakikatte bir birleşme hâlidir.
Duyular bu hâli tam olarak kavrayamaz; çünkü o, kalbin derinliklerinde gerçekleşir. Seven kişi, sevdiğinin huzurunda sükûnet bulur; ayrılık ise onu yeniden arayışa sevk eder. Böylece sevgi, hem bir özlem hem de bir vuslat hâli olur.
Sonuç olarak sevgi, insanı dönüştüren bir güçtür. O, ayrılığı yakınlığa, acıyı lezzete, uzaklığı arayışa çevirir. İnsan bu sırrı idrak ettiğinde, sevginin aslında Hak’ka yönelen bir yol olduğunu anlar.
Sevgi öyle bir ayrılıktır ki aslında gerçek bir ayrılık değildir. Seven kişi, Allah’ın hükmüne razı olan kimse gibidir; çünkü O’nun takdirine razı olan, hükmün dışına çıkmaz. Eğer sevgili gizlenirse bu inkâr değildir; tıpkı sevenin ayrılığı sevmesi gibi, sevgi de bazen ayrılık suretinde ortaya çıkar. Bu yüzden denilmiştir ki: Ayrılık ile yakınlık arasında bir sır vardır; bu sır, sevginin kaynağıdır.
Şöyle söylenmiştir:
“Gözlerim seni gördüğünde,
kalbim senden başka bir şeyle meşgul olmadı;
sevgi beni kendimden aldı
ve seni bana daha yakın kıldı.”
Sevginin sarhoşluğu insanı kendinden geçirir; buna sevginin vecdi denir. Seven kişi, sevgiliye öyle bağlanır ki kendi varlığını bile unutabilir. Bu hâl, sûfîlerin “fenâ” dediği mertebeye işaret eder. Çünkü bu mertebede insan, kendi benliğini değil; yalnızca sevdiğini görür.
Başka bir şiirde şöyle denmiştir:
“Ömrüm boyunca sevgi beni terk etmedi;
ne ondan vazgeçtim ne de onu unuttum;
çünkü kalbimde yalnızca o vardı.”
Bu makam, yalnızca sözle anlatılamaz; çünkü o, ruhânî bir hâlin tecrübesidir. Seven kişi, sevdiğinin huzurunda kendini bulur. Duyular bu hâli tam olarak kavrayamaz; çünkü o, kalbin derinliklerinde gerçekleşir. Eğer seven, sevgiliden uzaklaşırsa, bu uzaklık onu yeniden arayışa sevk eder; böylece sevgi sürekli yenilenen bir yol hâline gelir.
Bil ki bu makamda görülen suretler, hakikatin kendisi değildir; onlar yalnızca birer işarettir. İnsan, bu işaretleri doğru anladığında sevginin aslında Hak’ka yönelen bir yol olduğunu fark eder. Çünkü hakiki sevgi, insanı dış görünüşten içsel hakikate taşır ve onu ilâhî huzura yaklaştırır.
Artan sözler şuna işaret eder: Resûl (Allah’ın selâmı üzerine olsun) yalnızca işiten bir kul değildir; aksine ilâhî işaretleri taşıyan bir rehberdir. O, kendisinden kaynaklanan bir güçle değil; Hak’tan gelen bir nur ile konuşur. Bu nedenle onun sözleri, geçmişi ve geleceği birleştiren bir anlam taşır. Her hadis, kendisinden sonra gelecek olanlara bir işaret ve bir örnek niteliğindedir.
Seven kişi için bu hâller bir arınma vesilesidir. Çünkü sevgi, insanın nefsini zayıflatır ve kalbi güçlendirir. Eğer kişi bu yolda sabrederse, ayrılığın karanlığı onun için bir aydınlığa dönüşür. Bu yüzden arifler, ayrılığı yalnızca bir uzaklık değil; yeni bir yakınlığın başlangıcı olarak görmüşlerdir.
Bil ki hakikat ile suret arasındaki farkı ayırt etmek gerekir. Suret değişebilir; fakat hakikat değişmez. İnsan, gördüğü şeyleri hakikatin kendisi sanmamalıdır. Çünkü müşâhede eden kişi, bazen gördüğüne bağlanarak asıl anlamı kaçırabilir. Bu nedenle arifler, surete değil; suretin işaret ettiği manaya yönelirler.
Hakiki sevgi, seveni kendinden geçirir; fakat bu hâl, mutlak bir birleşme değildir. O, yalnızca sevginin yoğunluğunu gösteren bir hâl değişimidir. İnsan bu sırrı anladığında, sevginin aslında Hak’ka yönelen bir yol olduğunu kavrar.
Halvet Perdesi (Yalnızlık Perdesi)
Halvet, en yüce yakınlığın tecellîsine perde olan bir hâlidir.
Celvet ise, özel yakınlığın tecellîsine perde olabilir.
Vakit ise, her ikisi için de bir perdedir; çünkü zamanın hükmü altında kalan kişi, hakikatin sürekli akışını tam olarak idrak edemez.
Bu sözlerin anlamı şöyle açıklanmıştır — eğer söyleyen kimse ne dediğini bilmiyorsa —:
“Kalabalıkların arasında kendimi unuturum;
nasıl ki yalnızlıkta tek olanla ünsiyet bulan kişi herkesi unutur.”
Yalnızlığa yönelen kişi, kalabalıkta bulamadığını orada arar; fakat kalabalıkta aradığını, yalnızlıkta bulamaz. Çünkü her makamın kendine özgü bir hâli vardır.
Bil ki halvet (yalnızlık) ile celvet (insanlar arasında bulunma) birbirine zıt değildir; her ikisi de aynı yolun farklı yüzleridir. Bir kimse yalnızlıkta huzur bulursa, bu onun yaratılışına uygundur; başka biri ise kalabalıkta huzur bulabilir. Çünkü hakikat, yalnızca bir hâle bağlı değildir.
Denilmiştir ki: Bazı kimseler yalnızlıktan hoşlanmaz; bazıları ise orada gerçek huzuru bulur. Ünsiyet, her hâlde mümkündür; fakat en yüce ünsiyet, halvette gerçekleşir. Çünkü halvet, kalbi dünyevî meşguliyetlerden arındırır ve insanı ilâhî yakınlığa hazırlar.
Örtü (Sitr) Perdesi
Niteliklerin çokluğu, insanı küllî hakikate ulaşmaktan alıkoyan bir perde olabilir. Çünkü Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), farklı mertebelerde tecellî eden bir hakikate sahipti; fakat bu tecellî, onun zatının bütünüyle kavranabileceği anlamına gelmez. Hakikate yaklaşmak isteyen kişi, zahirde görülen niteliklere takılı kalmamalıdır.
Şöyle denilmiştir:
“Ayrılığın ateşiyle yalnız kaldığımda,
sanki sen bana yönelmiş gibiydin;
senden başka bir şey görmedim,
çünkü bakışım yalnız sana çevrilmişti.”
Bu söz, bakanın gözünde görülen şeyin hakikatin kendisi olmadığını; yalnızca bir işaret olduğunu anlatır. İnsan, sureti gördüğünde çoğu zaman onun ardındaki manayı gözden kaçırabilir.
Sükût (Sessizlik) Perdesi
Sükût, bazen fenâ hâline götüren bir perdedir. Çünkü marifet, edeple birlikte gelir; hikmet ise ölçülü söz söylemeyi gerektirir. İnsan, henüz olgunlaşmadığı bir konuda konuştuğunda hikmeti zedeler. Bu yüzden arifler, hakikati her zaman açıkça söylemez; çünkü her sözün bir zamanı vardır.
Şöyle denilmiştir:
“Sessiz kaldım; çünkü sözler çoğaldı,
sükût bana daha doğru göründü.
Fenâya yaklaşınca sustum;
çünkü sözler, o makamı ifade edemez.”
Bu makamın sahibi, bilgisinin gerektirmediği bir şeyi söylemez. Çünkü hakiki marifet, çok konuşmakta değil; doğru zamanda doğru sözü söylemektedir.
Vahdâniyet (Birlik) Perdesi
Vahdâniyet, isimlerin çokluğundan doğan bir perdedir. İnsan, isimleri ayrı ayrı gördüğünde çokluk zannına kapılır; oysa hepsi tek bir kaynağa dayanır. İsimler, hakikatin farklı yönlerini gösterir; fakat onların özü birdir.
Bu yüzden arifler, çoklukta birliği görmeye çalışırlar. Çünkü birlik, zahirde görülen farklılıkların arkasında gizlidir. İnsan, bu sırrı idrak ettiğinde varlığın tek bir hakikate dayandığını anlar.
Her şeyin O’na ait bir ayeti vardır; bu ayet sana O’nun Bir olduğunu gösterir. Fakat birlik (vahdâniyet), tek bir şeyde görülen basit bir birlik değildir. Çünkü “bir” dediğin şey, diğerlerinden ayrıldığında bir olur; hâlbuki Hak, ayrılmaya ihtiyaç duymadan birdir. Bu yüzden denilmiştir ki: Birliği bilmek, O’nu mahlûkatın birliği gibi anlamak değildir.
İnsan, kendi nefsini tanıdığında Rabbini tanır; çünkü her varlık, kendi sınırları içinde Hak’tan bir işaret taşır. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Ufuklarda ve kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz.” (Fussilet 53) Bu ayet, insanın kendi varlığında ilâhî işaretleri bulabileceğini anlatır.
İttihâd Perdesi (Birleşme Yanılsaması)
İttihâd, bazı kimselerin zannettiği gibi hakikatte bir birleşme değildir; bu, tevhid yolunda ortaya çıkan bir hâl yanılgısıdır. Hakikat ile hayal arasındaki sınır kaybolduğunda kişi kendisini Hak ile bir sanabilir. Oysa Hak ile mahlûk arasında ontolojik bir birleşme yoktur. Bu yüzden arifler, ittihâdı değil tevhidi savunmuşlardır.
İttihâd iddiası, hakikatin önünde bir perdedir. Çünkü bu iddia, kulun kendi varlığını ortadan kaldırdığı zannını doğurur. Oysa varlık mertebeleri korunur; yalnızca kulun idraki değişir. Bu nedenle arif, gördüğü tecellîleri hakikatin kendisi sanmaz.
Cüneyd-i Bağdâdî (rahimehullah) şöyle demiştir:
“Bazen Hak bana öyle tecellî eder ki,
O’ndan başka hiçbir şey görmem.
Sonra yine bana dönerim;
çünkü ben kulum, O ise Rabbimdir.”
Bu söz, tevhidin özünü açıklar: İnsan, hakikati idrak ettiğinde bile kulluğunu unutmaz. Birlik, çokluğu yok etmek değildir; çokluk içinde birliği görmektir. Tevhid, varlıkların aynı olması değil; hepsinin tek bir kaynağa bağlı olduğunu bilmektir.
Birlik (vahdet) bakımından bakıldığında, “bir” olan sayı değildir; çünkü sayı çoğalmanın ölçüsüdür. Hak ise sayı ile sınırlanamaz. Deliller ve aklî hükümler, insanı Hak’kın birliğine yöneltmek içindir. Âlem ise sonradan yaratılmıştır ve varlığı, onu yaratanın varlığına işaret eder. Böylece âlem, kendi başına bir konu değil; Hak’kın kudretine delil olan bir işaret hâline gelir.
Fiillerin Tevhidi Perdesi
Fiillerin tevhidi, bütün fiillerin Allah’a nispet edilmesi demektir. Çünkü varlıkta görülen her hareket, her etki ve her sonuç, nihayetinde O’nun kudretiyle gerçekleşir. Bu yüzden arifler, fiilleri Hak’ka bağlayarak kalplerini şükür ve hamd ile doldurmuşlardır.
Şöyle denilmiştir:
“Sevginin vadisi geniştir;
sen orada hem başlangıç hem son oldun.
Bana yönelen her bakışta
senin işaretini gördüm.”
Bu sözler, fiillerin aslında tek bir kaynağa döndüğünü anlatır. İnsan bir fiil işlediğinde, onu kendi gücüyle yaptığını zanneder; oysa kudretin aslı Allah’tandır.
Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Attığın zaman sen atmadın; fakat Allah attı.” (Enfâl 17)
“Allah her şeyi bir ölçü ile yaratmıştır.” (Kamer 49)
“Onlar ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler gerçekten kâfir oldular.” (Mâide 73)
“De ki: İşlerin hepsi Allah’a aittir.” (Âl-i İmrân 154)
Bu ayetler, fiillerin hakikatinin Allah’a ait olduğunu açıkça gösterir.
Fiillerin Tevhidi ile Huzur Perdesi
Fiillerin tevhidi hâlinde olan kişi, fiillerde Allah’ın tecellîlerini görür. Ancak bu hâl, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü kul, fiillerin ortaya çıkışında bir vasıta olarak bulunur. İnsan, bu sırrı idrak ettiğinde hem ilâhî kudreti görür hem de kendi kulluğunu unutmaz.
Kim ki onlara hayran olursa, aslında kendisine gönderilmiş elçilere hayran olur. Onların siyahında da beyazında da kendi nefsini görür; çünkü insanın iç dünyası, dış dünyada gördüğü suretlerle bağlantılıdır. Birçok kimse, gördüğünü hakikat zanneder; oysa gördüğü şey yalnızca bir yansımadır.
Uykuda görülenler gibi, dış dünyada görülen suretler de hayal ile hakikat arasında bir yerde bulunur. Dışarıda görünen şeyler sana büyük ve etkileyici gelebilir; fakat hakikat ehli olan kişi, bakışını o suretlerde dondurmaz. Çünkü suretler değişir; hakikat ise sabit kalır.
Bu yüzden arif, gördüğü şeylere takılı kalmaz; onların işaret ettiği manaya yönelir. Suretler bir ayna gibidir: Onlarda gördüğün şey, aslında kendi idrakinin yansımasıdır. Eğer bakışın derinleşirse, suretin ötesindeki anlamı fark edersin; fakat bakışın yüzeyde kalırsa, yalnızca görüntüyle yetinirsin.
(Dipnot: (1) Bu işaret, önceki beyitlere gönderme yapmaktadır.)
Şevk ve İştıyâk Perdesi
Şevk: Sevginin hükümlerinden biridir. Kalbin, gâip olana doğru yönelmesidir. Bu yöneliş, seveni sevgiliye doğru çeker; fakat aynı zamanda ayrılığı da hissettirir. Çünkü şevk, kalbin ulaşamadığı şeye duyduğu özlemdir. Bu yüzden şöyle denilmiştir:
“Şevkimin anlamı, bizi birbirimize bağlayan şeydir;
o bağ kopmadıkça kalp huzur bulmaz.”
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Rabbinizden korkun.” (A‘râf 205) — yani kişi kendi hâline karşı uyanık olmalıdır.
İştıyâk ise başka bir perdedir. Çünkü iştiyâk, kalbi sürekli arayış hâlinde tutar. İnsan, henüz ulaşamadığı bir şeyi arzuladıkça içinde bir boşluk hisseder. Bu hâl, zamanın geçişiyle daha da artar. Nitekim şöyle denilmiştir:
“Geceler uzadıkça özlemim arttı;
çünkü uzaklık, kalbin ateşini büyüttü.”
Başka bir sözde ise şöyle denir:
“Sabrettim, fakat sabrım arttıkça özlemim çoğaldı;
ayrılığın korkusu içimde büyüdü.”
Bu sözler, şevk ile iştiyâkın hakikatini bir araya getirir. Şevk, kavuşma umuduyla sakinleşir; iştiyâk ise buluşma gerçekleşene kadar artar.
Müşâhede Perdesi
Şahit olan kişi (müşâhid), kalbiyle gördüğüne bağlanır. Eğer bu bağ edep ile dengelenmezse, insanı yanılgıya götürebilir. Çünkü müşâhede hâlinde kalp, gördüğü şeyden etkilenir ve başka şeylere yönelmekte zorlanır.
Arifler şöyle demiştir: Müşâhede hâlinde olan kişi, kalbini hikmetle korumalıdır. Aksi hâlde gördüğünü hakikatin tamamı sanabilir. Oysa hakikat, görülen suretin ötesindedir.
Bu yüzden müşâhede eden kimse, gördüğünü bir işaret olarak kabul etmeli; onu nihai hedef zannetmemelidir. Çünkü kalp, gördüğü şeyle meşgul olduğunda bazen yolun kendisini unutabilir.
Onlar hüzünle çağırdılar; gözyaşları döküldü ve kalpler titredi. Ayrılık acısı, kalpteki sevginin bir işaretidir. Çünkü sevenin ayrılıktan duyduğu hüzün, sevgilinin kalpteki varlığına delildir. Müşâhede eden kişi, gördüğünü mutlak hakikat sanmamalıdır; çünkü müşâhede, bazen görülen şeyin ardındaki manaya işaret eden bir perde olabilir.
Edebi Koruma Perdesi
Edebi korumak, kalbi taşkınlıktan uzak tutar. Kalp, coşku ile dolduğunda edep sınırlarını aşma tehlikesi doğar. Bu yüzden arifler, sevinç ve vecd hâlinde bile ölçülü davranmayı öğütlemişlerdir. Çünkü edep, kalbin korunması için bir sığınaktır.
Bir arif şöyle demiştir: Eğer kalbinde genişlik hissedersen, bu hâlin sana verilmiş bir emanet olduğunu bil. O hâlde, seni şımartacak sözlerden sakın; çünkü ilâhî sırlar, her kalbe açıklanmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları yeryüzünde tevazu ile yürür.” (Furkân 63)
Başka bir beyitte şöyle denmiştir:
“Meclisimde edeple oturduysan,
yüzünde tevazunun nuru görünür;
çünkü deniz gibi derin olan kalp,
dışarıdan bakana sessiz görünür.”
Heybet Perdesi
Heybet, kalbin müşâhede hâlinde duyduğu saygı ve huşûdur. İnsan, ilâhî huzuru hissettiğinde içinde bir titreme ve saygı duygusu belirir. Bu duygu, güzellik ile celâlin birleşmesinden doğar. Heybet, kalbi dengede tutar ve onu aşırılıktan korur.
Arifler demiştir ki: Güzellik kalbi çeker, celâl ise onu sarsar; bu ikisi bir araya geldiğinde heybet ortaya çıkar. İnsan bu hâli yaşadığında, gördüğü şeyin büyüklüğü karşısında susmayı tercih eder. Çünkü bazen susmak, söz söylemekten daha derin bir ibadettir.
Bu yol, ilâhî celâlin yüzünden bir parıltıdır; hakikati gören kimse onda Hak’kı görür. Bazıları, celâli yalnızca güzelliğin karşıtı zanneder; oysa celâl de hakikatin bir yönüdür. Bu yüzden arifler şöyle demiştir: Celâl makamında olan kişi, hakikatin büyüklüğünü idrak eder.
Bir sözde şöyle denmiştir:
“Bu söz, güzelliğe ulaşan bir vasıtadır.”
Yani celâl, hakikatin başka bir yönünü açığa çıkarır.
Başka bir sözde ise şöyle denir:
“Kadîm olanı görmek isterim; hâdis olanı değil.”
Bu söz, görünen suretlerin ötesine geçme arzusunu anlatır. Çünkü hakikat, değişen şekillerde değil; onların ardındaki anlamda bulunur.
Sır Perdesini Koruma
Sır, korunması gereken bir emanettir. Seven kişi, sevgilinin huzurunda her şeyi açıkça söylemez; çünkü bazı hakikatler yalnızca ehline açılır. Bu yüzden arifler, sırlarını herkesle paylaşmamış; onları kalplerinde saklamışlardır.
Şöyle denmiştir:
“Kalbimde sakladığım bir sır var;
onu yalnızca anlayanlar bilir.”
Sır perdesi, insanı gösterişten ve aşırılıktan korur. Çünkü hakikat, gürültüde değil; sükûtta büyür.
Görme (Rü’yet) Perdesi
Görme, bazen kalbin önünde bir perde olabilir. İnsan gördüğünü hakikat sanabilir; oysa gördüğü şey, yalnızca bir işaret olabilir. Bu yüzden arifler, görmenin ötesinde anlam aramışlardır.
Şöyle denilmiştir:
“Göz gördü, fakat kalp anladı;
çünkü hakikat, yalnızca bakmakla ortaya çıkmaz.”
İlim, idrakle birlikte olmalıdır. İnsan gördüğünü anlamlandırmadıkça hakikate ulaşamaz. Bu yüzden arifler, görmenin kalbi yanıltmaması için edep ve hikmetle hareket etmişlerdir.
Bir sözde şöyle denmiştir:
“Hakikati gördüğümde,
gördüğüm şey bir perdeye dönüştü.”
Bu söz, hakikatin yalnızca gözle değil; kalp ile idrak edilmesi gerektiğini anlatır.
Hakikatin kalpte idrak edilmesi gerekir; çünkü görmenin en yücesi, kalbin görmesidir. Zahirî gözle görülen şey, hakikatin kendisi değil; onun bir işaretidir. Bu yüzden arifler, kalbin idrakini gözün idrakinden üstün tutmuşlardır. Nitekim şöyle denmiştir:
“Rabbimi kalbimin gözüyle gördüm;
bana ‘Sen sensin’ dedi.
Sen, her varlığın özünde gizlisin;
ben seni aradım ve yine sende buldum.”
Şahit olan kişi, müşâhedenin kendisinden zevk alır; fakat bu zevk, hakikatin tamamı değildir. Çünkü hakikat, zevkin ötesinde bir idrak gerektirir.
Kevn (Âlem) Perdesi
Âlem, seven ile sevilen arasında bir perde olabilir. İnsan, âleme bağlandığında hakikati unutur; çünkü âlem sürekli değişen suretlerden oluşur. Bu yüzden arifler, âlemi bir işaret olarak görmüş; onun ardındaki manaya yönelmişlerdir.
Denilmiştir ki: Eğer âlemi kendi başına bir varlık sanırsan, hakikatten uzaklaşırsın. Çünkü âlem, yalnızca Hak’kın tecellîlerinden biridir. İnsan, âlemin içinde yaşasa da kalbini ona bağlamamalıdır.
Şöyle buyurulmuştur:
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” — bu hitap, insanın hakiki yurdunun Hak olduğunu hatırlatır. İnsan, dünyada gurbet hâlindedir; gerçek vatanı ise ilâhî huzurdur.
Sonuç olarak, arif kişi âlemi bir perde değil; bir işaret olarak görür. O, suretlere takılmaz; onların ardındaki hakikati arar. Böylece kalp, hakikate doğru yönelir ve varlığın birliğini idrak eder.
Sükûn Perdesi
Sükûn (durgunluk), hakikatin tecellîlerinden bir perde olabilir. Çünkü insan, kalbinde bir durgunluk hissettiğinde bunu kesin bir hakikat sanabilir. Oysa sükûn, bazen yalnızca bir geçiş hâlidir; kalbin dönüşümünden doğar. Bu yüzden arifler, sükûna güvenip kalmamayı öğütlemişlerdir.
Şöyle denilmiştir:
“Kalbim sakinleştiğinde, bunun bir son değil; yeni bir başlangıç olduğunu anladım.”
Çünkü hakiki sabitlik yalnızca Hak’kındır; kulun hâlleri ise değişir.
Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Her şey O’na döner.” Bu ayet, kalbin sükûna değil; hakikatin kaynağına yönelmesi gerektiğini hatırlatır.
Endişe (Kalak) Perdesi
Kalak, kalbin sevdiğine yönelirken duyduğu titremedir. Seven kişi, sevdiğine ulaşma arzusuyla huzursuz olur; bu hâl, bazen onu arayışa sürükler. Arifler şöyle demiştir:
“Geceler boyunca uyuyamadım;
çünkü kalbim sevdiğinin izini arıyordu.”
Bu söz, endişenin aslında sevginin bir işareti olduğunu anlatır.
İnbisât (Açılma) Perdesi
İnbisât, kalbin müşâhede hâlinde genişlemesi demektir. Ancak bu hâl de bir perde olabilir. Çünkü kişi, gördüğü hâlin kalıcı olduğunu zannedebilir. Oysa arif, hiçbir hâle bağlanmaz; her hâli geçici bir misafir gibi görür.
Şöyle denilmiştir:
“Sevinç bana geldiğinde onu tuttum;
fakat o yine gitti, çünkü kalbim yalnızca Hak’ka aitti.”
Bu yüzden arifler, hâllere değil; hâllerin ötesindeki hakikate yönelmişlerdir. Kalp genişlese de daralsa da yol aynıdır: Hak’ka yönelmek.
Gaflet (Fütûr) Perdesi
Gaflet, maksada yönelmekten alıkoyan bir perdedir. Her isteyen kimse maksada ulaşamaz; çünkü irade, sürekli bir yöneliş ister. İnsan bazen başlangıçta güçlü bir azim gösterir; fakat zamanla bu azim zayıflayabilir. Bu yüzden denilmiştir:
“Güneş doğduğunda parladı;
fakat örtü kalkınca asıl ışık ortaya çıktı.”
Bu söz, geçici hâllerin kalıcı hakikat sanılmaması gerektiğini anlatır.
Bağlantı (Sıla) Perdesi
Bağlantı, kalbin belirli bir şeye alışmasıyla ortaya çıkan bir perdedir. İnsan, bir hâle alıştığında onu bırakmak istemez; oysa yolculuk devam eder. Bu nedenle arifler, alışkanlıkların kalbi sınırlamasına izin vermezler.
Şöyle denilmiştir:
“Alıştığın şey seni oyalarsa,
yolun genişliği daralır.”
Yakınlık (Kurb) Perdesi
Yakınlık, bazen hakikatin kendisine ulaşmış gibi bir his verir; fakat bu da bir perde olabilir. Çünkü kişi, ulaştığını sandığı noktada durabilir. Oysa gerçek yakınlık, sürekli bir yöneliştir.
Denilmiştir ki: Yakınlık, zatı görmek değil; zatın işaretlerini idrak etmektir. İnsan, bu ayrımı anlamadığında müşâhedeyi hakikatin kendisi sanabilir.
Dönüş (Rücû‘) Perdesi
Rücû‘, yani geri dönüş, yolun bir parçasıdır; fakat o da bir perde olabilir. İnsan, önceki hâline dönmek istediğinde ilerlemeyi bırakabilir. Bu yüzden arifler şöyle demiştir:
“Yol sana yaklaştıkça,
sevgiliye doğru yürümeye devam et;
çünkü durduğun an uzaklaşırsın.”
Yolculukta sabır gerekir. Kalp bazen hızlanır, bazen yavaşlar; fakat arayan kişi yönünü kaybetmemelidir. Çünkü hakikate ulaşan yol, sürekli bir dönüş ve yenilenme hâlidir.
Vasıfların Yakınlaşması Perdesi
Vasıfların birbirine yaklaşması da bir perdedir. Çünkü insan, bazı hâllerde bulunduğu makamı nihai hedef zannedebilir. Oysa yolculuk devam eder ve her mertebenin ötesinde başka bir mertebe vardır. Denilmiştir ki:
“Yolcu menzillere uğradıkça yol bitmiş sanır;
fakat her menzil, yeni bir başlangıçtır.”
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“De ki: Herkes kendi yaratılışına göre davranır.” (İsrâ 84)
Bu ayet, her insanın yolunun farklı olduğunu anlatır.
Mürâsele (Karşılıklı Haberleşme) Perdesi
Mürâsele, yani kalpler arasındaki haberleşme de bir perdedir. Bu hâl, bazı velilere mahsus olabilir; fakat onu hakikatin son noktası zannetmek doğru değildir. Çünkü bu tür işaretler, yalnızca kalbi güçlendiren ara duraklardır.
Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf 16)
Bu yakınlık, hakikatin bir işaretidir; fakat kulun kendini Hak ile aynı sanması anlamına gelmez.
Denilmiştir ki:
“Sevgi ne hoşnutlukta ne de öfkede sabit kalır;
o, mektuplar gibi hâlden hâle geçer.”
Çünkü sevgi bazen tatlı, bazen acı bir hâl alır; fakat her iki durumda da kalbi eğitir.
Telvîn (Hâl Değişimi) Perdesi
Telvîn, yani hâllerin sürekli değişmesi de bir perdedir. İnsan bazen sevinç, bazen hüzün yaşar; bu değişimler kalbin terbiyesi içindir. Arifler şöyle demiştir:
“Sevinç ile hüzün arasında gidip geldim;
ta ki kalbim dengeyi bulana kadar.”
Bu yüzden arif kişi, ne sevinçte aşırıya gider ne de hüzünde kaybolur. Çünkü hakikat, hâllerin ötesinde sabit bir nur gibidir.
Basît Hâlden Dönüş Perdesi
Basît (içsel genişlik) hâlinden geri dönüş de bir perdedir. Çünkü kalp, genişlik hâlinde iken gördüklerini kaybetmekten korkar. Bu yüzden kişi, o hâli yeniden talep edebilir; fakat bu talep bazen onu hakikatten uzaklaştırır. Denilmiştir ki:
“Ağladım, sonra yine ağladım;
çünkü kalbim beni uzak diyarlara götürdü.”
Başka bir sözde şöyle denir:
“Sevginin menzillerini geçerken gözyaşlarım döküldü;
çünkü yol, sabır ve bekleyiş ister.”
Bu sözler, yolculukta yaşanan hâl değişimlerini anlatır. Seven kişi, bazen ayrılığın acısıyla yanar; bazen de kavuşma umuduyla sevinir. Bu hâller, kalbin terbiyesi için vardır.
Nefsi Tazeleme Perdesi
Nefsi sürekli yenilemek de bir perde olabilir. İnsan, kendi hâlini güzelleştirdiğini zannederken aslında nefsine bağlanabilir. Arifler şöyle demiştir:
“Kendimi aradım; fakat bulduğum şey yalnızca senin sevgin oldu.”
Bu söz, nefsin hakikati anlamada bir engel olabileceğini anlatır. Çünkü nefsini öne çıkaran kişi, sevginin özünü kaçırabilir.
Eğer sevgi hakiki ise, seven kişi kendisini değil; sevdiğini merkeze alır. Bu yüzden arifler, nefsin süslenmesine değil; kalbin arınmasına önem vermişlerdir. Çünkü hakikat, aklın ve kalbin birlikte arınmasıyla ortaya çıkar.
Sonuç olarak, seven kişi ne mantıkla sınırlanır ne de kendi benliğiyle. O, sevginin hükmü altında yürür ve her hâli Hak’ka yönelten bir işaret olarak görür.
Sevginin Gizlenmesi (Kitmânü’l-Mahabbe) Perdesi
Sevginin gizlenmesi de bir perdedir. Çünkü kişi, sevgisini sakladığında onun hükmü altında olduğunu fark etmeyebilir. Oysa sevginin kendisi, kalp üzerinde güçlü bir etki taşır. Denilmiştir ki:
“Kalbimde üç hâl dolaştı:
özlem, sabır ve gizli bir sevgi;
bunlar beni her yerde takip etti.”
Seven kişi, sevgisini saklasa bile onun tesirinden kurtulamaz. Çünkü sevgi, kalpte bir sultan gibidir; insan onu inkâr etse de o kalbi yönetir.
Şöyle denilmiştir:
“Sevgi beni esir aldı;
ondan kaçtım ama yine ona döndüm.”
Bu sözler, sevginin gizlenmesinin mümkün olmadığını anlatır. Çünkü sevgi, kalpte ortaya çıktığında kendini bir şekilde gösterir.
Arifler, sevginin gizlenmesini bazen edep gereği uygun görmüşlerdir; fakat hakikatte sevgi, saklansa bile iz bırakır. Eğer kişi sevgiyi yalnızca isimde bırakırsa, ayrılık doğar; fakat hakiki sevgi, isimlerin ötesine geçer.
Bir beyitte şöyle denilmiştir:
“Sevginin yıldızı kalbimde doğdu;
onu gizlemek istedim ama ışığı yayıldı.”
Sonuç olarak sevgi, kalpte saklanmaya çalışılsa bile etkisini sürdürür. İnsan, bu sırrı idrak ettiğinde sevginin yalnızca bir duygu değil; hakikate götüren bir yol olduğunu anlar.
Sevginin Gizlenmesi Hakkında
Sevginin adını gizledim; fakat o kalbimde açıkça ortaya çıktı. Onu saklamak istedim; fakat saygıdan dolayı adını anmaktan kaçındım. Çünkü sevgi bazen akıl sahibi bir insan için bile zor bir imtihandır. İnsan, sevginin derecesini anlamakta güçlük çekebilir; zira akıl çoğu zaman sevginin hükmüne yetişemez. Bu yüzden denilmiştir ki: Sevgi, nefisler üzerinde hüküm süren bir sultandır; onu gizlemek bile bir perdedir.
İllet (Sebep) Perdesi
Sebep perdesi gizlidir. İnsan, gördüğü her şeyi bir sebebe bağlamak ister; fakat hakikatte sebep sandığı şeyler yalnızca birer vesiledir. Denilmiştir ki: Bir gün dostlarımla birlikteydim; aramızda sevgi konuşuluyordu. İçimizden biri dedi ki:
“Sevginin yüzü bana döndü ve bana şöyle dedi:
‘Sevgilinin yüzüne bakmayı bırak; çünkü sen hâlâ kendi yüzünü görüyorsun.’”
Bu söz, sevginin hakikatine ulaşmak için sebeplerin ötesine geçmek gerektiğini anlatır.
Kutsal Ruh (Rûh-ı Kudsî) Perdesi
Rûh-ı kudsî, insanın içindeki en ince yönlerden biridir. Fakat o da bir perde olabilir. Çünkü insan, ruhânî bir hâl yaşadığında bunu nihai hakikat sanabilir. Oysa ruh, yalnızca hakikate açılan bir kapıdır; hakikatin kendisi değildir.
Arifler şöyle demiştir:
“Ruh, kalbe esen bir nefes gibidir;
kalp onunla ferah bulur, fakat yol orada bitmez.”
Bu nedenle insan, ruhânî tecrübeleri son hedef sanmamalıdır. Onlar, hakikate yönelten işaretlerdir. Kalp, ruh ile arınır; fakat hakikat, ruhun da ötesindedir.
Her şeyde O’na ait bir ayet vardır; bu ayetler O’nun birliğine işaret eder. Ruh, nefse verilmiş bir örtü gibidir; insanın idraki, ancak Allah’ın açtığı ölçüde hakikati kavrar. Bu nedenle ruh, hem bir nur hem de bir perdedir; çünkü herkes onu aynı derecede anlayamaz.
Reddedilmiş Ârif Perdesi
Reddedilmiş ârif, dışarıdan bakıldığında bilge gibi görünse de hakikatte yoldan uzaklaşmış olabilir. Bu kişi, hakikatin gerektirdiği edebi terk ettiğinde ilâhî huzurdan mahrum kalır. Arifler şöyle demiştir: Hakikatin yolunda yürüyen kişi, daima edep üzere olmalıdır; çünkü edep, kalbi koruyan bir kalkandır.
Bu makamda Hz. Mûsâ’nın (selâm üzerine olsun) ruhlara seslenişine işaret edilmiştir. Bu sesleniş, insanın iç dünyasına yapılan bir çağrı gibidir. Ayrıca Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“O’na gizlice yalvarın.” (A‘râf 55)
Bu ayet, hakikate yönelişte tevazu ve içtenliğin önemini anlatır.
Karşıtlık (Muhâlefet) Perdesi
Karşıtlık da bir perdedir. Çünkü insan, sevginin hükümlerini anlamadan ona karşı çıkabilir. Denilmiştir ki:
“Sana âşık oldum, sen ise bana yabancı gibi baktın;
fakat bil ki sevgi, sevenin kalbinde gizli bir ateştir.”
Başka bir sözde şöyle denir:
“Sana ulaşmak istiyorum, fakat korkularım beni durduruyor;
çünkü sevgi, insanı hem çeker hem de sınar.”
Bu sözler, sevginin içinde bulunan zıt duyguları anlatır. Seven kişi, bazen yaklaşmak ister; bazen de geri çekilir. Bu hâl, sevginin insanı olgunlaştıran yönlerinden biridir.
Sevgide birbirine zıt iki hâl vardır; fakat bu hâller sevenin kalbinde birleşir. Seven kişi, sevdiğiyle bağlantı kurmak ister; hatta bazen birleşmeyi arzuladığını zanneder. Fakat gerçekte istediği şey, sevdiğinin muradına uygun olmaktır. Eğer seven, yalnızca kavuşmayı isterse bu kendi isteğidir; fakat sevdiğinin isteğine yönelirse, işte o zaman gerçek sevgi ortaya çıkar.
Kitabın Sonu
“Kitâbü’l-Muhabbe” Allah’a hamd, O’nun yardımı ve güzel tevfikiyle tamamlandı.
Allah’ın salât ve selâmı, efendimiz Muhammed’in, onun ailesinin ve ashabının üzerine olsun.
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.

