Dairelerin İnşası-Bölüm-3

Dairelerin İnşası-Bölüm-3. Mekke Fütûhâtı’ndan alınmış “Perdelerin Parıltıları” Bu metin şudur: Elli Üçüncü Bölüm Perdenin kaldırılması ve istifhamın tecellîsi makamının bilgisi hakkında; anlamların özüne dair — ki bu, Muhammedî huzrettendir — Rabbin isimleriyle ilgili.

KİTAPLAR

Muhyiddîn ibn Arabî

2/7/202615 min oku

Mekke Fütûhâtı’ndan alınmış “Perdelerin Parıltıları”

(BU KISIM ORJİNAL METNE DAHİL DEĞİLDİR!)

Bu metin şudur:

Elli Üçüncü Bölüm


Perdenin kaldırılması ve istifhamın tecellîsi makamının bilgisi hakkında;
anlamların özüne dair — ki bu, Muhammedî huzrettendir — Rabbin isimleriyle ilgili.

Rüzgâr, senin yönünü zayıflatırsa
bütün gizli sırlar sana nasıl açıklansın?

Allah, erkânını sağlamlaştırdı
ve hükmünü senin üzerine yürüttü.

Bir sır vardır; onun sahili yoktur,
insanlıkların nurları orada parlar.

Eğer varlığınla konuşursan, sözün işitilir;
fakat susarsan, sırlar sana yaklaşır.

Gözlerin açıldığında görürsün;
kırıldığında ise hakikat sana yönelir.

Bil ki bu makam,
perdelerin ve latif âletlerin menzilidir.

Anlamı:
Allah’ın şu sözüne işaret eder:
“Allah’ın yetmiş bin nur ve karanlık perdesi vardır;
eğer onları açsaydı, yüzünün parıltısı yaratılmışlardan gözün ulaştığı her şeyi yakardı.”

(Not: Hadis kaynaklarında bu anlam farklı rivayetlerle geçmiştir.)

Bu sözün işareti şudur:
Burada “görme”, yaratılmışları görmek değildir; Hak’kın nuruyla görmektir. Bu görme, perdelerin karşısında bulunan bir idraktir. Çünkü hakiki görme, yüzün parıltılarından (ilâhî tecellîlerden) doğar. Bu yüzden denilmiştir ki: İnsan, âlemi kendi gözüyle değil; Hak’kın kendisine verdiği nur ile görür.

Bunun bir başka yönü de şudur: Perde, bazen bir engel değil; bir korumadır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Gözler O’nu idrak edemez.” (En‘âm 103)
Bu ayet, ilâhî hakikatin doğrudan kavranamayacağını; ancak işaretler yoluyla bilinebileceğini anlatır.

Perdelerİn Türlerİ

Perdeler çeşitli türlere ayrılır:

1. Kevnî (Yaratılışsal) Perdeler:
Varlıklar arasındaki ayrımlar gibi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz sizi kabileler ve milletler hâline getirdik.” (Hucurât 13)

2. Korku Perdesi:
Allah’ın heybeti karşısında insanın geri çekilmesi.
“Onlar Rablerinden korkarlar.” (Nahl 50)

3. Tecellî Perdesi:
Allah’ın kıyamet gününde kullarına tecellî etmesiyle ilgili işaretler. Rivayetlerde, ilâhî tecellînin bir örtü ile gerçekleşeceği ifade edilir.

4. İlâhî Söz Perdesi:
Allah’ın bazı peygamberlerle doğrudan konuşması gibi. Hz. Musa’nın (selâm üzerine olsun) ateş, ağaç ve vadi aracılığıyla hitap alması buna örnek verilmiştir. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Allah Musa ile konuştu.” (Nisâ 164)

Bu anlatımların özeti şudur: Perdeler yalnızca engel değildir; bazen hakikatin insana uygun ölçüde açılmasını sağlayan bir rahmettir. Çünkü ilâhî nurun tamamı bir anda açığa çıksaydı, insan onu taşıyamazdı.

Perde iki yönlüdür: Biri inkâr edenler için bir engel, diğeri ise hakikate yönelenler için bir korumadır. Nitekim müşrikler, işittikleri sözü perde sandılar; oysa peygamberlerin diliyle gelen söz, gerçekte bir uyarı ve rehberdi. Resûlullah (Allah’ın selâmı üzerine olsun) şöyle buyurmuştur:
“Allah, işiten kimseye rahmet etsin.”
Çünkü işitmek, insanı hakikate yönelten ilk adımdır.

Kevnî perdeler ise âlemler arasında bulunur. Cinler, ruhânî varlıklar ve melekût âlemi bu perdelerle ayrılmıştır. İnsan, bu perdeleri aşmadan bütün hakikatleri kavrayamaz. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Her an O bir iştedir.” (Rahmân 29)
Bu ayet, varlığın sürekli bir tecellî içinde olduğunu gösterir.

Ruhânî perdeler, insanın nefsini koruyan bir sınır gibidir. Eğer bu perdeler olmasaydı, insan gördüğü tecellîlerin ağırlığını taşıyamazdı. Bu yüzden arifler, perdeleri bir engel değil; ilâhî rahmetin bir parçası olarak görmüşlerdir.

Şunu da bil ki bazen bir kişi, başkasının hâlini taklit ederek hakikate ulaştığını zanneder. Oysa her insanın yolu farklıdır. Bir başkasının hâlini benimsemek, hakikati doğrudan elde etmek anlamına gelmez. İnsan, kendi yolunda ilerlemeli ve kendi idrakine göre hareket etmelidir.

Sonuç olarak, fiillerin zahirî görünümü perdelerle örtülüdür; fakat hakikatte bütün fiiller Allah’a nispet edilir. İnsan, bu sırrı anladığında hem kendi sorumluluğunu hem de ilâhî kudreti birlikte idrak eder. Çünkü kulun fiili, Hak’kın kudretinin bir tecellîsidir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Size iyilik dokunduğunda onları üzer; başınıza bir kötülük geldiğinde ise sevinirler.” (Âl-i İmrân 120)
Ve yine buyurur:
“De ki: Her şey Allah katındandır.” (Nisâ 78)

İşlerin ve fiillerin farklı görünmesi, insanın onları kendine nispet etmesinden kaynaklanır. İnsan bazen yaptığı işi kendi kudretiyle gerçekleştirdiğini zanneder; oysa bütün fiillerin aslı Allah’ın yaratmasıdır. Nitekim Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Allah her şeyi yaratandır.” (Zümer 62)
Ve yine:
“Allah sizi de yaptıklarınızı da yaratmıştır.” (Sâffât 96)

Bu yüzden imamlar, fiiller meselesinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları fiilin kuldan, bazıları ise Allah’tan olduğunu söylemiştir. Hakikatte ise kulun fiili bir kazanım (kesb), Allah’ın fiili ise yaratmadır. Kul, iradesiyle yönelir; fakat fiilin varlığa çıkması Allah’ın kudretiyledir.

Âlimlerin bir kısmı şöyle demiştir: Kulun fiili hakikatte bir sebeptir; fakat fiilin varlık kazanması ilâhî iradeye bağlıdır. Eğer fiil tamamen kula nispet edilseydi, ilâhî kudret inkâr edilmiş olurdu. Eğer yalnızca Allah’a nispet edilseydi, kulun sorumluluğu ortadan kalkardı. Bu yüzden hakikat, iki yönün birlikte anlaşılmasıyla ortaya çıkar.

Bazı düşünürler, fiillerin yalnızca ilâhî kudretle gerçekleştiğini savunmuş; bazıları ise kulun iradesini ön plana çıkarmıştır. Bu görüşler arasında denge kuranlar ise şöyle demiştir: Kul, fiilin kazanımına sahiptir; fakat yaratma Allah’a aittir.

Sonuç olarak, fiillerin hakikati hakkında konuşurken aşırılıktan kaçınmak gerekir. Çünkü insanın sorumluluğu ile ilâhî kudret arasında ince bir denge vardır. Bu dengeyi anlayan kişi, hem kulluğunu hem de Allah’ın mutlak hâkimiyetini birlikte idrak eder.

Bazı kimseler fiilleri yalnızca zahirî yönüyle değerlendirir ve onları tabiatın etkisine bağlar. Dehrîler (zamana bağlı açıklama yapanlar) ise her anda ortaklık (iştirâk) bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa hakikatte fiilin özü, yalnızca bir sebebe indirgenemez; çünkü fiillerin tamamı ilâhî düzen içinde gerçekleşir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.” (Kamer 49)

Hak ile âlem arasında ince bir nispet vardır. Bu nispet doğru anlaşılmadığında insanlar ya aşırıya kaçar ya da hakikati eksik kavrar. Bu nedenle bazıları fiilleri tamamen Allah’a nispet etmiş; bazıları ise yalnızca kula bağlamıştır. Hâlbuki her iki yaklaşım da tek başına yeterli değildir. Doğru olan, fiilin yaratılmasının Allah’a; kazanımının ise kula ait olduğunu bilmektir.

Bu meselede iki ana görüş ortaya çıkmıştır:

Birinci Görüş:
Bütün fiiller Allah’a aittir. Bu görüşe göre insan yalnızca bir vasıtadır. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Sen atmadın; fakat Allah attı.” (Enfâl 17)
Bu ayet, fiillerin nihai kaynağının ilâhî kudret olduğunu açıkça ifade eder.

İkinci Görüş:
Fiillerin bir yönü kula nispet edilir. Çünkü insan, irade ve niyet sahibi olarak sorumludur. Bu yüzden iyi fiiller övülür, kötü fiiller ise kınanır. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Kim iyilik yaparsa kendi lehinedir.” (Fussilet 46)

Sonuç olarak, fiillerin hakikati iki yönlüdür:
İlâhî yaratma ve kulun kazanımı. İnsan bu dengeyi anladığında hem kaderin sırrını hem de sorumluluğun anlamını idrak eder.

Son bölümde “İnayet Perdeleri”nden söz edilir. Bu perdeler, insanı ilâhî ateşten koruyan bir rahmet gibidir. Çünkü ilâhî tecellî, sınırsız bir nurdur; eğer doğrudan açığa çıksaydı, yaratılmışlar onu taşıyamazdı. Bu yüzden perdeler, hakikati gizleyen değil; insanı ona hazırlayan birer merhamet aracıdır.

Bu yüzden varlık hakkında konuşan kimse, varlığın tek bir asla dayandığını bilmelidir. Çünkü mutlak varlık yalnızca Allah’a aittir. İfadeler farklı olsa da hakikatte varlık birdir. İnsanlar varlığı kendi anlayışlarına göre yorumladıklarında, farklı isimler ve kavramlar kullanırlar; fakat bütün bu ifadeler tek bir hakikate işaret eder.

Allah’ın nurları, O’nun zatını anlatan işaretlerdir. Eğer bu nurlar tamamen açığa çıksaydı, yaratılmışların gözleri onları taşıyamazdı. Bu yüzden ilâhî perdeler, hakikatin korunması için vardır. İnsan, gördüğü şeyleri hakikatin tamamı zannetmemelidir; çünkü görünen her şey, yalnızca bir işarettir.

Bil ki işitme ve görme, kalbin idrakine bağlıdır. Eğer kalp arınmışsa, insan varlıkta görülen işaretleri doğru yorumlar. Fakat kalp perdelenmişse, kişi hakikati yanlış anlayabilir. Bu nedenle arifler, ilim ile birlikte edebi de önemsemişlerdir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz insanlara ayetlerimizi gösteririz.” (Fussilet 53)
Bu ayet, insanın kendi içinde ve dış dünyada ilâhî işaretleri görebileceğini anlatır.

Sonra Allah’ın kullarını perdelerle imtihan ettiğinden söz edilir. Çünkü her insanın idrak gücü farklıdır. Bazıları hakikati açıkça görür; bazıları ise onu ancak işaretler yoluyla anlar. Bu nedenle ilâhî isimler, her insana aynı şekilde tecellî etmez.

Denilmiştir ki: İnsan, hakikate yaklaşmak istediğinde isimleri anlamalıdır. Çünkü isimler, varlık ile Hak arasında bir bağ kurar. İsimlerin anlamı doğru kavranmadığında, insan yalnızca zahirde kalır ve hakikatin derinliğini göremez.

Sonuç olarak, arif kişi isimleri birer işaret olarak görür; onların ötesinde bulunan hakikate yönelir. Böylece varlık, yalnızca görünen bir âlem olmaktan çıkar ve ilâhî hikmetin bir aynası hâline gelir.

Bu metinde anlatılan hayret, inkâra benzeyen bir hayret değildir. Çünkü burada söz edilen şaşkınlık, hakikati inkâr etmekten değil; onun büyüklüğü karşısında susmaktan doğar. Kimi zaman insan, kalbinin derinliğinde bir hâl yaşar ve bunu sözle ifade edemez. Bu yüzden arifler, bazı makamları anlatırken susmayı tercih etmişlerdir.

Denilmiştir ki: Bir kimse, ilâhî huzura yaklaşırsa, orada bulunanların hâlini anlamakta zorlanabilir. Çünkü her makamın kendine özgü bir dili vardır. Hz. İbrâhim’in (selâm üzerine olsun) sözleri buna örnek gösterilmiştir; zira o, farklı hâllerde farklı ifadeler kullanmıştır. Bu durum, hakikatin değiştiğini değil; idrakin mertebelerinin farklı olduğunu gösterir.

İnsan, bir makamdan diğerine geçtiğinde, önceki hâline hayretle bakabilir. Bu hayret, inkâr değil; idrakin genişlemesidir. Çünkü hakikat, her mertebede farklı bir yönünü açığa çıkarır.

Arifler şöyle demiştir: Hakikatin kapısına yaklaşan kişi, önce susmayı öğrenir. Çünkü söz, bazen hakikati sınırlayabilir. Bu yüzden bazı veliler, halkın önünde konuşurken mecaz kullanmış; hakikatin tamamını açıkça söylememişlerdir.

Denilmiştir ki: Hakikat, herkesin anlayabileceği bir dilde anlatılmaz. Her insan, kendi idrakine göre onu kavrar. Bu nedenle bazı kimseler yalnızca zahiri görür; bazıları ise işaret edilen manayı anlar. Hakikati tam anlamıyla kavrayanlar ise azdır.

Sonuç (Vasl)

Bu bölümde, müşâhede ile söz arasında bir denge kurulması gerektiği anlatılır. İnsan yalnızca gördüğünü anlatmakla yetinmemeli; onu doğru bir dille ifade etmelidir. Çünkü ilâhî tecellî, her zaman aynı surette ortaya çıkmaz.

Arif kişi, hem müşâhedeyi hem de aklı birlikte kullanır. Eğer yalnızca müşâhedeye dayanırsa, yanılabilir; yalnızca akla dayanırsa, hakikatin ruhunu kaybedebilir. Bu yüzden yolun kemali, bu iki yönü bir arada taşımaktır.

Denilmiştir ki: Hakikati arayan kişi, suretlerin ardındaki anlamı görmeye çalışmalıdır. Çünkü ilâhî tecellî, bazen zahirde gizlenir. Onu görebilmek için kalbin saflaşması gerekir. Böylece insan, varlığın birliğine daha derin bir bakışla yaklaşır.

Denilmiştir ki: Aklı olan kimse yalnızca gördüğü şeyle yetinmemelidir. Çünkü Hak’kın müşâhedesi, sırf görmekten ibaret değildir; onda nefsî bir haz veya hayal bulunmaz. İnsan, yalnızca zevk hâlinde kalırsa aklını kullanamaz; oysa akıl, hakikati dengeleyen bir ölçüdür. Bu yüzden arifler, müşâhede hâlinde bile aklı terk etmemişlerdir.

Şeriat hükümleri ortadan kalkmaz; çünkü hakikati görmek, insanı sorumluluktan çıkarmaz. Nitekim Hz. Musa’nın (selâm üzerine olsun) kıssası buna örnek gösterilmiştir: O, ilâhî hitabı işittiğinde bile kulluk edebini terk etmemiştir. Bu durum, hakikatin şeriat ile çelişmediğini; bilakis onu derinleştirdiğini gösterir.

Bil ki Allah Teâlâ’nın sözü birdir; fakat insanlar onu farklı derecelerde anlar. Bu nedenle ilâhî kelâm, herkes için aynı şekilde açılmaz. Ariflerin sözleri de böyledir: Onları anlamak için yalnızca kelimelere değil; hâllerine de bakmak gerekir.

Denilmiştir ki: Zevk (zühd ve manevî tat), herkes için aynı değildir. Bir kişi bir hâli yüksek görürken, başka biri onu basit görebilir. Bu yüzden arifler, zevki mutlak ölçü saymamış; onu yalnızca bir işaret kabul etmişlerdir.

Hak ile kul arasında ince bir yol vardır. Bu yol, ne tamamen akılla ne de tamamen duyguyla anlaşılır. İnsan, hayret ile sevinç arasında yürür; çünkü hakikat, bu iki hâlin birleştiği yerde açığa çıkar.

Sonuç olarak, müşâhede eden kişi söz ile suskunluk arasında bir denge kurmalıdır. Eğer aşırıya giderse, hakikati yanlış ifade edebilir. Bu yüzden arifler, “En hayırlı söz, yerinde söylenen sözdür.” demişlerdir. Çünkü hakikat, ancak doğru ölçüyle anlatıldığında kalplerde karşılık bulur.

Bil ki bazı kimseler, kendi sözlerinin hakikat olduğuna inanarak başkalarını ona çağırır; fakat onların çağırdığı şey, hakikatin tamamı değildir. Bu yüzden arifler, sözlerinde ihtiyatlı davranmış ve başkalarını kendi hâllerine zorlamamışlardır. Çünkü herkesin idraki ve yolu farklıdır.

Peygamberlerin makamı, perdelerin kaldırılmasıyla ilgilidir. Onlar, insanlara hakikati öğretirken aşamalı bir yol izlemişlerdir. Nitekim Hz. İbrahim’in (selâm üzerine olsun) sözleri, bu mertebelerin farklılığını gösterir. Her peygamber, insanlara anlayabilecekleri ölçüde hitap etmiştir.

Varlıkta en hayret verici şeylerden biri de meleklerin Allah ile konuşmasıdır. Rivayetlerde, vahyin bir zincir gibi melekler aracılığıyla peygamberlere ulaştığı anlatılır. Bu zincirin en yüce halkası Hz. Muhammed’e (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) ulaşan vahiydir. Onun kalbi, ilâhî kelâmın inişine hazırlanan bir mekân olmuştur.

Bu anlatımda, ilâhî vahyin yükseliş ve iniş mertebeleri tasvir edilir. İlâhî söz, bazen doğrudan kalbe iner; bazen de melekler aracılığıyla ulaştırılır. Bu durum, insan ile ilâhî âlem arasındaki bağın ne kadar ince olduğunu gösterir.

Arifler şöyle demiştir: Hakikatin hükümleri, görünmeyen âlemde başlar; sonra görünen dünyada ortaya çıkar. İnsan, yalnızca zahire bakarsa bu sırları anlayamaz. Çünkü ilâhî hikmet, bazen perdeler arkasında gizlenir.

Sonuç olarak, hakikatin bilgisi hem işitme hem de görme ile elde edilir; fakat asıl idrak kalpte gerçekleşir. Kalp saflaştığında insan, görünen ile görünmeyen arasındaki bağı fark eder ve ilâhî hikmetin izlerini her yerde görmeye başlar.

Camın incelmesi ve örtünün kaldırılmasıyla edep açığa çıkar;
böylece gizli olan şey belirginleşir, fakat tamamen ortadan kalkmaz.

Aynalar ve cilalanmış yüzeyler, görünen suretlerin yerini gösterir; fakat onların hakikatini doğrudan vermez. Görülen şey, yalnızca bir yansımadır. Çünkü idrak edilen suretler, latif bir perde ile hakikat arasında durur. İnsan, gördüğü şeyi zihninde şekillendirir; fakat o şekil, gerçeğin kendisi değildir. Suyun yüzeyinde görülen yansıma gibi, göz yalnızca bir iz görür; asıl olan ise onun ardındaki manadır.

Bu yüzden varlıkta görülen her şey bir tür perdedir. İdrakler ve algılar, hakikati bütünüyle kuşatamaz. Allah en yüce ve en bilendir.

Arifler iki büyük perde olduğunu söylemişlerdir:

1. Manevî (Anlam) Perdesi:
Bu perde, cehaletle ilgilidir. İnsan hakikati bilmediğinde, gördüğünü gerçek sanır ve yanılır.

2. Şahsî (Nefsî) Perde:
Bu ise hevâ ile ilgilidir. İnsan kendi arzularına uyduğunda, hakikati görmekte zorlanır.

En yüce manevî perdeye, Hz. Peygamber’in (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) şu sözü işaret eder:
Miraç gecesinde Cebrâil, Sidretü’l-Müntehâ’da durdu; Resûlullah ise yoluna devam etti. Bu, ilâhî yakınlığın farklı mertebelerini gösterir. Cebrâil’in bilgisi belirli bir sınıra kadar ulaşırken, Peygamber’in makamı daha ileriye taşınmıştır.

Bu durum, ariflerin sözlerinde şöyle ifade edilir:

“Sen hakikatten uzak değildin;
fakat sabahın aydınlığı gelmeden karanlıkta yürüyordun.
Kalbin perdeyle örtülüydü;
eğer o örtü kaldırılmasaydı, hakikat sana görünmezdi.”

Sonuç olarak, perdeler yalnızca engel değildir; bazen insanı koruyan ve onu hakikate hazırlayan birer aşamadır. İnsan, cehalet ve hevâ perdelerini aştığında, gördüğü şeylerin ardındaki ilâhî manayı idrak etmeye başlar.

Eğer perdeler ortadan kalkarsa ve kalp saflaşırsa, kul ilâhî keşfin eşiğine yaklaşır. O zaman sözler, yalnızca işitilen sesler olmaktan çıkar; kalpte yankılanan bir anlam hâline gelir. Bu yüzden bazı sorular, insanı yeniden hakikatin kapısına döndürür.

Hz. Musa’nın (selâm üzerine olsun) kıssasında bu hâl anlatılır: O, ateşi gördüğünde bir nur aradı; fakat gördüğü şey yalnızca dış görünüş değildi. Vadiye yaklaştığında ilâhî hitabı işitti ve anladı ki ses, sıradan bir ses değil; ilâhî bir çağrıydı. Bu olay, işitmenin de bir perde olabileceğini gösterir. Çünkü kişi bazen sesi duyar; fakat onun ardındaki manayı kavrayamaz.

İlâhî hitap, yalnızca kulakla işitilen bir söz değildir; kalbin idrak ettiği bir sırdır. Eğer kalp hazır değilse, insan yalnızca zahirî kelimeleri duyar; fakat hakikati anlayamaz. Bu nedenle arifler, kalbin temizliğini işitmenin şartı olarak görmüşlerdir.

Hz. Muhammed’e (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) gelen vahiy de benzer bir sır taşır. Vahiy bazen melekler aracılığıyla gelir; bazen doğrudan kalbe iner. Bu iniş, kalbin taşıyabileceği ölçüde gerçekleşir. Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Biz onu kadir gecesinde indirdik.” (Kadr 1)

Bu ayet, vahyin inişinin yalnızca zamanla ilgili olmadığını; aynı zamanda kalbin hazır oluşuyla bağlantılı olduğunu anlatır. Melekler, vahyin taşıyıcılarıdır; fakat hakikatin idraki, kulun kalbinde gerçekleşir.

Sonuç olarak, ilâhî sözün inişi iki yönlüdür: Zahirde bir hitap, batında ise bir idrak. İnsan, bu iki yönü birlikte anladığında vahyin anlamı daha derin bir şekilde ortaya çıkar.

Meleklerin sözünden şu anlaşılır: İlâhî hitap, yalnızca zahirde işitilen bir söz değildir; kalpte gerçekleşen bir idraktir. Hz. Musa’nın (selâm üzerine olsun) aldığı hitap ile Hz. Muhammed’e (Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun) gelen vahiy arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Musa’ya hitap belirli bir mekânda gerçekleşmiş; Muhammed’e gelen vahiy ise kalbin derinliğinde tecellî etmiştir.

Bil ki bu ilimde söz edilen şey, hakikatin iki yönüne işaret eder:
Biri zahirde görülen suretler, diğeri ise batında saklı anlamlar. Bu iki yön, birbirinden ayrı değildir; aksine aynı hakikatin farklı mertebeleridir. Âlimler bu yüzden hem hikmet hem de ibret yoluyla konuşmuşlardır.

Arifler, ilmin yalnızca teorik bir bilgi olmadığını; hâl ile birlikte yaşanan bir idrak olduğunu söylemişlerdir. Çünkü insan, ilmi yaşadığında onun gerçek anlamını kavrar. Bu yüzden bazı ilimler, yalnızca ehline açıklanır; her söz herkes için uygun değildir.

Denilmiştir ki: İnsanlar farklı yollar izleseler de hakikat tektir. Yolların farklılığı, insanların kabiliyetlerinden kaynaklanır. Bu nedenle arifler, başkalarının yolunu küçümsememiş; her yolu ilâhî hikmetin bir yönü olarak görmüşlerdir.

Bu ilimde ayrıca şu da anlatılır:
Hakikatin işaretleri bazen görünen dünyada ortaya çıkar; bazen de kalpte doğar. İnsan, bu işaretleri doğru yorumladığında ilâhî hikmeti anlar. Fakat kişi yalnızca zahire bakarsa, hakikatin derinliğini kaçırabilir.

Sonuç olarak, ilim ile hâl birlikte olmalıdır. İlim olmadan hâl eksik kalır; hâl olmadan ilim kuru bir bilgiye dönüşür. Arif kişi, bu ikisini dengelediğinde hakikatin kapısına yaklaşır.

Bir kimse bana şöyle dedi: “Kalbimde bir soru doğdu: Acaba insanlar arasında dolaşan sözlerin hakikati nedir?” Ben de ona şöyle cevap verdim: İlim, yalnızca sözle iddia edilen bir şey değildir. İlim, hakikatin kalpte doğmasıyla ortaya çıkar. İnsan, ilmi gerçekten yaşamadıkça onun hakikatini kavrayamaz.

İlim, âlemin farklı mertebelerini anlamayı gerektirir. Bazı kimseler, ilmi yalnızca zahirî bilgilerle sınırlar; fakat arifler için ilim, varlığın bütün yönlerini kapsar. Çünkü âlemde görülen her şey, ilâhî hikmetin bir işaretidir.

Bu ilimde şu konular yer alır:

· İyilik ve kötülüğün sebeplerini bilmek,

· Yakınlık ve uzaklığın anlamını kavramak,

· İlâhî işaretleri doğru okumak,

· Âlemin düzenini anlamak.

Ayrıca bu ilim, insanların hâllerini anlamayı da içerir. Çünkü herkes aynı yolu izlemez; her insanın idraki farklıdır. Bu yüzden arifler, insanların farklı görüşlerini bir zenginlik olarak görmüşlerdir.

Bu ilimde, varlık ile yokluk arasındaki ince sınırdan söz edilir. İnsan, varlığın hakikatini anladığında yokluğun anlamını da kavrar. Çünkü her şey, ilâhî kudretin bir tecellîsidir.

Denilmiştir ki: İnsan, kalbini arındırdığında hakikate daha yakın olur. Kalp, ilâhî isimlerin tecellî ettiği bir aynadır. Eğer bu ayna temizlenirse, insan ilâhî nurun yansımalarını daha açık görür.

Sonuç olarak, hakikat yolu ilim ile hâlin birleştiği bir yoldur. İnsan, yalnızca bilgiyle değil; aynı zamanda içsel dönüşümle ilerler. Allah, doğru yolu gösterendir ve O en iyi bilendir.