DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-1
DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-1. DOSTLAR Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
KİTAPLAR


DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB)
2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ
Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
Yazar: Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni
Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Çeviren: Benlizade Mahmut el-Mağnisavi
Osmanlı Türkçesi’nden Türkçe’ye Çeviren: Ahmet M.
Sadeleştiren ve Düzenleyen: www.ilahiyasa.com
2. Cilt – Hz. Ali Dönemi
BÖLÜM-1
Müminlerin Emiri Aliyyü’l-Murtazâ’nın hilafeti döneminde, halkın ve ileri gelenlerin birleşip ona biat etmeleri; bazı önde gelen kişilerin ihaneti ve hilafeti sırasında meydana gelen bazı olayların anlatımı
Tarih ve siyer âlimlerinin aktardığına göre:
Osman’ın öldürülmesi gerçekleşince, Müminlerin Emiri Ali evine çekildi ve halkla görüşmeyi kesti. Mısır’dan gelen önde gelen kişiler ve dönemin ileri gelenleri onun kapısına giderek kendisine biat etmek istediklerini bildirdiler ve bunu kabul etmesini istediler. Ancak Ali o gün onların talebini kabul etmedi.
Başka bir rivayete göre, Osman’ın öldürülmesinden beş gün sonra Medine halkı Ali’nin kapısına giderek hilafeti kabul etmesi için ısrar etti.
Ali şöyle dedi:
“Ben bu görevi istemiyorum. Siz kimi uygun görüp üzerinde anlaşırsanız, ben de ona razı olur ve biat ederim.”
Beyit:
Murtazâ aradayken akıldan kim söz eder?
Gökte güneş varken kim yıldızdan bahseder?
Sen varken bu makamdan söz etmek kime düşer?
Hilafeti İslam toplumu, yönetimi halk ve seçkinler senin omuzlarına yükler.
Bunun üzerine halk şöyle dedi:
“Eğer bu iş sonuçlanmazsa aramızda ayrılık çıkacak.”
Nitekim şöyle denilmiştir:
“Bir yönetici olmazsa insanlar birbirine düşer.”
Ali şu cevabı verdi:
“Bu mesele ancak Bedir’e katılanların seçimiyle çözülebilir. Çünkü onlar güvenilir ve doğru kimselerdir. Onlar kimi halife olarak kabul ederse, halife odur.”
Bunun üzerine Mısırlılar durumu Resûlullah’ın sahabelerine bildirdiler. Sahabenin çoğunluğu Ali’nin kapısına giderek biat etmek için izin istedi. Ali, muhacir ve ensarın ısrarını görünce evinden çıktı. Mescid-i Nebevî’ye gitti, Peygamber’in minberine çıktı ve şöyle konuştu:
“Ey müminler! Benim imamlığımı kabul ediyor musunuz?”
Hepsi bir ağızdan: “Evet, kabul ediyoruz.” dediler.
İlk biat eden Talha oldu. Ardından Zübeyr biat etti. Daha sonra muhacir ve ensardan diğerleri sırayla biat ettiler.
Bazı kaynaklara göre biat, Osman’ın öldürüldüğü cuma günü gerçekleşti. Ancak daha güçlü rivayete göre, Ali’ye biat Osman’ın öldürülmesinden bir hafta sonra oldu.
Başka bir rivayete göre (İbn Hemedânî’nin nakline göre), Medine halkı Sa’d bin Ebî Vakkas’a giderek ona biat etmek istedi. Fakat Sa’d bunu kabul etmedi. Ali de bu görevi üstlenmek istemedi; çünkü halk arasındaki bölünmeyi görüyordu.
Sahabenin ileri gelenleri, Resûlullah’ın ashabının evlerini tek tek dolaşıp şöyle dediler:
“Ali bin Ebî Tâlib’e gittik fakat onu ikna edemedik. Hilafeti kabul etmiyor. Yarın cuma namazını kıldıracak imamımız yok. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? Biz bu göreve layık değiliz. Gelin, hep birlikte Ali’nin yanına gidip ona biat edelim.”
Ehl-i Bedir de, “Hilafete en layık olan Ali’dir.” diyerek hep birlikte onun yanına gittiler. Ancak aralarında Talha ile Zübeyr yoktu.
Emirel Müminin,
“Talha ile Zübeyr nerede? Onların da gelmesi gerekir.” dedi.
Bunun üzerine Malik bin Eşter ile Hekim bin Cellâbe, Talha ve Zübeyr’in yanına giderek şöyle dediler:
“Biz hilafeti size de teklif ettik. ‘Sizden birine biat edelim’ dedik, kabul etmediniz. Şimdi ise Resûlullah’ın sahabeleri hilafete en layık kişi üzerinde görüş birliğine vardı. Siz neden geri duruyorsunuz? Allah’ın yardımı ve koruması birlik ve beraberlik üzerinedir. Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir. Eğer siz topluluktan ayrılırsanız bu fitneye sebep olur. O zaman kanınızın dökülmesi meşru sayılır. Böyle bir davranış, Allah katında cezayı ve azabı hak etmenize yol açar.”
Talha ve Zübeyr durumun ciddiyetini anlayarak Emirel Müminin’in yanına gittiler.
Ali onlara şöyle dedi:
“Ben bu görevi istemiyorum. Eğer bu işe talip olan biri varsa gelsin; ilk biat eden ben olurum.”
Talha ve Zübeyr ise,
“Bu makama en layık olan sensin.” dediler.
Önce Talha, ardından Zübeyr biat etti.
Bu olay, hicretin 35. yılında, Zilhicce ayının 25’inde, Perşembe günü gerçekleşti. “Kitab-ı Mustafa” adlı eserde böyle yazılıdır. Ertesi gün halkın tamamı biat etti. Ali, âdet olduğu üzere bir hutbe verdi ve namazı cemaatle kıldırdı. O günlerde Medine’de Mervânilerden kimse kalmamıştı.
Rivayete göre, Ali, Osman’ın eşi Naile’ye Osman’ı kimin öldürdüğünü sordu.
Naile şöyle dedi:
“İki genç saraya girdi. Muhammed bin Ebî Bekir de onlarla birlikteydi. O iki genç Osman’ı öldürdü. Yüzlerini gördüm fakat kim olduklarını bilmiyorum.”
Bunun üzerine Emirel Müminin, Ebû Bekir’in oğlu Muhammed’i çağırarak durumu sordu.
Muhammed bin Ebû Bekir şöyle dedi:
“Vallahi Osman’ın sarayına girdim. Niyetim onu öldürmekti; fakat babamı hatırlayınca pişman oldum ve vazgeçtim.”
Osman’ın eşi Naile de Muhammed’in bu sözünü doğruladı.
Bazı siyer ve tarih kitaplarında da şöyle yazılıdır: Daha önce belirtildiği gibi, Emirel Müminin Mısırlılara,
“Yönetici tayin etmek sizin işiniz değildir. Bu iş Bedir ehline aittir.” demiştir.
Bu sözleri Talha ve Zübeyr duyunca muhacir ve ensardan bir cemaatle Emirel Müminin’in katına gelip: “Müslümanlara elbette bir imam lazımdır. Bu asırda da bu işe senden daha münasibi yoktur.” dediler.
Emirel Müminin: “Benim bu makama rağbetim yoktur. Siz kime biat ederseniz ben de ederim.” deyince dediler ki; “Sen Hulasâ-i Kureyş ve Önder-i Taife-i Haşimiyye ve Efzâl-i zamansın.” dediler.
Emirel Müminin: “Bilin ki; eğer bana biat ederseniz şeriatın hudutlarını muhafaza ederim. Bu hususta hatır gönül tanımam. Beytülmaldan ne kendim için harcarım ne de başkalarının harcamasına izin veririm. Sizleri birbirinize tercih etmem. Belki merhamet nazarıyla her birinizi görüp gözetirim.” dedikten sonra ilk biat eden Talha oldu.
Zübeyr’den sonra Saîd bin Ebû Vakkas biat etti. Muhacirler, ensar ve Medine halkı grup grup gelerek biatlerini sundular.
O Server, Resûlullah’ın minberine çıktı ve son derece açık, düzgün bir hutbe irad etti. Rivayete göre hutbesine şöyle başladı:
“Allah’a, ihsanından dolayı hamdolsun.
Hak, bugün ait olduğu yere dönmüştür.”
(“Elhamdu lillahi alâ ihsanihi
Kad racee’l-hakku ilâ mekânihi”)
Nakledildiğine göre, Talha ve Zübeyr’in biatı tamamlandıktan sonra sahabeden bir grup Emirel Müminin Ali’nin yanına gelerek:
“Osman’ın katillerine nasıl kısas uygulayacağız?” diye sordular.
İmam Ali şöyle cevap verdi:
“Bu olayda çok sayıda kişi şüpheli durumdadır. Sadece şüpheye dayanarak kısas uygulanmaz. Bu sebeple beklemek gerekir. Eğer bu işi kimin yaptığını kesin olarak biliyorsanız, maktulün yakını dava açsın; siz de doğruluğuna şahitlik edin, ben de kısası uygularım.”
O günlerde Ümeyyeoğulları’nın çoğu Medine’den kaçmıştı. Kimileri Mekke’ye, Ayşe’nin yanına; kimileri de Naile’nin kesilmiş parmaklarıyla birlikte Osman’ın kanlı gömleğini alarak Şam’a, Muaviye’nin yanına gittiler.
Benî Ümeyye’den hiç kimse İmam Ali’ye biat etmedi. Ayrıca sahabeden bir grup da İmam Ali’nin savaş için hazırladığı orduya katılmadı.
Bunlar şunlardı:
Saîd bin Ebû Vakkas
Abdullah bin Ömer
Muhammed bin Müslime el-Ensârî
Üsame bin Zeyd
Emirel Müminin onları huzuruna çağırarak nasihatte bulundu.
Saîd bin Ebû Vakkas şöyle dedi:
“Biz orduya katılmayız. Kâfir kim, Müslüman kim açıkça belli oluncaya kadar bekleriz. Biz Müslümanlara kılıç çekmeyiz.”
Abdullah bin Ömer ise:
“Ey Emirel Müminin, Allah hakkı için, mahiyetini bilmediğim bir işe beni zorlamayın.” dedi.
Üsame bin Zeyd de şöyle konuştu:
“Ben senin hilafetine tam olarak biat ettim. Ancak Resûlullah’a, Allah’ın birliğini ve Muhammed’in peygamberliğini kabul edenlerle savaşmayacağıma dair söz verdim.”
Emirel Müminin bu sözleri işitince:
“Hilafeti ben istemedim, siz istediniz. Eğer kendinize başka bir halife seçmek istiyorsanız seçin.” dedi.
Onlar ise cevap vermeyip susmayı tercih ettiler.
Uyarı
Emirel Müminin, muhaliflerine şu ayetle karşılık verebilirdi:
“Eğer müminlerden iki grup savaşırsa aralarını düzeltin. Eğer biri diğerine saldırırsa, Allah’ın emrine dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse adaletle aralarını düzeltin ve adil olun. Çünkü Allah adaletli olanları sever.” (Hucurât, 9)
Ancak bunu yapmadı; onları kendi anlayışlarıyla baş başa bıraktı.
Rivayete göre, hilafetin ikinci gününde, Resûlullah’ın sohbetine katılmış, Araplar arasında aklı ve tedbiriyle tanınan Müğîre, İmam Ali’nin huzuruna gelerek şöyle dedi:
“Ey Emirel Müminin, izin verirseniz düşündüklerimi arz etmek isterim. Karar size aittir. Bazı kimselerin senin hilafetin konusunda tereddüt içinde olduklarını görüyorum. Bunun çaresi şu üç yoldan biridir…”
Birinci teklif:
“Hızlı bir deveye binip bu topluluktan uzaklaşın. Çünkü sizden daha layık birini bulamadıkları için sonunda yine sizin arkanızdan gelirler.”
İkinci teklif:
“Osman’ın tayin ettiği valileri hemen görevden almayın. Hilafetiniz iyice yerleşinceye kadar onları yerlerinde bırakın. Çünkü onların size karşı çıkmasından endişe ediyorum. Özellikle Muaviye’ye bir mektup yazıp Şam’ın yönetimini ona bırakın. Böylece razı olur ve size karşı gelmez. Mısır’ı da Amr bin Âs’a verin. Amr bin Âs tanınmış, zeki ve etkili bir kişidir. Bu iki kişinin size karşı birleşmesinden korkuyorum. Bu yıl böyle geçsin; sonra istişare bahanesiyle onları çağırır ve görevden alırsınız.”
Emirel Müminin şöyle cevap verdi:
“Bu görüşün bana uygun gelmiyor. Ben onların görevden alınmasını Osman’a defalarca söyledim ama beni dinlemedi. Sonunda başına geleni gördünüz. Şimdi o zalimlerin Müslümanlara zulmetmesine nasıl razı olayım? Bu beldeden ayrılmam konusunu ise düşüneceğim.”
Ertesi gün Müğire tekrar geldi ve şöyle dedi:
“Dünkü sözlerimden vazgeçtim ey Emirel Müminin. Onları görevden alın ki dost ile düşman belli olsun. Zayıflar ve mazlumlar ezilmesin.”
Bunu söyledikten sonra ayrıldı.
Rivayete göre İbn Abbas da Müğire’ye benzer sözler söyledi. Ancak o Şah-ı Velayet ona da şu cevabı verdi:
“Benim dünya işlerim din işlerime bağlıdır. Önce din işleri düzelir ve güven altına alınırsa, dünya işleri de düzelir ve güvenli olur. Ama din gözetilmeden dünya işlerine öncelik verilirse ne din kalır ne dünya. Ey İbn Abbas, sakın zalimlerden yana olma.”
Şiir:
“İki dünyanın huzuru şu iki sözde gizlidir:
Dostlara yumuşak davranmak, düşmanlara ise tedbirli davranmak.”
Şiir:
“Dinin sağlam olsun istiyorsan dünyayı amaç edinme.
Eğer dünyayı amaç edinirsen ne dünya kalır ne din.”
Osman’ın Ölüm Haberi ve Aişe, Talha ile Zübeyr’in Emirel Müminin Ali’ye Muhalefetleri
Rivayete göre Aişe, Mekke’ye gidip haccını yaptıktan sonra Medine’ye dönmek üzere yola çıkmıştı. Yolda Osman’ın öldürüldüğü ve Ali’nin hilafete seçildiği haberini alınca tekrar Mekke’ye döndü. İbn Abbas da hac kafilesiyle birlikteydi.
İbn Abbas:
“Ey Müminlerin Annesi, ne oluyor? Neden geri dönüyorsun?” diye sordu.
Aişe şöyle cevap verdi:
“Osman’ın öldürüldüğünü ve Ali’nin hilafete seçildiğini öğrendim. Bundan sonra Medine’de kalmam mümkün değil.”
Bunun sebebinin, Aişe’nin Ali’ye karşı kalbinde bir kırgınlık bulunması olduğu söylenir. İfk olayında Resûlullah’ı teselli etmek için Ali’nin, “Ondan başka kadın çoktur.” dediği rivayet edilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Ayrıca nakledildiğine göre Talha Basra valiliğini, Zübeyr ise Küfe valiliğini Emirel Müminin’den istedi.
Emirel Müminin onlara şöyle dedi:
“Siz benden uzaklaşmak istiyorsunuz; oysa ben size yakın olmanızı istiyorum. Siz benim danışmanlarımsınız.”
İstekleri kabul edilmeyince Talha ve Zübeyr muhalif bir tavır almaya başladılar. Halk arasında huzursuzluk ve karışıklık ortaya çıktı. Osman’ın katillerinin bulunamaması da bu fitnenin büyümesine sebep oldu.
İmam Ali bütün bu gelişmelerin farkındaydı. Minbere çıkarak bir hutbe okudu ve sözlerinin sonunda şöyle dedi:
“Ey müminler! Osman’ı öldürenlere şer‘î hüküm gereği kısas uygulanmalıdır. Ancak davacı ortada yokken bu mümkün değildir. Önce katil bulunmalı, şer‘î mahkemeye çıkarılmalı, adil delillerle suçu ispat edilmeli, ardından kısas uygulanmalıdır.”
Orada bulunanlar bu sözleri haklı bulup dağıldılar. Halk arasında bir sükûnet oluştu; ileri geri konuşmalar azaldı.
Hazreti Halife’nin Şam İçin Savaş Hazırlığı
Hicretin 36. yılına gelindiğinde İmam Ali savaş hazırlıklarına başladı.
O günlerde Ebû Eyyûb el-Ensârî huzuruna çıkarak bazı tavsiyelerde bulundu:
“Ey Emirel Müminin, bu şehirde kalmanız daha uygun olur. Burası mübarek bir beldedir; Resûlullah’ın hicret ettiği yerdir. Ravza-i Mutahhara ve Peygamber’in minberi buradadır. Eğer Araplar size itaat eder ve doğru yolda kararlı olurlarsa ne güzel. Siz de burada kalmış olursunuz. Eğer doğru yoldan saparlarsa, o zaman zaruret gereği başka bir yere gitmeniz mazur görülür.”
Emirel Müminin, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin bu görüşünü uygun buldu.
Osman Döneminde Basra Valisi Olan Abdullah bin Amr’ın Durumu
Tarih kaynaklarının aktardığına göre, halkın İmam Ali’ye biat ettiği haberi Osman’ın teyzesinin oğlu ve o sırada Basra valisi olan Abdullah bin Amr’a ulaştı.
Görevden alınma korkusuyla Basra’nın ileri gelenlerini topladı ve onlara bir konuşma yaptı:
“Ey Basralılar! Sizin halifeniz Osman idi ve haksız yere öldürüldü. Onun biatı hâlâ üzerinizdedir. Hayattayken ona itaat etmek nasıl farz idiyse, ölümünden sonra da bu bağlılık devam eder. Dün nasıl sizin yöneticiniz idiysem bugün de öyleyim. Duydum ki halk Ali bin Ebû Tâlib’e biat etmiş. Biz Osman’ın kanını talep ediyoruz. Savaşa hazırlanın; halifemizin kanını yerde bırakmayalım.”
Bunun üzerine Basra eşrafından Hârise bin Kerrâmesa ayağa kalkarak şöyle dedi:
“Ey İbn Amr! Sen bizim yöneticimiz olmadın; zorla oldun. Seni gönül rızasıyla kabul etmedik. Sana itaatimiz Osman sebebiyledir. Osman, muhacir ve ensarın huzurunda öldürüldü. Müslümanlar Ali bin Ebû Tâlib’i halife seçti. Eğer Ali senin bu görevde kalmana izin verirse kalırsın, biz de sana itaat ederiz. Eğer seni görevden alırsa sana karşı çıkmak bizim için bir yükümlülük olur.”
Abdullah bu sözlere cevap veremedi ve oradan ayrıldı.
Değerli eşyalarını ve taşıyabildiği mallarını hayvanlara yükletti. Hazremevtli birini kendi yerine vekil bırakarak gece gizlice Basra’dan ayrıldı ve Medine’ye doğru yola çıktı. Basralılar onun hâlâ aralarında olduğunu sanıyordu.
İbn Amr Medine’ye ulaştı. Talha ve Zübeyr, Emirel Müminin’den çekindikleri için onunla gece gizlice buluştular.
Talha ve Zübeyr ona:
“Neden Basra’da kalmadın? Biz de yanına gelecektik.” dediler.
İbn Amr, Hârise’nin söylediklerini onlara aktardı.
Başka bir rivayete göre ise İbn Amr, Talha ve Zübeyr’e şöyle dedi:
“Madem Ali’ye muhalifsiniz, size yüz bin kılıç ve istediğiniz kadar mal ile destek olurum.”
Emirel Müminin Ali’nin Bazı Vilayetlere Vali Tayin Etmesi
Rivayete göre İmam Ali, hicretin 36. yılının başında bazı bölgelere vali ve yöneticiler tayin etti.
Tayin edilenler şunlardı:
Abdullah bin Abbas – Yemen’e
Ubeyd bin Abbas – Bahreyn’e
Sümame bin Abbas – Tihame’ye
Avn bin Abbas – Yemame’ye
Fadl bin Abbas – Mekke muhafızlığına
Saîd bin Ubade – Mısır’a
Osman bin Hanif – Basra’ya
Ammar bin Hişam – Küfe’ye
Süheyl – Şam’a
Şam’daki Durum
Süheyl Tebük civarına ulaştığında, bölgenin süvarilerinden bir grup onu durdurdu. Geliş sebebini öğrenince şöyle dediler:
“Ne senin yöneticiliğini kabul ederiz ne de Ali’nin hilafetini. Biz Osman’ın kanını istiyoruz. Şam halkı bu konuda görüş birliği içindedir. Geri dön.”
Süheyl geri dönerek durumu Emirel Müminin’e bildirdi.
Basra’daki Durum
Osman bin Hanif Basra’ya vardığında, önceki vali Abdullah’ın şehirden kaçtığını gördü. Basra halkı, onun gelişini memnuniyetle karşılayarak yönetimi kendisine teslim etti.
Yemen’deki Durum
Abdullah bin Abbas henüz Yemen’e varmadan, durumu öğrenen Yemen Valisi Talha bin Ümeyye, Beytülmal’de bulunan malları alarak Mekke’ye kaçtı.
Küfe’deki Durum
Ammar bin Hişam Küfe’ye yaklaşınca, Taliha bin Huveylid ile Ka‘ka bin Amr onu karşıladı ve Küfe halkının Eş‘arî’den başka bir yönetici istemediğini söyleyerek geri dönmesini istedi.
Mısır’daki Durum
Saîd bin Ubade Mısır’a yaklaşınca, Osman’ın süt kardeşi ve Mısır valisi olan Abdullah bin Saîd Şam’a kaçtı.
Mısır halkı ise üç gruba ayrılmıştı:
Ali’ye biat edenler
Tarafsız kalanlar
Biatı, Osman’ın kanının alınması şartına bağlayanlar
Saîd bin Ubade durumu bir mektupla İmam Ali’ye bildirdi.
Bunun üzerine Emirel Müminin üzülerek şöyle buyurdu:
“Bu fitne ateşi her geçen gün büyüyor. Gücüm yettiği sürece bu ateşi söndürmeye çalışacağım. Davası İslâm olan hiç kimseye kılıç kaldırmam. Kılıcım ancak İslâm davası taşımayanların üzerine inecektir.”
Talha ve Zübeyr’in Umre Bahanesiyle Mekke’ye Gidip İmam Ali’ye Karşı İttifak Etmeleri
Rivayete göre Talha ve Zübeyr, Basra ve Küfe valiliklerinden ümitlerini kesince İmam Ali’nin yanına giderek umre için izin istediler.
Emirel Müminin onlara şöyle dedi:
“Mekke’ye gitmekte asıl amacınız Kâbe’yi ziyaret etmek değildir. Sizden farklı bir davranış çıkacak gibi görünüyor. Ben sizi zorlamadım; siz kendi isteğinizle beni seçtiniz. Şimdi fitne çıkarmaya mı gidiyorsunuz? Size izin verdim; nereye gitmek istiyorsanız gidin.”
Ayrıca şu anlamda bir beyit söyledi:
“Söz verdin ama bilgisizlikle sözünü bozdun.
Senden ve bozulmuş sözünden ne hayır gelir?”
Talha ve Zübeyr Mekke’ye doğru yola çıktılar. Basra’nın eski valisi Abdullah bin Amr da yolda onlara katıldı. Hep birlikte aceleyle Mekke’ye vardılar. O sırada Aişe de Mekke’deydi. Osman’ın evi kuşatma altındayken, sahabeden bir grup hac ve umre niyetiyle Mekke’ye gelmişti.
Bir rivayete göre, halk Aişe’ye Osman hakkında birçok şikâyette bulunmuştu. Onun “Peygamber’in uygulamalarını terk ettiğini, Resûlullah döneminde olmayan bazı yenilikler çıkardığını, Ümeyyeoğullarını diğer sahabelere tercih ettiğini, onların halka zulmetmesine göz yumduğunu, bazı sahabelere eziyet ettiğini ve bazı yanlışları görmezden geldiğini” söylemişlerdi.
Bunlardan biri de Hakem bin Âs olayıydı. Hakem, Osman’ın amcası ve Mervan’ın babasıydı. Resûlullah’a karşı saygısız davranışları sebebiyle Medine’den sürülmüş ve Peygamber’in vefatına kadar Taif’te kalmıştı. Ebû Bekir ve Ömer dönemlerinde de Medine’ye dönmesine izin verilmemişti. Ancak Osman döneminde Medine’ye dönmesine izin verildi.
Ayrıca Ebû Zer gibi bir sahabeyi, Muaviye’nin isteği üzerine Şam’dan uzaklaştırmış, Medine’ye gelmesine de izin vermemiş ve Rebeze denilen yere göndermişti. Bununla da kalmayıp insanlara nasihat etmesini yasaklamıştı. Bütün bunlar Aişe’nin Osman hakkında ağır sözler söylemesine ve beddua etmesine sebep olmuştu.
Bazı tarih kitaplarında yazıldığına göre, Aişe Osman’ın öldürüldüğünü öğrenince şöyle yemin etti:
“Osman haksız yere öldürüldü.”
Bunun üzerine akrabası olan Abdullah bin Mesleme ona şöyle dedi:
“Ey Müminlerin Annesi, şaşıyorum. Daha önce Osman hakkında ağır sözler söylüyordunuz. Hatta onun öldürülmesini haklı görüp ‘Onu öldürün!’ diyordunuz.”
Aişe ise şöyle cevap verdi:
“O zaman onun öldürülmesini doğru buluyor ve halkı buna teşvik ediyordum. Şimdi ise kanını talep ediyorum. Çünkü Osman yaptıklarından pişman olup tövbe etmişti. Halk onu öldürmeleri gereken zamanda öldürmedi; öldürmemeleri gereken zamanda öldürdü.”
Bu durum üzerine şu anlamda beyitler söylendiği rivayet edilir:
“Nimet de senden, sıkıntı da senden;
Rüzgâr da senden, yağmur da senden.”
Ve:
“Bu bendeki dert de senden, şifa da senden;
Bu zorluk da senden, kolaylık da senden.”
Rivayete göre Abdullah bin Mesleme bu beyitleri, Osman ile Aişe arasındaki durumu anlatmak için söylemiştir.
Aişe Mekke’deyken Talha ve Zübeyr’in geldiği haberi kendisine ulaştırıldı. Bu habere sevindi. Talha, Zübeyr ve Mekke’de bulunan Ümeyyeoğulları, Osman’ın kanını talep etme konusunda Aişe’yi teşvik ettiler. İmam Ali’ye karşı olduklarını açıkça ifade ederek şöyle dediler:
“Ali, Osman’ın katillerini yanında barındırıyor ve onlara Allah’ın hükmünü uygulamıyor. Sen Müminlerin Annesisin; bizimle birlikte ol.”
Aişe: “Bu iş kadınların işi değil, erkeklerin işidir.” dedi.
Diğerleri: “Eğer sen bizimle olursan halkın nazarındaki değerin daha da artar.” dediler.
Abdullah bin Zübeyr ki Aişe’nin kız kardeşi Esma’nın oğluydu, Aişe onu çok severdi. Aişe’nin bu işe rıza göstermesi ve onlarla birlikte olması için o kadar ısrarda bulundu ki Aişe’ye razı olmaktan başka çare kalmadı.
Bu ittifakın yankıları afakta duyulmaya başladı. Râvi-i kıssa der ki; ne zaman ki Yala bin Ümeyye Yemen’den gelip onlara katıldı, beraberinde dört yüz deve vardı. Halka seslenerek: “Bu develere yüklerinizi yükleyin.” dedi.
Zübeyr: “Böyle olmaz. Eğer nakdin varsa onu çıkar, asker tedarikini görelim.” dedi.
Ebû Ya‘lâ, onlara altı yüz bin kızıl altın borç verdi. Onlar da bu altınları askerleri arasında dağıtarak orduyu savaşa hazırladılar.
Bazı hadis, siyer ve tarih kaynaklarında ise, Ya‘lâ bin Ümeyye’nin Yemen’den Mekke’ye altı yüz bin kızıl altın ve üç yüz deve yükü mal getirip Talha, Zübeyr ve Aişe’ye katıldığı yazılıdır.
Rivayete göre Ya‘lâ bin Ümeyye Yemen’den görünüşü dikkat çekici, iri yapılı bir deve getirmişti. Bu deveyi yüz kızıl altına satın almış ve Aişe’ye hediye etmişti. Devenin adı “Asker” idi. Bu sebeple o güne “Cemel Günü”, o savaşa da “Cemel Savaşı” denildi. Çünkü Aişe o gün bir hevdece binmiş, hevdec de bu devenin üzerine yerleştirilmişti.
El-Kıssa
Abdullah bin Amr, Basra’dan bir milyon dirhem getirmişti. Talha ve Zübeyr bu parayı da askerlerin donatılması için harcadılar.
Mekke Emiri Abdullah bin Hazremî de Mekke askerleriyle birlikte onlara katıldı.
Böylece farklı gruplardan oluşan bir ordu toplanarak Halife olan İmam Ali’ye karşı harekete geçti. Daha sonra hangi yöne gidecekleri konusunda aralarında istişare ettiler.
Zübeyr:
“Şam’a gidelim. Muaviye ve Mervan orada.” dedi.
Velid bin Ukbe ise şöyle dedi:
“Bu doğru olmaz. Şam’a giderseniz sonunuz iyi olmayabilir. Osman kuşatma altındayken Muaviye’den yardım bekliyordu; Muaviye yardım etmeye gücü olduğu hâlde bunu geciktirdi ve Osman öldürüldü. Muaviye şimdi kendi iktidarını kurma peşindedir. Onun amacı yalnızca Şam’ı yönetmek değil, bütün ülkenin hâkimi olmaktır. Siz ona uyarsanız olur; fakat o size uymaz.”
Rivayete göre Muaviye, Talha, Zübeyr ve Aişe’nin Ali’ye karşı bir plan yapıp Şam’a gelmeyi düşündüklerini öğrenince rahatsız oldu. Onları bu fikirden vazgeçirmek için, başkasının ağzından yazılmış gibi gösterilen sahte bir mektup gönderdi.
Mektupta şu anlamda ifadeler yer alıyordu:
“Osman’a ihtiyaç duyduğunda yardım etmeyen birinin sizi hoş karşılayacağını sanmam. Eğer gelirseniz onunla savaşmak zorunda kalabilirsiniz.”
Mektup kendilerine ulaştığında Zübeyr şöyle dedi:
“Vallahi bu sözler Muaviye’ye aittir. Başkasının diliyle yazdırmış; Şam’a gitmemizi engellemek istiyor.”
Aişe’nin Ümmü Seleme ile Görüşmesi ve Onu Basra Seferine Davet Etmesi
Siyer ve tarih âlimlerinin nakline göre Aişe, Mekke’de Ümmü Seleme’nin evine gitti. Ümmü Seleme hac için Mekke’ye gelmiş, fakat henüz Medine’ye dönmemişti.
Aişe şöyle dedi:
“Ey Ebû Ümeyye’nin kızı, sen Allah ve Resûlü yolunda ilk hicret edenlerdensin. Resûlullah’ın hanesinde bulunma şerefine eriştin. Müminlerin anneleri arasında faziletlerinle öne çıktın. Sen de biliyorsun ki bir grup isyancı Osman’ı öldürdü. Şimdi onun dostları katillerden intikam almak istiyor. Bana haber verdiler ki Abdullah bin Amr Basra’da yüz bin asker toplamış; hepsi Osman’ın kanını talep ediyor. Sen de bize katıl.”
Ümmü Seleme şu karşılığı verdi:
“Ey Ebû Bekir’in kızı, şimdi Osman’ın kanını mı istiyorsun? Allah hakkı için, senin yanında Osman’dan daha kötü kimse yoktu. Onu anarken hep ölümle anardın. Şimdi ise ‘mazlum halife’ diyorsun. Ali bin Ebû Tâlib’e karşı çıkanlarla birliktesin. Osman Benî Menaf’tandır; sen Benî Temim’densin. Eyvah sana ey Aişe! Ali, Resûlullah’ın amcasının oğludur; onunla kardeşlik bağı kurulmuştur. Fatıma’nın eşidir. Liderlik ve hilafet ona tevdi edilmiştir. Medine’deki muhacir ve ensarın çoğu ona biat etmiş ve hilafete layık görmüştür.”
Bu konuşmalar sırasında Abdullah bin Zübeyr kapı arkasında dinliyordu. Uzaktan seslenerek:
“Ey Ümeyye’nin kızı, senin İbn Zübeyr’e karşı tavrını biliyoruz. Keşke Aişe bu konuda senden yardım istemeseydi.” dedi.
Ümmü Seleme cevap verdi:
“Ey Abdullah! Ali hayattayken, babanın ve Talha’nın hilafetine muhacir ve ensar razı olur mu sanıyorsun? Ali, Resûlullah’ın dediği gibi her müminin velisidir.”
Abdullah:
“Ben Resûlullah’tan böyle bir söz duymadım.” dedi.
Ümmü Seleme:
“Duymadıysan halan Aişe’ye sor. Resûlullah şöyle buyurdu:
‘Ali benim hayatımda da ölümümden sonra da sizin halifenizdir. Ona karşı gelen bana karşı gelmiş olur.’
Ey Aişe, bunu işittiğine şahitlik eder misin?”
Aişe:
“Evet, şahitlik ederim.” dedi.
Ümmü Seleme devam etti:
“Ey Aişe, Allah’tan kork. Resûlullah’ın seni sakındırdığı şeye girme. Resûlullah’ın, ‘Hev’eb suyunun köpekleri eşlerimden birine havlayacak; o kadın fitne ehlinin arasında olacak.’ dediğini hatırlamıyor musun? Bu sözü işittiğimde korkudan elimdeki kap yere düşmüştü. ‘Ya Resûlallah, o kadın ben olur muyum?’ demiştim. Resûlullah sana bakarak, ‘Sanırım o sensin ey Hümeyra.’ demişti.”
Aişe bu rivayeti doğruladı.
Ümmü Seleme son olarak şöyle dedi:
“Talha ve Zübeyr’in sözlerine aldanma. Eğer bu işe girersen ve başına bir felaket gelirse, onların seni kurtaracağını sanma.”
Aişe üzgün şekilde oradan ayrıldı ve bu işten vazgeçmenin yollarını düşünmeye başladı.
Abdullah bin Zübeyr’in Israrı
Abdullah bin Zübeyr, halası Aişe’nin tereddüdünü öğrenince:
“Eğer bizimle Basra’ya gelmezsen ya kendimi öldürürüm ya da seni bırakır giderim.” dedi.
Halk araya girip Aişe’yi tekrar ikna etti.
Aişe ayrıca Hafsa’ya (Ömer’in kızı ve Peygamber’in eşi) haber göndererek kendisiyle Basra seferine katılmasını istedi. Hafsa önce kabul etti; fakat kardeşi Abdullah’ın ısrarıyla vazgeçti.
Basra’ya Doğru Hareket
Basra’ya doğru hareket eden ordu yaklaşık üç bin kişiydi. Bir rivayete göre bin süvari vardı; altı yüzü atlı, dört yüzü develiydi.
Muğire o sırada Mekke’deydi. Talha ve Zübeyr’le birlikte bir süre yol aldıktan sonra Talha’ya sordu:
“Ali’ye galip gelirseniz kimi halife yapmayı düşünüyorsunuz?”
Talha:
“Müslümanlar benimle Zübeyr’den hangisini isterse o olur.” dedi.
Muğire ise şöyle dedi:
“Bu doğru olmaz. Şu an Osman’ın kanını talep ediyorsunuz; hilafet talebi değil. Eğer gerçekten bu davadaysanız Osman’ın oğullarından birini öne çıkarmanız gerekir. Yoksa insanlar ‘Asıl amaç hilafetti, Osman’ın kanı bahane idi.’ der.”
Said bin Âs ve Muğire’nin Uyarısı
Kitab-ı Mustafa’da geçtiğine göre Mekke eşrafından Saîd bin Âs da yolda onlara yetişti. Aişe’ye:
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu.
Aişe:
“Basra’ya; Müslümanların arasını düzeltmek ve Osman’ın katillerinden hesap sormak için.” dedi.
Saîd:
“Bu atlara ve develere binmiş olanlar Osman’ın katilleridir. Talha ve Zübeyr hilafet arzusu ile hareket ettiler; amaçları gerçekleşmeyince kanı kanla temizlemek istiyorlar.” dedi.
Muğire de askerlerin ortasında şöyle seslendi:
“Ey Müslümanlar! Eğer çıkışınız Aişe’ye uymak içinse geri dönün; bu hem onun hem sizin için daha hayırlıdır. Eğer Osman’ın kanını talep içinse bilin ki onun katilleri sizin önderlerinizdir.”
Bundan sonra Saîd ve Muğire ayrılarak Taif’e gittiler. Ne Cemel Savaşı’na ne de Sıffîn’e katıldılar.
Ali’nin Basra’ya Doğru Hareketi
Talha, Zübeyr ve Aişe’nin Basra’ya doğru yola çıktığı haberi İmam Ali’ye ulaşınca, Sehl bin Hanif’i yerine vekil bırakarak Medine’den ayrıldı. Onları yolda yakalamak istiyordu.
Zübde denilen yere vardığında onların geçmiş olduğunu öğrendi. Yanındaki asker sayısı az olmasına rağmen Medine’ye dönmek istemedi. Çünkü Medine halkından birçok kişi mazeret bildirerek savaşa katılmamıştı.
Hatta Mekke veya Küfe’de ikamet etmeyi bile düşündü.
Zübde’den ayrılıp Zîkâr denilen yerde konakladı ve orada ordu toplamaya başladı.
Ümmü Seleme’nin Emirel Müminin’e Mektup Yazması
Rivayete göre Ümmü Seleme, Emirel Müminin’e bir mektup yazarak Talha, Zübeyr ve Aişe’nin ordularıyla birlikte Mekke’den çıktıklarını ve Abdullah bin Amr’ın da onlara katıldığını bildirdi.
Mektubunda şöyle diyordu:
“Vallahi, Resûlullah hanımlarının evlerinden çıkmasını yasaklamış olmasaydı ben de seninle birlikte gelirdim. Gözümün nuru oğlum Amr’ı senin düşmanlarınla savaşması için gönderiyorum.”
Mektubunu şu dua ile bitirdi:
“Allah onlara yeter. Kötü son onların üzerine olsun.”
Emirel Müminin, Ümmü Seleme’nin oğlu Amr’ı daha sonra Bahreyn’e vali olarak tayin etti.
Ümmü’l-Fazl’ın Ali’ye Mektubu
Ümmü’l-Fazl (Haris’in kızı, Abbas’ın eşi ve Meymune’nin kız kardeşi) de Emirel Müminin’e bir mektup yazdı. Mektubunda şöyle diyordu:
“Bismillahirrahmanirrahim.
Bu mektup, Allah’ın kulu Ali bin Ebû Talib’e, Müminlerin Emiri’ne, Ümmü’l-Fazl bint Haris tarafından yazılmıştır.
Talha, Zübeyr ve Aişe Basra’yı ele geçirmek amacıyla Mekke’den çıktılar. Halkı seninle savaşmaya teşvik ediyor, fitne çıkarıyorlar. Onlara ancak kalbinde hastalık olanlar katıldı. Allah’ın kudreti onların üzerindedir. Vesselam.”
Ümmü’l-Fazl mektubu Cüheyne kabilesinden Zafer adlı birine verdi ve:
“Bu mektubu hemen Zülfikâr’ın sahibine ulaştır. Şu yüz altın senindir; acele et.” dedi.
Zafer hızla yola çıktı ve mektubu Emirel Müminin’e ulaştırdı.
Ali’nin Tepkisi
Emirel Müminin mektubu okuduktan sonra Muhammed bin Ebû Bekir’i çağırdı ve şöyle dedi:
“Bak ya Muhammed, kız kardeşin neler yapıyor. Allah ona evinde kalmasını emretmişken o, nifak ehli bir grupla birlikte yola çıktı. Osman’ın kanını bahane ederek benimle savaşmaya hazırlanıyor.”
Muhammed bin Ebû Bekir şöyle cevap verdi:
“Ya Emirel Müminin, onların ittifakı sana zarar vermez. Allah seninledir. Seni mağlup etmeyecektir. İman ve İslâm’da sağlam olanlar senin yanındadır. ‘Hak üstün gelir, mağlup olmaz.’”
Bunun üzerine Emirel Müminin ashabını topladı. Uzun bir nasihatten sonra şöyle dedi:
“Allah’ın emrine uymayıp Müslümanların birliğini bozan fitne ve fesat ehline karşı savaşa hazırlanın.”
Ordu tek bir sesle karşılık verdi:
“Emrindeyiz!”
Hev’eb (Hob) Suyu Olayı
Aişe, Ali’nin ordusunun üzerlerine geldiğini öğrenince ana yolu bırakıp tali yollardan Basra’ya ulaşmak istedi.
Sabaha karşı bir su kenarına vardılar. Oranın adı Hob (Hev’eb) idi. Aişe’nin devesi su kenarına yaklaşınca çevredeki köpekler havlamaya başladı.
Aişe bu yerin Hob suyu olduğunu öğrenince:
“Beni geri döndürün.” dedi.
“Neden?” diye sordular.
Aişe şöyle dedi:
“Resûlullah’tan duymuştum: ‘Eşlerimden biri Hob suyundan geçecek ve o yerin köpekleri ona havlayacak. Ey Hümeyra, sakın o kadın sen olma.’ demişti.”
Geri dönmek istedi. Gece orada konakladılar. Sabah olunca Abdullah bin Zübeyr yöre halkından elli kişiyi getirerek buranın Hob suyu olmadığına şahitlik ettirdi.
Rivayete göre bu, İslam tarihinde topluca yapılan ilk yalan şahitlikti.
Aişe delil isteyince Talha:
“O suyun adını yanlış duymuştur; utancından geri dönmek istiyor.” dedi.
Haber Ali’ye Ulaşıyor
O sırada Aişe’nin ordusuna yol gösteren kişi dönüşte Emirel Müminin’e rastladı. Ali:
“Nereden geliyorsun?” diye sordu.
“Basra’dan.” dedi.
“Aişe’nin ordusunu gördün mü?” diye sorunca, rehber Hob suyu olayını ve tali yollardan Basra’ya gittiklerini ayrıntılı biçimde anlattı.
Bu haberi duyan Emirel Müminin sevindi. Çünkü onların Küfe’ye yönelip halkı etkilemesinden endişe ediyordu.
Basra’ya Varış ve İlk Sulh
Aişe ve beraberindekiler Basra’ya ulaşınca, Basra valisi Osman bin Hanif el-Ensârî, bir grup askerle onların karşısına çıktı.
Araya girenler iki tarafı geçici olarak sulha razı etti. Anlaşmaya göre, Emirel Müminin gelinceye kadar Beytülmal ve Basra yönetimi Osman bin Hanif’in elinde kalacaktı.
Aişe ve ordusu Heribe denilen yerde karargâh kurdu.
Ahnef bin Kays’in Talha, Zübeyr ve Aişe’ye Katılmayı Reddetmesi
Rivayete göre Basra halkı Ali’yi sevenlerdendi. Aişe, Talha ve Zübeyr, Basra’nın ileri gelenlerinden Ahnef bin Kays’e haber gönderip onu karargâhlarına çağırdılar. Ahnef de gidip yanlarına vardı. Bu davada kendileriyle birlikte olmasını istediler.
Ahnef, Aişe’ye dönüp şöyle dedi:
“Osman kuşatma altındayken sana sormuştum: ‘Osman bu olayda öldürülürse hilafete kimi kabul edelim, kime biat edelim?’ Sen de ‘Ali bin Ebû Tâlib’e biat edin’ demiştin.”
Aişe:
“Evet, o gün öyle söyledim. Ama bugün bazı işler var; ben onlarda senden daha bilgiliyim.” dedi.
Ahnef bin Kays ise şöyle dedi:
“Vallahi ben Ali ile savaşmam. Resûlullah kardeşlik gününde, ehl-i beyt içinde Ali’yi kendine kardeş seçti; onu ilim şehrinin kapısı kıldı. O, Resûlullah’ın kızı Fatıma’nın eşi, Hasan ve Hüseyin’in babasıdır. Muhacir ve ensar ona biat edip onu Müminlerin Emiri yaptı. Benden bunu isteme.”
Bunları söyleyip ayrıldı, Benî Temim kabilesine gitti ve kabilesinden dört bin kişiyle Emirel Müminin’in safına katıldı.
Emirel Müminin’in Oğlu Hasan’ı Kûfe’ye Göndermesi
Rivayete göre Emirel Müminin, gözünün nuru Hasan-ı Müctebâ’yı Ammar bin Yâsir’le ve bir toplulukla birlikte Kûfe’ye gönderdi; Kûfe halkından asker istedi. Başka bir rivayete göre bu olay, Emirel Müminin henüz Medine’deyken olmuştu.
Bazı tarih kitaplarında şöyle yazılıdır: Hasan ve Ammar Kûfe’ye varmadan önce, Emirel Müminin Ali, Muhammed bin Ebû Bekir ile Muhammed bin Cafer’i, Kûfe valisi Ebû Musa’ya bir mektupla gönderdi. Mektupta şu vardı:
“Bu mektup, Allah’ın kulu Müminlerin Emiri Ali tarafından yazılmıştır. Ey Kûfe halkı! Bu fitneyi ortadan kaldırır kaldırmaz sizin şehrinizde oturmayı düşünüyorum. Bize sevgisi olan gelsin ve bize katılsın.”
O sırada Emirel Müminin, Medinelilerden o kadar bıkmıştı ki, ya Mekke’de ya Kûfe’de oturmayı düşünüyordu. Zîkâr’da iken adam gönderip Medine’deki eşyasını getirtti.
Muhammed bin Ebû Bekir ile Muhammed bin Cafer Kûfe’ye varınca Ebû Musa’yı ve Kûfe halkını topladılar, mektubu okudular.
Kûfeliler Ebû Musa’ya:
“Sen bizim yöneticimizsin, bu işte ne yapalım?” dediler.
Ebû Musa:
“Bir yere gidecektinizse Osman öldürülmeden önce gitmeliydiniz. Gücünüz de vardı ama yapmadınız.” dedi.
Muhammed bin Ebû Bekir:
“Utanmıyor musun, halkı Emirel Müminin’e katılmaktan alıkoyuyorsun!” dedi.
Ebû Musa da:
“Osman’a biat boynunda değil miydi de onu öldürdün?” dedi.
Muhammed bin Ebû Bekir cevap vermeden ayrıldı ve durumu Emirel Müminin’e bildirdi. Bunun üzerine Emirel Müminin bu defa oğlu Hasan’la Ammar’ı gönderdi.
Kûfe’de Çekişme
Ebû Musa el-Eş‘arî yine Kûfelilerin yardıma gitmesini engelledi. Hatta onlara Nisâ 29 ve Nisâ 93. ayetleri okuyarak “kendinizi öldürmeyin” ve “bir mümini kasten öldürenin cezası” ifadelerini hatırlattı. Ammar, Ebû Musa’nın bu tavrını görünce öfkelenip onu susturdu.
Bu sırada Benî Temim’den biri Ammar’a:
“Daha dün Osman olayında Mısır eşkıyasıyla birlikteydin. Bugün gelip bizim emirimizin sözünü kesmeye ne hakkın var?” dedi.
O sırada Zeyd bin Serhan ve yanındakiler kılıçlarını çekip:
“Kim Ali’ye itaattan dönerse bu kılıçlarımızla karşılaşır.” dediler.
Ebû Musa bunu görünce:
“Sakin olun. Ümmü’l Müminin Aişe’nin mektubu bende. Bana Kûfe halkını işler düzelene kadar burada tutmamı emretti.” dedi.
Ammar şöyle cevap verdi:
“Aişe, aslında kendisine emredilenin tersini yapıyor. Allah, Resûlullah’ın eşlerine ‘Evlerinizde oturun’ buyuruyor. Fitneyi ortadan kaldırmak ise bize farzdır; ‘Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın’ ayeti bunu gösterir.”
Ebû Musa:
“Öyleyse hem biz hem Aişe fitne ehliyle savaşmakla görevliyiz demek olur.” dedi.
Bu defa Zeyd bin Serhan tekrar ayağa kalkıp Ankebût 2 ayetini okudu ve:
“Ey Müslümanlar, kalkın, Emirel Müminin Ali’nin yanına gidin.” dedi.
Malik Eşter’in Kûfe’ye Gelişi ve Ebû Musa’nın Azli
Rivayete göre Malik Eşter, Emirel Müminin’e:
“Ebû Musa’nın inadı kırılmadan Kûfe’den asker gelmesi zor. İzin ver, gidip onu bu hayalinden vazgeçireyim.” dedi.
İzin alıp Kûfe’ye gitti. Bu sırada Hasan ve Ammar zaten Kûfe’ye varmış, Ebû Musa’ya uğramadan mescide gitmişti. Kûfe halkı, âlimler, fakihler ve tâbiîn topluca gelip Hasan’ın sohbetinde bulundu.
Mecliste Mesruk bin Ecde, Ammar’a Osman’ın öldürülme gerekçesini sordu. Ammar da Osman’a yöneltilen eleştirileri sıraladı: bazı sahabelere sert davranması, beytülmali ehil olmayanlara vermesi, Ümeyyeoğullarını kayırması, ihtiyaç sahiplerini üzmesi, bazı sünnetlere aykırı davranması, valilerle ilgili şikâyetleri önemsememesi…
Ebû Musa ise Resûlullah’tan rivayet edilen “fitne zamanında oturanın ayakta olandan daha hayırlı olduğu” sözünü söyledi.
Ammar:
“Bu, o fitne değildir. Bu fitneyi kaldırmak bize farzdır.” dedi.
Bu sırada Benî Temim’den biri Ammar’a ağır sözler söyledi. Hasan bin Ali ona sertçe çıkıştı.
Halk ikiye ayrıldı, neredeyse çatışma çıkacaktı. Ebû Musa eliyle işaret ederek halkı oturttu ve minbere çıkıp konuşmak istedi.
Hasan bin Ali ona:
“Bugün halife Ali’dir. Minber de onundur. Ona biat etmeden buraya çıkamazsın. Sen azledildin, in.” dedi.
Zeyd bin Suhan da Ebû Musa’yı minberden indirdi.
Hasan minbere çıkıp etkili bir hutbe verdi ve Kûfelilere şöyle çağrı yaptı:
“Emirel Müminin sizi bekliyor. Hemen hazırlanın, bir an önce onun yanına gidelim.”
Halk hep bir ağızdan:
“Duyduk ve itaat ettik.” dedi.
Bu sırada Malik Eşter, Ebû Musa’nın sarayına varmış, kölelerini yaralayıp dışarı çıkarmıştı. Köleler mescide koşup Ebû Musa’ya haber verince Ebû Musa saraya gitti; halk sarayın önünde toplanmıştı.
Malik ona:
“Senin burada ne işin var? Bu saray Emirel Müminin’indir. Sen ona biat etmedin.” dedi.
Ebû Musa bir gün süre istedi. Malik:
“Vallahi sana müsamaha yok!” diyerek eşyalarını dışarı attırdı.
Hasan, Ammar ve Malik saraya girip dinlendiler.
Ertesi gün Hasan, Kûfe halkına “isteyen karadan isteyen denizden gelsin” diye çağrı yaptı. Dokuz bin iki yüz kişi Emirel Müminin’in ordusuna katıldı.
Emirel Müminin onlara şöyle hitap etti:
“Benim niyetim, inat ve muhalefet edenleri korkutup doğru yola getirmektir. Bundan başka niyetim yoktur. Eğer doğru yola gelmezlerse sert davranmaktan da geri durmam. Yani ‘Gül yerinde gül, diken yerinde diken’ sözüne göre hareket ederim.”