DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-3

DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-3. Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.

KİTAPLAR

Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni

2/25/202638 min oku

DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB)

2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ

Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.

Yazar: Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni
Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Çeviren: Benlizade Mahmut el-Mağnisavi
Osmanlı Türkçesi’nden Türkçe’ye Çeviren: Ahmet M.
Sadeleştiren ve Düzenleyen: www.ilahiyasa.com

2. Cilt – Hz. Ali Dönemi

BÖLÜM-3

EMİREL MÜMİNİNİN AİŞEYE HABER GÖNDERİP MEDİNE’YE GİTMESİNİ İSTEMESİ BEYAN OLUNUR

Derler ki; Harb-i Cemel sona erince Emirel Müminin İbni Abbas’ı Ayşe’ye gönderdi ve ona: “Git, Ayşe’ye söyle Medine’ye geri dönsün.” dedi. Daha önce zikrolunduğu üzere Ayşe Basra’da Abdullah bin Halef’in sarayına götürülmüştü. İbni Abbas sarayın kapısına varıp girmek için izin istedi. Ayşe izin vermedi. İbni Abbas Emirel Müminin’in talimatını yerine getirmek için bi’z-zarûre bilâ-izin içeri girdi. Sağa sola baktı. O arada gözü bir yastığa ilişti. İbni Abbas o yastığı alıp üzerine oturdu.

Ayşe: “Ey İbni Abbas, sünnete muhalif iş işledin. İzinsiz hâneme girdin. İzinsiz yastığımın üzerine oturdun.” dedi.

İbni Abbas: “Eğer sen Resulullah’ın buradan dışarı çıkma dediği hanende olsaydın senden izin almadan içeri girmezdim. O menzil o menzildir ki Hazreti Huda sana orada oturmanı emretti. Sen her ikisini de terk ettin. Benim sünneti terkim senin farîzeyi terkin yanında çok hafif kalır.” dedi ve Emirel Müminin’in isteklerini ona bildirdi. Ayrıca İbni Abbas ile Ayşe arasında buna benzer başka kelâmlar da vuku buldu. İş nesep ve haseb meselelerine kadar vardı.

İbni Abbas: “Hâlâ şimdi senin için muhakkak ve mukarrer olan izzet ve şeref Resulullah’ın eşi olman sebebiyledir. Yoksa sen haseb ve nesep cihetiyle Benî Haşim’den daha ekrem ve muteber değilsin. İstersin ki kimse senin isyanından söz etmeye ve senin emrine muhalif iş işlemeye. Lâkin biz Resulullah’ın eti, kemiği ve kanı mesabesindeyiz ve onun ilminin vârisiyiz.” dedi.

Ayşe: “Sus ey Abbas’ın oğlu. Ali varken sana layık değil bunlardan söz etmek. Haddini aşıyorsun.” dedi.

İbni Abbas: “İşte bu sözlerinde haklısın.” dedi ve Emirel Müminin’in katına varıp durumu ona bildirdi.

EMİREL MÜMİNİNİN RESULULLAHIN VASİYETİNİ HATIRLATARAK AİŞEYİ MEDİNE’YE GİTMEYE TEŞVİK ETTİKLERİNİN BEYANI

Derler ki; Cemel harbinden sonra Emirel Müminin Ayşe’nin menziline teşrif buyurdular. Ayşe Basra hatunlarından bazılarıyla birlikte ağlıyorlardı. Emirel Müminin rifk ile onlara muamelede bulundu ve: “Ve karne fî buyûtikünne” (Evlerinizde oturun) ayetine mütemessil olmayıp hâline münasip olmayan işlere kalkıştın. Hâlbuki sen benim Resulullah’a yakınlığımı bilenlerdensin. Sen de işitmiştin Resulullah benim hakkımda:

“Men küntü mevlâhu fe Aliyyün mevlâhu.
Allahümme vâl men vâlâhu ve âd men âdâhu.”

(Ben kimin dostuysam Ali de onun dostudur. Allah’ım, onun dostunun dostu, düşmanının düşmanı ol.)

Bunu duymana rağmen bana düşmanlık yolunu seçtin. Dinde müminlerin anası olduğun hâlde neden “Fe emsikû hünne min verâi hicâb” perde-i ismetini dürdün? Neyleyim ki geçen geçti. Şimdiki hâlde doğru olanı yapmalısın. Emr-i Samedânî’ye dönmelisin. Medine’ye gidip Resulullah’ın seni koyup gittiği menzilde karar kılmalısın.” diyerek kalkıp gitti.

Derler ki; Emirel Müminin şehzadesi Hasan’ı risâlet-i resmiyye ile Ayşe’ye gönderdi. Hasan Ayşe’nin katına varıp: “Emirel Müminin git, Ayşe’ye söyle; eğer Medine tedariki görmez ise ona öyle bir haber gönderirim ki o haberin ne olduğunu o çok iyi bilir.” dediler.

Çün Şehzade Hasan bu haberi getirdi, hemen yerinden kalktı ve hademelerine yol tedarikinde bulunmalarını emretti. O mecliste Basra eşrafından hatunlar vardı. İçlerinden biri: “Ey Ümmü’l Müminin, geçen gün İbni Abbas senin katına geldiğinde hiç böyle tedirgin olmamıştın. Bunun sebebi nedir?” dedi.

Ayşe: “Bana öyle bir haber geldi ki Medine’ye gitmekten başka çarem kalmadı.” dedi.

Kadınlardan biri: “Ey Ümmü’l Müminin, nedir bu haber?” dedi.

Ayşe: “Bir gün Resulullah’a ganimet olarak bir miktar mal gelmişti. Resulullah onları akrabasına ve yaranına taksim ederdi. Biz dahi o maldan pay talep eyledik ve bu hususta ısrarcı olduk. Ali de o meclisteydi. Bu ısrarımızdan dolayı Ali bizi kınadı: ‘Resulullah’ı niçin üzersiniz?’ dedi. Biz dahi ona mukabelede bulunduk. Ona üzücü sözler söyledik. O da buna karşılık olarak şu ayeti okudu: ‘Eğer o sizi boşarsa Rabbi ona sizden daha iyi, kendini Allah’a veren, inanan, sebatla itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan dul ve bâkire eşler verir.’ (Tahrîm: 5) Buna rağmen hoşnutsuzluğumuzu ona iyice izhar etmişti ki Resulullah gazebe gelip: ‘Ey Ali, bunların talakını senin kabza-i iradene tevzi eyledim ve seni kendime tevkil eyledim. Sen bunlardan hangisini benim adıma ta‘lik eylersen onun ismi Nisâü’n-Nebî defterinden mahv ola.’ buyurdu. Zaman tayin etmedi. Ali işbu manayı bana tefhim eyler şimdi. Her şeye tahammül ederim, lâkin Resulullah’tan ayrı kalmaya tahammül edemem.” dedi.

AİŞE’NİN BASRA’DAN İZZET VE İHTİRAMLA MEDİNE’YE GİDİŞİ

Derler ki; Aişe’nin Medine’ye yolculuğunda Emirel Müminin yaranından bu hususta Aişe’ye yardımcı olmalarını istedi. Abdullah bin Cafer kendi malından elli bin dirhemle Aişe’nin katına vardı. Malik Eşter yedi bin dirheme bir deve satın alıp Aişe’nin kıtârına kattı. Emirel Müminin Basra hatunlarından yetmiş hatunun bu yolculukta Aişe’ye eşlik etmelerini emreyledi. Ayrıca bu yetmiş hatunun kendilerini setr eylemelerini, kadın olduklarını gizlemelerini emreyledi. Başlarına emâme sarınıp bellerine kılıç kuşandılar. Ellerine mızraklar alıp birer erkek savaşçı kılığına büründüler. Muhammed bin Ebu Bekir de bu yolculukta Aişe’ye eşlik etmekle görevlendirildi. Emirel Müminin bizzat kendisi mahrem-i Resulullah’ı hürmet ve ihtiramla Basra’dan uğurladı. Basralılar Emirel Müminin’den bu hürmet ve ihtiramı müşahede eyleyince kendi hatunlarının da üç menzil onunla birlikte yürümesini organize ettiler.

Derler ki; ne zamanki Aişe Medine yoluna revan oldu, erkeklerden bir bölük savaşçının kendine eşlik ettiklerini görünce: “Ali bin Ebu Talip erkekleri bana refik eylemiş, beni onlarla beraber Medine’ye gönderir.” dediğini hatunlardan birisi duyunca kendi devesini Aişe’nin devesine yaklaştırıp gizlice kendini ona gösterdi. Diğerleri de aynı şekilde erkek olmayıp kadın olduklarını ona izhar eylediler. Aişe su-i zannından dolayı istiğfar eyledi.

Bazı kütüb-i tevârihte yazılmıştır ki; Emirel Müminin yüz altmış cariye seçip onların erkek kıyafetleri giyip silah kuşanmalarını emreyledi. Onlar da erkek elbiseleri giyinip silah kuşandılar. Aişe’ye yol arkadaşı olup onun devesinin etrafını kuşattılar. Aişe ayrılık vaktine değin onların erkek olmayıp kadın olduklarını bilemedi. Bu hâle çok içerlemiş göründü. Ammar bin Yâsir veda etmek için Aişe’nin yanına vardı. Selam verdi. Aişe selamını aldıktan sonra: “Ey Ammar, Ali’den şikâyetçiyim. Benim hürmetime riayet etmedi.” dedi.

Ammar: “Ya Ümmü’l Müminin, niçin böyle dersin? Emirel Müminin’in Basra ahalisinden ganimeti men eylediği sana hürmeti ve ihtiramı içindi.” dedi.

Aişe: “Ali’ye söyle, yanıma gelsin; ona söyleyeceklerim var.” dedi.

Ammar Emirel Müminin’in yanına gelip Aişe’nin kendisini görmek istediğini haber verdi. Emirel Müminin kemal-i lütuf ve merhametle Aişe’nin yanına vardı.

Aişe: “Mâ hafizte hürmete Resulillah.” (Resulullah’ın hürmetini muhafaza etmedin.) dedi.

Emirel Müminin: “Niçin böyle söylersin?” diye sordu.

Aişe: “Görmez misin askerlerini devemin etrafını nasıl kuşatmışlar? Bu erlerin benim devemin etrafında işi ne?” dedi.

Emirel Müminin: “Onlar da senin gibi hatunlardır. Öyle giyinmelerini ben istedim. İstedim ki yol boyunca onları gören sana yaklaşmaya cesaret eylemeye. Ey Aişe, bana söyleyeceğin başka bir şey var mı?” dedi.

Aişe: “Süfyan’ın oğlu Muaviye’nin Şam’dan bir orduyla senin üzerine geleceğini işittim. Onların üzerlerine giderken beni de beraberinde götür. O memleketin ahalisi beni senin yanında görürlerse ona biattan vazgeçebilirler.” dedi.

Emirel Müminin: “Talha ve Zübeyr bu emri irtikâb ettiler, ben de mi edeyim? Kendi hatunlarınızı perde-i ismette tutup harem-i Resulullah’ı belde belde gezdirirsiniz derdim. Ey Aişe, ben bu işte yokum. Hak Teâlâ’nın Muaviye ile benim hakkımda mukarrer olan hükmü nedir bilmiyorum.” dedi.

Aişe Medine-i Münevvere’de kendi menziline dâhil olup orada karar eyledi. Geçmişte yaptıklarından pişmanlık duyup tövbe ve istiğfar eyledi.

Râviler derler ki; her ne zaman Cemel vakasını hatırlasa ağlardı. Gözyaşlarından makremeleri ıslanırdı. Derdi ki: “Cemel savaşından yirmi yıl önce âhirete intikal etmiş olaydım.”

EHL-İ HARP, HARB-İ CEMEL’DE LEŞKER-İ EMİREL MÜMİNİNDEN ÖLENLERİN ADEDİ BEYAN OLUNUR

İbni Âsem Fütûh nâm kitabında İshak bin Yusuf’tan naklederek der ki; Cemel vak‘asında Aişe ve Ali leşkerinden ölenlerin sayısını Ebu’l-Münzir’den sordum.

Ebu’l-Münzir: “Ali’nin ordusu 20.000 idi. Ölenlerin sayısı 1070 idi. Aişe’nin ordusu 30.000 idi. Ölenlerin sayısı 8100’dü. Bundan başka sair halayıktan öldürülenlerin sayısı ise 9000 idi.” dedi.

Derler ki; Cemel vak‘asından sonra Benî Temim’den bir kişi Abdurrahman bin Tunûhiye’ye sual etti ki: “Aişe’nin devesinin ayaklarını sen mi kestin?” Abdurrahman: “Evet, ben kestim. Eğer kesmeseydim Aişe’nin ordusundan bir kişi sağ kalmazdı.” dedi.

EMİREL MÜMİNİNİN BASRA’DA HUTBEYE ÇIKTIĞI VE O HUTBEDE BAZI ACÂİBAT VE GARÂİBAT’TAN HABER VERDİĞİ

Râvî-i kıssa der ki; Emirel Müminin Cemel vakasından sonra bir iki gün Basra’da dinlendikten sonra orduya harekete hazır ol emrini verdi. O gün ordugâhın orta yerinde bir minber inşa ettiler. Ol Şah-ı Velayet ol minbere çıkıp senâ-yı Hüdâ-yı Teâlâ ve tehiyye-i Mustafa’dan sonra Harb-i Cemel’den ve muhaliflerinin ahvâlinden bahsederken Münzir bin Câvid isimli şahıs ayağa kalkıp Emirel Müminin’e sorular sordu. O ilim şehrinin kapısı biraz aralanınca ilim şehrinden haberler vermeye başladı. Ta kıyamete kadar zuhur edecek hadiselerden, acâyibattan ve garâyibattan bahsetti. Harap olacak şehirlerden söz etti. Doğuda da batıda da nelerin olacağından bilcümle haber verdi. Kitab-ı Fütûh sahibi der ki: “O hutbeyi, okuyanlara üzüntü kaynağı olmasın diye kitabıma almadım.”

Hutbeden sonra orduyla beraber hareket edip Kûfe’ye doğru gittiler.

Derler ki; Emirel Müminin’den Aişe’nin muhalefetinin sebebini sordular. Emirel Müminin:

“Birincisi: Hicap ayeti inmeden önceydi. Bir gün Aişe’nin menzilinde Resulullah’ın yanına vardım. Resulullah beni yanına oturttu ve benimle sohbet etti. Aişe buna kızıp: ‘Ey Ebu Talib’in oğlu, sen gece gündüz gelir Resulullah’ı kendi hâline bırakmazsın.’ deyince Resulullah: ‘Ey Aişe, benimle beraberlik hususunda Ali’ye kimse rakip olamaz. O bana ilk iman edendir. Kevser suyunun kenarına benden sonra gelen o olacak. Benimle ilk musafaha eden yine o olacak.’ buyurdular.

İkincisi: Resulullah Ebu Bekir’i hac emiri olarak hacca göndermişti. Ayrıca Berâet suresini hacda müminlere duyurmasını emretmişti. Ancak akabinde gelen vahiyle bu görevi bana tevdi edip arkasından göndermişti. Ben de emir gereği o ayetleri Ebu Bekir’den alarak huccâca tebliğ edip duyurmuştum.

Üçüncüsü: Resulullah ashabın arasından beni seçip kendisine vasi eylediğidir.

Dördüncüsü: İftira olayında Resulullah benimle istişarede bulundu. Ben demiştim ki: ‘Ya Resulullah, eğer bir endişen varsa bekle; umarım keyfiyet-i hâl vahiyle sana bildirilir. Yahut dünyada başka kadınlar da var.’ demem bu nefretinin sebebi oldu.” buyurdular.

İbni Ömer der ki; Aişe’den Ali hakkında ne dersin diye sual ettiler. Aişe onun nice ahlâk-ı hasenelerinden ve evsâf-ı müstahsenelerinden söz etti. Yine ondan sual ettiler ki: “Madem hâl böyle idi, neden onunla savaştın?”

Aişe: “Benî Âdem hata ve sevabın kaynağıdır. Ben o işlerden tövbe ettim. O hatayı dergâh-ı Cenab-ı Huda’ya Teâlâ ve Takaddes’e iltica eyledim.” dedi.

İbni Hamedânî kendi tarihinde der ki; Aişe Basra’dan ayrılıp cânib-i Medine’ye revan olduğunda Basra’nın kadınları onu uğurlamak için üç menzil onunla birlikte yol almışlardı. Veda anında Basra’nın kadınlarına Ali’den sitayişle söz etmiş ve hoşnutluğunu onlara beyan etmiştir: “Ali benim hakkımda hürmette kusur etmemiştir. Ali bu hususta hukuka riayet edenlerin ekmeli ve efzalidir.”

Muhammed bin Sîrîn rivayet eder ki; Halid bin Raşid Eshab-ı Cemel’in ileri gelenlerindendi. Zühd ü salahı, fesahat ve belâğatı, akıl ve ferasetiyle Aişe’nin takdirini kazanmıştı. O günkü vak‘a-yı azîmede Eshab-ı Cemel’den çok kimse maktul oldu. Aişe ondan Talha’yı sordu. Halid öldüğünü haber verdi. Aişe yine yaranından birini sordu; onun da öldüğünü öğrenince: “Allah onlara rahmet eyleye.” dedi.

Aişe: “Ali’nin ashabından ölen var mı?” dedi.

Halid: “Savmae bin Suhan.” dedi.

Aişe: “Ona da Allah rahmet eyleye.” dedi.

Halid: “Bu iki taife ki birbirlerini katl eylediler; acaba Hak Teâlâ bunları rahmetinde cem eder mi? Bunlara mağfiret sureti gösterir mi?” dedi.

Aişe: “Ey Halid; Hak Teâlâ’nın rahmeti senin tasavvurundan daha geniştir. Onun ef‘âlini sorgulamaya kimsenin mecali yoktur.” dedi.

Ne zaman ki Halid bin Raşid Aişe’den bunları işitti, pişman olup damen-i itizara tutunup Hazreti Emirel Müminin’in hizmetine girdi. Harb-i Sıffîn’de hazır bulunup kendinden sudur eden taksiratın telafisi yoluna girdi.

Ebu Sâbit-i Gaffârî der ki; Cemel savaşından sonra Ümmü’l Müminin Ümmü Seleme’nin yanına vardım. Hâlimi hatırımı sorduktan sonra bana: “Halk-ı âlem birbirine düştü, sen neredeydin?” diye sordu. Ben: “Emirel Müminin Ali’nin hizmetindeydim. O iş tamam olunca senin ziyaretine saadet âşiyânına geldim.” dedim. Ümmü Seleme: “İyi etmişsin. Ben Resulullah’tan işittim ki: Ali Hak iledir ve Hak Ali iledir. Ali Kur’an iledir ve Kur’an Ali iledir; birbirlerinden ayrılmazlar.” buyurdular.

Derler ki; Cemel harbinden sonra Emirel Müminin İbni Abbas’ı Basra’ya vali eyledi. Ziyâd bin Semiyye ki Muaviye’nin hükûmeti zamanında hüner-i kitabetiyle iştihar etmişti, onu da İbni Abbas’ın kaymakamı eyledi. İbni Abbas daha önceleri de Yemen’e vali olarak atanmıştı. Çünkü Malik Eşter İbni Abbas’ın yeniden Basra’ya vali olarak atandığını müşahede eyledi, kendi kendine: “Bu ne acep iştir böyle? Düşmana kılıcı biz vururuz, makam ise onların olur.” diyerek bilâ-izin Kûfe yoluna revan oldu.

Emirel Müminin bu duruma vakıf olunca aceleyle Malik Eşter’e ulaşıp onu durdurdu. Ona iltifatlarda bulunup gönlünü aldı: “Biz senden eyalet idaresini esirgemeyiz. Lakin sen bize lazımsın. Biz sensiz olamayız. Hele bu günlerdeki Şam’daki isyancıların hadlerini bildirmemiz gerekiyor. Bundan böyle leşker imaretine ve ordu komutanlığına seni tayin eyledim.” buyurdular.

ŞAHI VELAYETİN HİLAFETİ EYYAMINDA MISIRLILARIN AHVALİ BEYAN OLUNUR

Derler ki; Muhammed bin Ebu Huzeyfe vaktini ibadetle geçirirdi. Babası Ebu Huzeyfe Yemame harbinde şehit olmuştu. Kendisi Halife Osman’ın hizmetinde bulunmuş ve onun takdirini kazanmıştı. Halife Osman onu bir görevle Mısır’a gönderdi. Yine o günlerde Muhammed bin Ebu Bekir de bir görevle Mısır’a gönderdi. O zamanlar Mısır valisi Abdullah bin Ebu Serh idi. Lâkin her iki Muhammed’in de meyilleri de, muhabbetleri de daima evlâd-ı Resul’den yanaydı. Çünkü Mısır ahalisi Muhammed bin Huzeyfe’nin ibadetine, şecaatine, sehavetine şahit oldular. Gönülden ona bağlandılar.

Muhammed bin Huzeyfe ve Muhammed bin Ebu Bekir değişik mahfillerde ve cemiyetlerde Mısır valisinin halka yaptığı zulümlerden söz ettiler. Hatta bu hususta Halife Osman’ı dahi suçladılar: “Biz bu işin sırrına vakıf olamadık. Osman niçin bu zalimleri halkın üzerine vali ya da hâkim tayin eder?” dediler.

Vali bu konuşulanlara vakıf olunca Muhammed bin Ebu Huzeyfe’yi halifeye şikâyet eyledi. Derhal bir nâme yazıp Medine’ye gönderdi. Osman mektubu alınca Muhammed bin Ebu Huzeyfe’nin hatırını hoş tutmak için ona bir elbiseyi fâhire gönderdi ve ayrıca Mısır valisi olan Abdullah’a da Muhammed’e üç bin dirhemle kıymetli bir kaftan vermesini emreyledi.

Muhammed bin Ebu Huzeyfe durumdan haberdar olunca: “Osman bana Mısır valisinin zulümlerine göz yummam için rüşvet göndermiş.” dedi. Mısır halkı bu haberi de işitince Osman’a itaattan el çektiler. Muhammed bin Huzeyfe’nin riyasetinde ittifak edip ihtilâl bayrağını çektiler. Halife bu durumu haber alır almaz ona bir itapnâme gönderdi.

MEKTUP:


“Ben bu kadar zaman seni koruyup kolladım. Sana nice ihsan ve inayette bulundum. Buna rağmen senden küfrân-ı nimet görürüm. Bana karşı ayaklanmanın sebebi nedir? Bilmek isterim.” dedi.

Bu mektup Mısır’a erişti, fakat bir faidesi olmadı. Ne zaman ki Mısır valisi Abdullah, Osman’ın muhasarası günlerinde Medine’ye gitmek için yola çıktı, Mısır diyarının idaresi tamamıyla Muhammed bin Ebu Huzeyfe’ye kaldı. Osman’ın şehadetinden sonra Emirel Müminin Ali kerremallahu vechehu serîr-i hilafete cülûs edince Said bin Ubade’yi Mısır’a vali tayin eyledi. Said bin Ubade ferman-ı Ali mucibince Mısır’a gidince Mısır halkı Emirel Müminin’e itaat edip onun gönderdiği valiyi de hüsn-i kabul ile karşıladılar.

Yalnız Mısır şehirlerinden bazıları Emirel Müminin’e itaatte çekimser kaldılar: “Biz bâc ve haracımızı Ali’ye veririz. Lâkin itaate tâ Osman’ın katilleri bulunana kadar bekleriz.” dediler. Bunlar Mısır’ın ileri gelenleriydi. Said bin Ubade onları kendi hâllerine bırakmayı maslahat görüp üzerlerine gitmedi.

Nakildir ki; Ubade Mısır’a gitmeden evvel Muaviye, Amr bin Âs’ı Muhammed bin Ebu Huzeyfe’yi hile ile ele geçirmesi için Mısır’a gönderdi. Amr bin Âs Mısır’a yaklaşınca Muhammed’e bir mektupla haber gönderdi.

MEKTUP:


“Ben Muaviye’ye mutabakattan pişmanım. Emirel Müminin Ali elbette hilafete Muaviye’den daha evlâ ve ahsendir. Onun İslâm’ı yüceltme ve küfrün belini kırma hususundaki azmi ve gayreti müminlerin malumudur. Şimdi senin katına geldim. Geldim ki seninle bir olup bu can bu tende kaldığı müddetçe Emirel Müminin’in hizmetinde bulunam. Sizce de uygun olursa Mısır’ın dışında bir yerde buluşup konuşalım.”

Muhammed bin Ebu Huzeyfe bu efsanelere kanıp şehrin dışında bir çadır kurdurup Amr’ın gelmesini beklemeye başladı. Fakat Amr’ın önceden tayin ettiği bir cemaat pusudan çıkıp Muhammed’i ele geçirip Şam’a Muaviye’nin katına götürdüler. Muaviye’nin emriyle ayaklarından zincirlenerek hapishaneye attılar. Amcasının kızı Muaviye’nin hanesinde idi. Birkaç gün orada kaldıktan sonra amcasının kızı ona yemek göndermek bahanesiyle yemeğinin içine bir törpü gizleyip Muhammed’e gönderdi. Muhammed bir gece törpüyle ayak zincirlerini kesip firar etti ve bir mağaraya girip gizlendi. Muaviye Abdullah bin Ömer Neğ‘î’yi onu bulması için gönderdi. Abdullah onu mağarada ele geçirip şehit eyledi ve başını alıp Muaviye’ye götürdü.

Ne zaman ki Emirel Müminin Cemel savaşında mansur ve muzaffer oldu, Ubade dahi Mısır’a vali oldu. Muaviye telaş ve endişeye düştü: Emirel Müminin Irak ordusuyla, Ubade de Mısır ordusuyla gelip Şam’ı muhasara ederler ise hâli nice olur? Bu endişeyle hile yoluna başvurdu. Said bin Ubade’ye bir mektup gönderdi.

MEKTUP:


“Herkes tarafından bilinmektedir ki Osman mazlumen katl olundu. Bu hususta Ali’nin dahi parmağı var. Zannederim sen dahi o günahta müştereksin. İmdi tövbe edip Hüdâ-yı Teâlâ’ya dönesin. Sonra elinden geldiği miktar bana yardımcı olasın. İşimiz bittikten sonra Irak ve Acem memleketlerinin idaresi senindir. Ondan sonra benden her ne dilersen kabulümdür.”

Hazreti Ubade Muaviye’nin mektubunu okuyunca bir cevapnâme yazıp ona gönderdi.

CEVAB-I MEKTUP:


“Âlimü’l-gayb ve’ş-şehâde’ye malumdur ki Osman’ın muhalifleriyle ittifak etmedim. Emirel Müminin’in dahi Osman’ın katlinde parmağının olduğu malumum değildir. Sana biat etmeye dahi meylim ve rağbetim yoktur ve yakinen bilmiş ol ki benden senin hatırına hoş gelmeyecek bir emrin sâdır olmasının ihtimali dahi yoktur.”

Çünkü Muaviye bildi ki Ubade özür makamındadır. Ona bir mektup daha yazdı. Mektubunda saflarını belirlemesini, dostu mu ya da düşmanı mı olduğunu bildirmesini istedi.

CEVAB-I MEKTUP:


“Senden tuhaf sözler işitirim. Beni öyle birine muhalefete çağırırsın ki o kimse hilafet ve riyasete diğerlerinden daha layıktır ve Resulullah’a diğerlerinden daha yakındır. Hâşâ ve kellâ ki ben öyle birisine isyan edemem.”

Muaviye Ubade’den ümidini kesince başka bir hileye başvurdu ve bu hilesi sayesinde Ubade bu görevinden azlolundu. Muaviye’nin hilesi şuydu: Ubade’nin kendisine biatından ümidini kesince meclislerde ve mahfillerde Ubade’nin zahirde Ali bin Ebu Talib’e, gerçekte ise kendisinden yana olduğu haberini yaydı: “Bize gizlice muhabbeti vardır. Bize gizlice muhabbetnâmeler gelir. Bunun delili Mısır halkının bir bölümü Ali’ye biattan kaçındıkları hâlde onları kendi hâllerine bırakmasıdır. Ubade bu kişilere ayrıca ikram ve ihsanda bulunmaktan da geri durmamaktadır. En son gönderdiği mektubunda muhalifler ile muharebede sana muhalif olanların düşmanıyım.”

Bu haberler Halife-i Zaman’ın kulağına varınca Ubade hakkında endişeye düştü. Bu durumu Muhammed bin Ebu Bekir ve Abdullah bin Cafer’le istişare eyledi. İstişare sonunda Emirel Müminin Ubade’yi denemeye karar verdi. Ubade’ye bir emirnâme gönderdi.

EMİRNÂME:


“Bana itaatten imtina edenleri ahsen-i vechile havza-i itaate getirmeni ferman buyurasın. Eğer boyun eğerlerse ne güzel. Eğer yine boyun eğmezlerse onlarla muharebede bulunasın.”

Ubade bu emirnâmeye uymanın sakıncalı olduğunu, bu taifenin şevket ve kudret sahibi olduklarını ve taraftarlarının çok olduğunu, gücü bunlar yerine öbür tarafa sarf etmenin daha uygun olacağını, muhalifleri şimdilik kendi hâllerine bırakmanın maslahata daha uygun olabileceğini haberini gönderdi. Gelen bu haber üzerine Emirel Müminin Ubade’yi Mısır imaretinden azledip yerine Muhammed bin Ebu Bekir’i tayin etti. Ubade mahzun bir hâlde Medine’ye geri döndü.

O sıralarda Hassan bin Sâbit’le Emirel Müminin arasında bir soğukluk vardı. Ubade Medine’ye gelince Hassan bin Sâbit: “Ey Ubade, Osman’ın katlindeki gayretini bilirim. Şimdiki hâlde Ali seni azletti ve o cürm-i azim senin üzerinde kaldı.” dedi.

Ubade: “Ey kalbi kör olan kişi, tez meclisimden çık git. Huda hakkı için eğer benim kavmimle senin kavmin arasında kıtal tehlikesi olmayaydı şimdi şurada kafanı uçururdum.” dedi.

Mervan bin Hakem de bu tür dedikodulardan geri kalmayınca Ubade Emirel Müminin’in yanına gitmeye karar verdi. Muaviye bu duruma muttali olunca Mervan’a haber gönderdi ki: “Ali’nin yanına onun yerine yüz bin asker göndereydin daha iyiydi.”

Çün Muhammed bin Ebu Bekir Mısır’a vardı, menşur-u eyaleti Mısır ayan ve eşrafına okuyup idare-i hükûmeti ele aldı ve Emirel Müminin’e biatta tereddütleri olanlara haber gönderdi: “Ya biat edin ya da bu vilayeti terk edin.” dedi. Onlar ise düşünüp bir karara varmak için birkaç gün süre istediler.

Diğer rivayette; Muhammed bin Ebu Bekir ümerasından birini leşker ile o taifenin üzerine gönderdi. Leşkeri Muhammed bu muharebede yenildi. Muhammed bir mektupla durumu Emirel Müminin’e haber verdi. Emirel Müminin şimdiki hâlde ol taifenin kendi hâline bırakılmasını emreyledi. Akıbet iş tahkime kalınca ehl-i Şam Muaviye’nin imaretine karar verdiler. Muaviye Mısır’a ordu gönderip Muhammed bin Ebu Bekir’i katlettirdi. Bu kıssanın tafsili mahallinde beyan olunacaktır.

EHL-İ TUĞYAN MUAVİYE KATINDA TOPLANIP OSMAN’IN KANINI TALEP ETTİKLERİ BEYAN OLUNUR

Derler ki; Osman katl olunup hilafet Şah-ı Velayet’e intikal edince bir taife kemal-i bağy ve inatlarından Emirel Müminin’i Osman’ın katlinden sorumlu tuttular ve Muaviye’nin yanına varıp onu Osman’ın katillerinin kısası hususunda teşvik ettiler. Muhaliflerden birisi de Osman’ın zevcesi Naile idi. Osman’ın kanlı gömleğini Muaviye’ye götürdü. Muaviye Emirel Müminin’le anlaşmanın mümkün olmayacağını anlayınca Şam halkının akâidini Emirel Müminin’e karşı ifsâd etmeye karar verdi. Osman’ın kanlı gömleğini ve Naile’nin kesilen parmaklarını mescide getirdiler. Halka bu işlerin Ali’den cesaret alınarak yapıldığını gösterme gayretinde oldular. Bu fesad öyle bir mertebeye erişti ki Osman’ın katillerinden intikam alınana kadar soğuk su içmeyeceklerine, sıcak yataklarında yatmayacaklarına yemin ettiler.

Bu esnada Amr bin Âs Filistin’den Şam’a gelmişti. Durumu müşahede edince Muaviye’ye: “Bunları devamlı halka göstermen hürmetsizlik olur. Sen Osman’ın kanlı gömleğini ve Naile’nin kesilen parmaklarını gizle ve onları öyle bir zamanda ortaya çıkar ki savaş kaçınılmaz ola ve halk muharebeye istekli ola.” dedi. Bu tedbir Muaviye’ye de hoş göründü. Onların gösterilmeyip bir yerde gizli tutulmalarını emreyledi. Amr bin Âs’ın tavsiyesiyle onları savaş günlerinde ortaya çıkardılar.

Derler ki; Osman’ın muhasara günlerinde Amr bin Âs oğullarıyla birlikte Medine’den ayrılıp Filistin’e gitti. Filistin’de bir şahıs vardı ki bi-iznihi Teâlâ gelecekte olacak havadisten haber verirdi. Bir gün Amr bin Âs ondan sual eyledi ki: “Osman’ın akıbetini nice görürsün?” dedi. O kişi: “Şehit olur.” dedi.

Amr: “Hilafet kime intikal eder?” dedi.

O kişi: “Çünkü Osman dâr-ı fenadan dâr-ı bekaya intikal eder, serîr-i hilafete bir kişi geçe ki çeşm-i ehl-i zaman onun gibisini görmemiştir. O devrinde emsali olmayan biridir. Lâkin biat tamamlandıktan sonra bir gün o da şehadet şerbetini içse gerektir ve saltanat bir şahısta karar ide ki o şu anda Şam’da bulunmaktadır.” dedi.

Bu haber Amr’ın aklında kalıp Osman’ın katlinden sonra Şam’a Muaviye’nin yanına geldi. Ali ile olan cenk ve muharebesinde ona yardım etti.

Bazı kitaplarda yazıldığı üzere; Osman’ın şehadetinden sonra Amr bin Âs oğulları Muhammed ve Abdullah ile —ki Abdullah ulemâ-i sahabeden idi, Muhammed ise cesur bir savaşçıydı— onlarla istişare etti: “Ali’nin yanına mı varalım yoksa Muaviye’nin mi?” dedi.

Oğulları: “Şeref ve fazilet soy ve nesep Ali’ye mahsustur. O Server’in sana ve müminlere yardımı zahir ve rûşendir.” dediler.

Amr: “Ali’nin bizim gibilere ihtiyacı yoktur. Tedbirde, reyde, şecaatte emsali yoktur. Biz onun yanında istediğimizi elde edemeyiz.” dedi.

Oğlu Abdullah: “Emirel Müminin Ali’ye mutabaat müstelzim-i vusûl-i cennettir. Muaviye’ye mutabaat ise müstelzim-i vusûl-i nardır. Şimdiki hâlde ihtiyar senindir. Cennet ve cehennemden hangisini dilersen ihtiyar eyle.” dedi.

Amr bin Âs oğlunun nasihatine kulak vermeyip Şam’a gitmeye karar verdi. Ne zamanki Şam ve Irak yollarının kesiştiği yere geldiler, Amr kölesi Verdan’a: “Bu yollar nereye gider?” diye sordu. Verdan Irak yolunu işaret ederek: “Bu bir yoldur ki buradan yürüyenler naîm-i mukîme erişirler.” Şam yolunu göstererek: “Bu yolun sâlikleri de azâb-ı elîme müstahak olurlar.” dedi. Amr Verdan’ın sözlerini tasdik etmesine rağmen yine de dünyaya olan tama‘ı kendisine galip geldi.

Oğlu Abdullah: “Ey peder-i muhteremim, Allah’ın gazabından kork. Eğer sen Muaviye’nin yanına gidersen ben sana muvafakat etmem, bilesin.” dedi.

Amr: “Babaya itaat etmek farzdır.” dedi.

Abdullah: “Buyurduğun kelam haktır. Eğer pederin emri Melik-i Mennân’ın emrine mutabık olursa bu böyledir. Eğer baba evladını tarîk-i isyana götürmek isterse ona muhalefet etmek vacip olur.” dedi.

Amr: “Bu Şam seferinde sen benimle ol, lâkin içinde Ali ile muharebe kastı ve niyeti olmasın.” diyerek oğlunu ikna etti. Birlikte Şam’a gittiler. Muaviye Amr’ın gelişine çok sevindi. Onu resmî merasimle karşıladı. Ayrıca kendisine beş bin dirhem, bir at, bir deve hediye etti. Oğullarına da ayrıca aynı miktarlarda hediyeler gönderdi. Abdullah kendine gelen hisseyi kabul etmeyip geri gönderdi. Bir de Muaviye’ye haber gönderdi ki: “Fukarâ-yı ehl-i İslâm’ın malı senin hakkın değildir ki onu istediğin gibi istediğin yerlerde harcayabilesin.”

MALİK EŞTER’İN DAHHÂK BİN KAYS İLE MUHAREBESİ VE EMİREL MÜMİNİN’İN MUAVİYE İLE ARALARINDA VAKİ’ OLAN BAZI YAZIŞMALARI BEYAN OLUNUR

Osman’ın katlinden sonra Cezire-i Arap ahalisi ki birkaç şehirden ibaretti, ahâlî-i mezkûre Muaviye’ye biat edip onun haraç toplayıcıları makamına gelmişlerdi. Emirel Müminin bu mânâdan haberdar olunca, kendi tarafından Cezire’ye vali tayin ettiği Malik Eşter’i bir miktar asker ile onların üzerine gönderdi. Çünkü Muaviye beylerinden Dahhâk bin Kays, Malik Eşter’in Cezire’ye gelişinden haberdar oldu. Rakka ahalisinden yardım istedi; onlar da ona yardım için askerî bir birlik gönderdiler.

Malik Eşter Cezire vilayetinde Harran şehrine varınca, Dahhâk emrindeki leşkeriyle hisardan çıkıp Malik Eşter’e karşı geldi. Cenk ve kıtal sabahtan kuşluk vaktine değin sürdü. Akıbet Dahhâk’ın ordusu hezimete uğrayarak kaleye çekildi. Küfeliler kaleyi muhasaraya aldılar. Çünkü Muaviye bu durumdan haberdar oldu; Abdurrahman bin Halid bin Velid’i bir orduyla Dahhâk’ın yardımına gönderdi. Malik Eşter bu durumu öğrenince muhasarayı kaldırıp Abdurrahman bin Halid bin Velid’in ordusunu yolda karşıladı. İki ordu arasında çetin bir mücadele ve kıtal oldu. Akıbet Muaviye ordusu bozulup dağıldı. Malik ve ordusu kaçanların peşine düştü ve onların tamamına yakınını kılıçtan geçirdi.

Malik Eşter bu savaştan da muzaffer çıkınca Rakka’ya yöneldi. O diyarın itaat etmeyen halkı Rakka hisarına sığındılar. Bu arada Muaviye, Rakka’ya yardım için Eymen bin Huzeymil Esedî’yi kalabalık bir orduyla Malik Eşter’in üzerine gönderdi. Malik Eşter’in karşısında artık kendilerinden kat kat fazla güçlü bir ordu vardı. Malik, inayet-i Rabbâniyye’ye sığınarak Rakka muhasarasından el çekip üzerlerine gelen orduya karşı harekete geçti.

İki ordu arasında yaman bir cenk oldu. Akıbetü’l-emr: “İnne cündenâ lehümü’l-gâlibûn” (Saffat:173) (Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir) ayeti tecelli etti ve az olanlar çok olanları yendiler. Ehl-i Şam rezil ve rüsvay bir hâlde Muaviye’nin yanına vardılar. Rakka bölgesinde Malik’e itaat etmeyen kimse kalmadı. Malik, vilayet-i Cezire’yi emri altına aldıktan sonra bir nâme ile durumu Emirel Müminin’e bildirdi.

Çün Hazreti Emirel Müminin’e bu defa dahi Muaviye’nin muhalefeti iyice şiddetlendi. Memleketin ayan ve eşrafını toplayıp onlarla istişare eyledi: “Muaviye, Şam ahalisini şüpheye düşürüp bana karşı kışkırtmıştır. Herkese benim Osman’ın katili olduğumu ilan etmiştir. Bu bir iftira-i azîmdir. Bu esnada bizim tarafımızdan Cezire’ye vali tayin edilen Malik Eşter’in üzerine ordular göndererek kıtâl-i fâhişe sebep olmuştur. Şimdi ise benim üzerime gelmek için asker toplamaktadır. Benim fikrim budur ki ona bir mektup yazıp bu emr-i kabîhten vaz geçmesini tenbih edeyim. Bu hususta sizin reyiniz nedir?” diye sordu.

Mecliste olanlar: “Sizin tedbiriniz bizim tedbirimizdir.” dediler.

Bu müşavereden sonra Emirel Müminin Muaviye’ye bir mektup gönderdi.

MEKTUP:


“Bismillahirrahmanirrahim. Min Abdullah Emirel Müminin Ali bin Ebu Talib ilâ Muaviye bin Ebu Süfyan. Malum ola ki muhacir ve ensar Medine’de bana biat eylediler. Bu durumda Medine’de olmayanların dahi bana biat etmeleri zaruridir. Onlar ki Ebu Bekir’e, Ömer’e, Osman’a biat ettiler; bana dahi biat ettiler. Osman’ın katilleri emr-i müşkül olmuştur. Hakikatte Osman’ın katilleri seni Osman’ın kanını talebe teşvik edenlerdir. Her kim ki bana biattan muhalefet eder, hak yolundan sapmış olur. Bana muhalefetten vaz geçmeyi vacip bilesin ve bana neticeyi bildiresin.”

Ne zaman ki mektup tamamlandı, Haccac bin Arafe-i Ensarî’yi bununla görevlendirdi. Haccac, Muaviye’nin huzuruna vardı. Konuşma esnasında Haccac: “Sen o cemaattensin ki Osman muhasarada iken sizden yardım istediği hâlde ona yardım etmediniz.” dedi.

Muaviye bu söze hiddetlenerek: “Çekil karşımdan. Benim meclisimden çık git. Ben cevabımı seninle değil başkasıyla göndereceğim.” dedi.

Haccac gayri ihtiyarı geri dönüp durumu Emirel Müminin’e anlattı. Muaviye birkaç günden sonra Beni Abese kabilesinden fesahatiyle meşhur birisiyle Emirel Müminin’e gönderdi. Nâmde bir şey yazılı değildi. Sadece beyaz bir kâğıt üzerine sernâmede: “Min Muaviye ilâ Ali İbni Ebu Talib” yazılmıştı. Bundan başka sulha ve cenge delalet eder bir şey yoktu. Mecliste bulunanlar bu duruma hayret ettiler.

Emirel Müminin: “Şam halkı ne durumdadır?” dedi.

Elçi: “Elli bin miktarı pîr-i sâlih Osman’ın gamı hasretinden kanlı gömleğini ortaya alıp gözyaşı dökerler. Kılıçlarını çıkarıp ahdetmişlerdir ki tâ Osman’ın katillerini katletmedikçe ellerini kabzeden ayırmayalar ve bu hususta o kadar gayretleri vardır ki babaları oğullarına Osman’ın kanını vasiyet ederler, analar çocuklarına Osman’ın kanını telkin ederler, çocuklar dahi bu minval üzere neşv ü nema bulurlar ve bundan evvel şeytana lanet ederlerdi; şimdi ise Osman’ın katillerine lânet ederler.” dedi.

Emirel Müminin: “Osman’ın katlini kimlerden bilirler?” diye sordu.

Elçi: “Osman’ın katliyle itham ettikleri kimselerin birisi sensin.” dedi.

Emirel Müminin: “Ağzın toprakla dolsun. Onun katlinde benim ne alakam vardır?” dedi.

O sırada elçinin kabilesinden olup Ali’yi sevenlerden biri elçiye hitap eyledi ki: “Sen değersiz birisin ki Muaviye seni gönderdi. Sen şom ağızlı birisin, ne bakarsın! Sen Emirel Müminin’i Şam cahillerinin ağlamalarıyla korkutmaya çalışırsın. Şam cahilleri ağlayacaklarına Osman onlardan yardım istediği zaman ona yardım etselerdi. Bizim zaferden yana bir endişemiz yok. Çünkü isyan çıkarıp ehl-i İslâm’ın kanını döken sizlersiniz.”

O sırada eşraftan bazıları bu destursuz konuşmalarından dolayı istediler ki elçiyi katledeler. Emirel Müminin: “Sakın böyle bir şey yapmayın. Bizim inancımızda elçiye hıyanet yoktur.” dedi.

Çün o elçi bu durumu müşahede eyledi, ayağa kalkıp: “Ya Emirel Müminin; Şamlıların vahşiyâne kelimelerini duyduğumdan beri benim senden büyük düşmanım yoktu. Şimdi ise seni görme saadetine eriştim. Senin hikmetli sözlerini dinledim, merhametini ve mürüvvetini gördüm. Şimdi senden daha ileri dostum yoktur. Ve yakinen malumum oldu ki Şam ahalisi fesat ve dalalet bataklığındadırlar. Tarîk-i istikamet üzere olanlar sizlermişsiniz. Huda hakkı için bundan böyle sizden ayrılmam.” dedi ve Muaviye’nin tarîk-i müstakimden ayrıldığını, onunla beraber olanların Halife-i Zaman’a isyan eden birer eşkıya gürûhu olduğunu da yazıp Muaviye’ye gönderdi. Muaviye mektubu okuyunca onu elçi olarak gönderdiğine pişman oldu.

Muaviye bu sefer Şam’da oturan Yemenli bir zahidi elçi olarak bir mektupla Emirel Müminin’e gönderdi.

MEKTUP:


“Hazreti Bârî Resulü Mustafa’yı kullarına risaletle gönderdi. Ayan ve eşraf-ı Arab’ı onun yardımına verdi. Onların en iyileri hulefâ-i selâse idiler. Sen onların hilafetlerine haset edip biatını dahi geciktirdin. Senin Osman’a olan hasedin diğerlerine olan hasedinden fazla idi. Bir cemaati dahi onun katlinde teşvik eyledin. Osman’ı senin mahallende öldürdüler, ona yardım elini uzatmadın. Bunun şahidi ise Osman’ın katilleri hâlâ seninledir. Senden isteğim odur ki Osman’ın katillerini bana gönderesin. Aksi hâlde aramızda kılıçtan başka şey olmayacaktır.”

Muaviye’nin elçisi mektubu Emirel Müminin’e ulaştırdı. Elçinin zühdü ve selahı onun Emirel Müminin’e bağlanmasına sebep oldu ve şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki serîr-i hilafete senden layık birisi yoktur. Şuna inandım ki Muaviye’nin Osman’ın kanını istemesi bahanedir; o başka emeller peşindedir. Lâkin Osman da zulmen katlolunmuştur. Onun katillerini ona verirseniz umulur ki bu kavga sona erer.”

Emirel Müminin: “Muaviye ne kişidir ki ben Osman’ın katline teşebbüs edenleri ona teslim edeyim; onlarla ilgili hükmü o vere! Muaviye’ye vacip olan muhacir ve ensar gibi gelip bana biat etmesidir. Ben dahi evlâd-ı Osman’ı cem edip Osman’ın katliyle itham edilenleri dava edeler. Halife olan kişi dahi şer‘-i şerif maharetiyle fasl-ı hüküm eyleye.” dedi.

Emirel Müminin bir mektup yazıp Muaviye’ye gönderdi.

MEKTUP:


“Osman hakkında aşırı methiyelerde bulunmuşsun. Hak Subhanehu ve Teâlâ herkesin keyfiyet-i hâlini en iyi bilendir. Biz Resulullah’ın her zor zamanlarında onunla beraber olanlarız. Amcam oğlu Ubeyde bin Haris Bedir’de, amcam Hamza Uhud’da, biraderin Cafer Mut’a harbinde şehadete erişti. Keşke ben de onlardan biri olsaydım da senin gibilere bu mektupları yazma utancından kurtulsaydım. Benim onlara biatımdaki özrüm herkes tarafından bilinmektedir. Resulullah’ın bu dünyadan rıhletinde hilafet meselesinde ihtilaf edildi. Ensar muhacirin hilafetine razı olmayıp: ‘Minnâ emîrun ve minküm emîr’ (Bir emir bizden, bir emir sizden) dediler. Muhacirin ise hilafete ve imarete kendilerinin daha layık olduklarını delâil-i vâzıha ile isbat edince ihtilaftan vaz geçip muhacirin hilafetine boyun eğdiler. Ey Muaviye, benim Resulullah’a olan kerabetim senin o anlattıklarından daha fazladır. Ey Muaviye inadından ve kibrinden vaz geçip tarîk-i hakka dön. Ben hilafet sevdalısı değilim; ben istemediğim hâlde bu bana verildi. Osman’ı öldürenleri teşvik ettiğim ise büyük bir iftiradır. Osman’ın muhasarası gününde oğullarım Hasan’la Hüseyin’i onu korumakla görevlendirdim. Lâkin onların bu gayretlerinin takdir-i ilâhiyeye karşı ne faydaları olabilir ki! Ve sen ey Muaviye, terk edip Şam’a gittin; şimdi durmuş onun kanından dem vurursun. Şimdi bana biat et ve benim şeriat-ı garrâya mutabık fermanım nasılmış gör.”

Emirel Müminin bu mektubu Tarrah bin Mehdi ile Muaviye’ye gönderdi ve Muaviye’nin meclisinde Tarrah bin Mehdi’den acayip sözler sâdır oldu. O hikâyelerin bazısı tarih kitaplarında yazılıdır.

EMİREL MÜMİNİN’İN CERİR BİN ABDULLAH’I MUAVİYE’YE GÖNDERDİĞİ BEYAN OLUNUR

Ulemâ-i siyerden bazıları derler ki; Osman’ın döneminde arz-ı Cibâl ve Hemedan valisi olan Cerir bin Abdullah’ı Emirel Müminin kendisine biat etmesi için çağırdı. Yine bunun gibi Azerbaycan valisi olan Eş‘as bin Kays’ı da çağırdı. Her ikisi de Harb-i Cemel’den sonra gelip biat eylediler. Tarrah dahi Muaviye’den ayrılıp aralarında câri olan konuşmaları Emirel Müminin’e arz eyledi. Bunun üzerine Emirel Müminin, ashab-ı Resulullah’tan birini Muaviye’ye göndermeyi murad eyledi. İbni Cerir de o mecliste bulunuyordu.

“Ey Emirel Müminin, o hizmete ben talibim. Zira benim Şam’da itibarım çoktur. Muaviye’nin de benim sözümden çıkacağını sanmıyorum.” dedi.

Meclis-i huzurda Malik Eşter: “Ya Emirel Müminin, Muaviye’ye Cerir’i göndermemek gerek. Zira Cerir’i hafifmeşreptir.” dedi.

Emirel Müminin Malik Eşter’in sözlerine iltifat etmeyip Cerir’e birtakım nasihatlerde bulunarak onu Muaviye’nin katına gönderdi. Cerir Şam’a varınca Muaviye onu büyük bir ihtiramla karşıladı ve onu Şam’ın saraylarından birine yerleştirdi. Cerir dinlendikten sonra Emirel Müminin’in talimatını Muaviye’ye iletti. Muaviye kendi ileri gelenlerini cem edip onlarla istişare eyledi. O mecliste Muaviye’nin kardeşi Utbe de vardı. Dedi ki: “Benim görüşüm, bu hususta Amr bin Âs’tan yardım istemelisin.”

Muaviye bu görüşü benimseyip Amr bin Âs’a mektup yazıp gönderdi. Mektubunda ona ihtiyacı olduğunu, bir an önce Şam’a gelmesini istiyordu. Mektubunda ayrıca Emirel Müminin’den gelen mektuptan da bahsetmişti.

Amr bin Âs, Muaviye’nin kendisine muhtaç olduğunu anlayınca oğullarıyla beraber Filistin’den çıkıp Şam’a Muaviye’nin yanına geldiler. Amr bin Âs Muaviye’yle baş başa kalınca, Muaviye: “Bu günlerde hoşlanmadığımız şeyler oldu. Birisi Muhammed bin Huzeyfe zindandan kaçtı. Birisi de bir Rum ordusu üzerimize geliyor. Birisi dahi Ali bin Ebu Talib Cerir’i gönderip: ‘Eğer bana biat etmezseniz cenge hazır olun’ demiş.” dedi.

Amr bin Âs: “Huzeyfe oğlunun firar etmesinin bir ehemmiyeti yok. Rum ordusundan da fazla endişelenme. Rum esirleri serbest bırakarak bu tehlikeyi kolayca savabilirsin. Sen asıl tehlikeyi düşün; o da Ali’dir. Ehl-i İslâm onu haseb ve nesep olarak senden üstün tutarlar ve Ali’de sıhrîyyet ve kerâbet-i Nebî vardır.” dedi.

Muaviye: “Benim bu hususta birlik ol. Ali’yi ortadan kaldıralım ve mülk-i cihanı ele geçirelim.” dedi.

Amr bin Âs: “Dini dünyaya satmak akıl kârı değildir. Seninle yâr olup Ali’yle cenk etmenin akıbeti vahim olur. Eğer seninle anlaşırsam, sen dahi benim isteklerimi yerine getirmelisin.” dedi.

Muaviye: “Onlar için endişen olmasın. Sen ne istiyorsun, onu söyle.” dedi.

Amr bin Âs: “Eğer galip gelirsek Mısır vilayetini benim tasarrufuma bırakmanı istiyorum.” dedi.

Muaviye, Amr’ın bu isteğini kabul eyledi ve bir ahitnâme yazıp eline verdi. Ve böylece aralarında sağlam bir ittifak kurulmuş oldu.

Muaviye: “Şimdiki hâlde elçiye ne cevap verelim?” dedi.

Amr bin Âs: “Bırakalım cevabı Şam halkı versin. Şam ahalisi karar ve ittifak edip ‘Osman’ın katlinde Ali’nin parmağı vardır’ desinler. Ve bütün bunları Şam’daki kabilelerin reisi olan Şercil’e de söylesinler ve onu ikna etsinler. Sen de onu meclisine davet edip kararına onu da ortak eyleyesin.” dedi.

Eşraf-ı Şam’dan niceleri Şercil’i kandırıp Ali’nin de bu işte parmağı olduğuna inandırdılar. Şercil gazap ve hiddetle kalkıp Muaviye’nin katına vardı: “Duydum ki Ali’nin de bu işte parmağı varmış. Ey Muaviye, eğer ona biat edersen seni Şam’dan çıkarırım.” dedi.

Muaviye: “Benim sizden başka kimim var ki size muhalefet edeyim.” dedi. Ayrıca Muaviye Şercil’den Şam ve civardaki belde ahalisinin kendisine biat etmeleri için yardım istedi: “Cümle beldeleri dolaşıp halkı bana biat etmeye davet edesin.” dedi.

Şercil Muaviye’nin dediklerine kanarak halkı Muaviye’ye biat etmeye teşvik etti ve Emirel Müminin’in elçisini eli boş ve biümit geri gönderdiler: “Küfe’ye git. Ali’ye Şamlıların biatından ümidini kesmesini söyle.” dediler.

Cerir bin Abdullah Küfe’ye varıp durumdan Emirel Müminin’i haberdar eyledi. Malik Eşter: “Ey Emirel Müminin, Huda hakkı için Cerir’in yerine beni gönderseydin bu hadiseyi kökten hallederdim. O Ebu Süfyan oğlunun hakikat hâlini bütün Şam’a ilan ederdim ve onu derece-i itibardan düşürürdüm.” dedi.

Malik Eşter’in azar ve ithamlarına tahammül edemeyen Cerir, izin almadan bir gece kendi eşrafından bir cemaatle Küfe’den ayrılıp Afrika tarafına gitti.

ABDULLAH BİN ÖMER’İN ŞAM’A GİDİP MUAVİYE’NİN EMRİYLE MİNBER’E ÇIKIP MUAVİYE TARAFINDAN ESHABI KİRAMDAN ÜÇ KİŞİYE DAVET MEKTUPLARI GÖNDERDİĞİ

Daha önce zikrolunduğu üzere Hz. Ömer şehit edildiği zaman, oğlu Abdullah babasının katlinde Ebu Lü’lü’nün ortağı olduğu zannıyla Hürmüzan’ı katleyledi. Osman hilafeti zamanında Hürmüzan’ın diyetini Beytülmal’dan vermişti. Hürmüzan Beni Haşim’in zıll-i himayesinde idi. Osman öldürülüp hilafet İmam Ali’ye geçince Abdullah bin Ömer kısas olunurum endişesiyle Medine’den Şam’a gitti. Muaviye onun gelişiyle mesut ve bahtiyar olmuştu. Onunla yalnız kaldıkları bir sırada ondan kendisine yardım etmesini, özel ve umumi toplantılarında İmam Ali’yi ayıplamasını, Osman’ın öldürülmesinde onu suçlamasını rica etti.

Abdullah bin Ömer: “Benim onu ayıplamam mümkün değil. Lakin senin hatırın için onu Osman’ın katliyle itham edebilirim.” dedi.

Ne zaman ki ahali mescitte toplandı, İbni Ömer Muaviye’ye verdiği söze binaen minbere çıktı. Halka nasihatler eyledi, lakin Emirel Müminin aleyhinde bir şey söylemeden minberden indi.

Muaviye: “Ey Abdullah, konuşmaktan alıkoyan neydi? Neden sözünde durmadın?” dedi.

Abdullah: “Ey Muaviye, Hazreti Huda’dan korktum. Resulullah’tan haya ettim. Eğer Ali’de olmayan şeyleri ona isnat edeydim, sen ve ben ikimiz dünyada yalancı, ahirette ise azaba müstahak olurduk.” dedi.

Bu sözler Muaviye’nin pek hoşuna gitmedi. Ama yine de onu yanından ayırmadı. Ta Harb-i Sıffın’da öldürülünceye kadar Muaviye’nin yanında kaldı.

Yine bu hengâmda Muaviye Medine halkına mektup yazıp onların kendisine biat etmeleri hususunda Amr bin As ile meşveret eyledi. Amr bu fikri benimsemeyip şöyle dedi: “Medine ahalisi üçe bölünmüştür. Birinci fırka Ali’nin hizmetinde olanlardır; senin mektubunla onlar Ali’den ayrılmazlar. Hatta sana olan düşmanlıkları daha da artar. İkinci fırka Osman’ın dostlarıdır; lakin onlar aciz ve bî-samandır olanlardır. Onların muhabbet ve adavetlerine itibar olunmaz. Üçüncü fırka tarafsız kalıp inzivaya çekilmişlerdir. Onları harekete geçirmek de mümkün görünmemektedir. Yine de mektup yazmakta kararlıysan, bir mektup yaz ki faydası olmasa da bari zararı olmasın.”

Amr’ın işaretiyle Muaviye Medine’ye bir mektup yazıp gönderdi.

MEKTUP

“Eyyâm-ı fitnede halkın Osman üzerine hücumları hengâmında ben Medine’de değildim. Bu nedenle işin iç yüzünü bilememekteyim. Ama size zahir ve rûşendir ki Ali bin Ebu Talip ehl-i nifakla ittifak edip Kasr-ı Hilafet’in yıkılmasına sebep olmuştur. Bugün bile Osman’ın katilleri Ali’nin has adamları olmuşlardır. Ben Osman’ın velisiyim. Gayem odur ki Osman’ın kanı yerde kalmasın. Ali onları bana göndersin. Ben onları kısas eyledikten sonra emr-i hilafeti meşverete havale eyleyem. Nitekim Ömer de öyle yapmış idi. Eğer Ali onları bana göndermez ise onunla savaşırım.”

Mektup Medine’ye gelince Medineliler bu mektubu yazanın Amr bin As olduğunu anladılar ve bir cevabî nâme yazıp gönderdiler.

CEVABI MEKTUP

“Muaviye ve Amr bin As hatâ-yı azîme düşmüşlerdir. Zira olmayacak yerden yardım isterler. Ey Muaviye; sen tâlik’sin ve tâlik azad olmuş köleye derler. Zira Hazreti Risalet-penâh Mekke’nin fethi gününde Mekke müşriklerinin kabahat ve cürümlerinden geçip onlara: ‘Ve entümü’t-tulekâ’ (Sizler hürsünüz) dedi. Ey Muaviye, sen de onlardansın. Ey Amr, sana gelince; sen din ve millette zayi olanlardansın. Bundan böyle bizi rahatsız etmeyesin.”

Bu mektup Muaviye’nin eline geçince Medine’ye mektup gönderdiğine pişman oldu.

Muaviye’nin meclisinde Eshab-ı Resulullah’tan dört kişi vardı. Bunlar:

1. Ebu Hureyre-i Dûsî

2. Ebu Derda

3. Ebu Nake-i Bahlî

4. Numan bin Beşir Ensârî

Bu dördünden başka kimse yoktu. Bu nedenle Muaviye Amr’ın sözüne iltifat etmeyip Ömer bin Hattab’ın diğer oğlu olan Abdullah’a, Said bin Ebu Vakkas’a, Muhammed bin Mesleme’yi Ensârî’ye mektuplar yazıp gönderdi. Onlardan kendisine katılmalarını istedi.

ABDULLAH BİN ÖMER’İN MUAVİYE’YE CEVABI

“Ey Muaviye, ne acepdir ki beni muhacir ve ensarın kıtaline davet edersin. Şu artık bilinmektedir ki senin asıl maksadın makam ve mevkiden ayrı bir şey değildir. Eğer benim hanemde münzevi olduğumdan ol Hazret’e muhalefet üzere olduğum zannına kapılırsan hata edersin. Maazallah ki ben ol Hazret’e muhalefet üzere bulunam. Ey Muaviye, benim zahirim Ali’den ayrı görünse de batınım onunla birliktedir. Onun Hazreti Risalet-penâh’a kurbiyyeti herkesten ziyadedir. Cenk meydanlarında onun kademi cümleden ileridir. O birader-i Resulullah’tır ve zevc-i Betül’dür. Ona karşı olan dünya ve ahiret saadetini kaybeder. Ey Muaviye, ben sana niçin biat edeyim ki nesep bakımından ben senden efzalim. Benim babam senin babandan, annem senin annenden daha şereflidir. Keşke bir mevzide olsaydım da rüzgârın cefa ve bî-vefalığını görmeseydim.”

Derler ki Abdullah bin Ömer âhir ömründe: “Üç şeyin hasretini çekerim. Birincisi: Ali bin Ebu Talib’e biat etmedim. İkincisi: Ol Hazret’in muhalifleriyle savaşmadım. Üçüncüsü: Bir gün hava çok sıcaktı, orucumu tutmadım.” dediği bazı nüshalarda yazılıdır.

Kitâb-ı Mustafa’da yazılıdır: Ebu Zer-i Gaffârî Resul-i Huda’dan rivayet etmiştir ki: “Men katele Aliyyen ale’l-hilâfeti fektulûhu” (Hilafet için kim Ali’yle savaşırsa onu öldürün).

SAİD BİN EBU VAKKAS’IN MUAVİYE’YE CEVABI MEKTUBU

“Senin mektubunu okudum. Demişsin ki Osman mazlumen öldürüldü. Ey Muaviye bilmiş ol ki Hazreti Rabbü’l-Âlemîn Ahkemü’l-Hâkimîn’dir. İyiyi kötüden, hakkı batıldan ayıranların en hayırlısıdır. Huda hakkı için ben ne Ali’yle savaşırım ne de bu hususta sana yardım ederim. Ben ehl-i İslâm arasında çıkan bu fitnenin dehşetinden yalnızlığı seçtim. Bu senin iddia ettiğin davanın benzeri Aişe’nin davasıdır. Aişe’nin başına gelenler senin de gelse gerektir. Talha ve Zübeyr eğer sözlerinden dönmemiş olsalardı kemallerinden bir şey kaybetmezlerdi. Ve ol hata ki Aişe’den sâdır oldu, Hak Teâlâ onu affeyleye.”

MUHAMMED BİN MESLEME’NİN MEKTUBU

“Ey Muaviye, senin davan saltanat davasıdır, Osman’ın katillerinden intikam almak davası değildir. Ey Muaviye, eyyâm-ı fitnede Osman’ın katillerini def etmede ihmalim olduğunu söylemişsin. O gün o fitnenin def’inde benim elimden gelen bir şey yoktu. Cemii yaran-ı Mustafa inzivada benim şerikim oldular. Onlar dahi bu işin def’inde aciz kaldılar. Halbuki Hazreti Peygamber bu fitnenin zuhurunu bana ve diğer yarana haber vermişti. Hem sen bizden ziyade kendini ayıplamalısın. Osman muhasarada iken Şam’a mektuplar yazıp senden yardım istemişti. Sen ise geri durmayı tercih ettin. Makam ve saltanat hevesine kapıldın. Osman’ın sana olan ihsanlarını görmezden geldin. Osman gitmeli, hilafet sana kalmalı hayaline kapıldın. Osman’ın kanı senin için bir bahanedir. Senin maksadının ne olduğunu biz biliyoruz.”

Ne zaman ki sahabenin mektupları Muaviye’ye ulaştı, onlardan kendisine bir faydanın olmayacağını anladı ve harp hazırlığına başladı. Halkı mescitte toplayıp onlara hutbe okudu ve: “Ve men kutile mazlumen fekad cealnâ li veliyyihi sultânen…” (Kim zulmen öldürülürse biz onun velisine yetki verdik) ayet-i celilesini okuyarak:

“Osman’ın velisi benim. Osman Ömer’e tabi olup vilayet-i Şam’ı bana erzan kıldı ve kendi hilafeti eyyâmında da beni azletmedi. Sizlerden her kim ki benimledir, doğru yoldadır. Ehl-i ol cemaattir ki Osman’ı katlettiler. Şimdiki halde düşmanım olan Ali serîr-i hilafete oturup Osman’ın katillerini korurlar. Irak askeri sizlerden daha cesur değillerdir. Sizlerin sabrı ve sebatı onlardan ziyadedir.” dedi.

Bu arada cemaatin arasından Zül Külâî Himyerî ayağa kalkarak: “Ey Muaviye sözün doğrusunu benden işit. Osman Şam vilayetini ve imaretini sana verip seni aziz ve mükerrem kılmıştır. Osman dara düşüp senden yardım istemiş idi. Lakin sen bu işi ağırdan aldın. Bunun sebebi halk-ı âlem sana muhtaç olsunlar istiyordun. İstiyordun ki müşkülatlarının def’inde senin kapını çalsınlar. Şu anda maksuduna nail oldun. Osman’ın kanını talep zamanı gelmiştir. Geciktirmek doğru değildir.” dedi.

Zül Külâî sözlerini bitirince Himyer kabilesinden biri dahi ayağa kalkıp: “Ey ehl-i Şam, sizin içinizde hiçbir kimse yok ki rıza-yı Hâlık’ı rıza-yı mahlûka tercih eyleye ve hâlisen li-vechi’llah bu hususta sözü doğru söyleye. Ali bin Ebu Talib’in Hazreti Risalet-penâh’a akrebiyyeti cümleden ziyadedir. Sîreti, meveddeti, şerefi, menâkıbı malûm-ı âlemdir. İmamete liyakati herkesten fazladır. Eğer bu tarafa gelirse vay sizin hâlinize.” dedi.

Çün Muaviye bu sözleri işitti, gazaba gelip o şahsın boynuna ip taktırdı, asılmasına karar verdi. Bir cemaat araya girip onu bu kararından vazgeçirdiler ve o kişi fırsat bulup Küfe’ye kaçtı. Keyfiyet-i hâli Emirel Müminin’in meclisinde anlattı.

Muaviye Şam meclislerinde kendisinin hilafete daha liyakatli olduğunu anlattı. Vahiy kâtibi olduğunu, kız kardeşinin Resulullah’ın eşi olduğunu, dolayısıyla Ali’yle aralarında fark olmadığını anlattıktan sonra bir mektup yazıp Küfe’ye gönderdi.

MEKTUBU MUAVİYE

“Ey Ali, eğer senin istikametin önceki halifelerin istikameti gibi olsaydı sana itaat ederdim. Bir hata ki Osman hususunda senden sâdır etti, beni sana biat etmekten alıkoydu. Bundan önce ensar ve muhacirin umûr-i hilafette Cenab-ı Hakk’ı tutarlardı. Şimdiki hâlde tarîk-i haktan inhiraf ettikleri görülmektedir. Şimdiki hâlde hilafet erbabı Şam’a intikal etmiştir. Tenvîz-i ahkâm-ı din onlara müteallik olmuştur. Talha ve Zübeyr’i ilzam ettiğin şeyle beni ilzam edemezsin. Onlar sana biat etmişlerdi. Ben sana biat etmedim. Senin Resulullah’a olan yakınlığını ehl-i ilim ve faziletten bir kimse yoktur ki inkâr eyleye. Vesselâm.”

MEKTUBU EMİREL MÜMİNİN

“Malum ola ki benim katıma bir şahsın mektubu geldi ki o şahıs dalalet çölünde vakit geçirmektedir. Şehvet denizine dalmıştır. O şahıs havâ-yı nefsinin davetine lebbeyk diyerek icabet etmiştir. Bu eşkıya tavırlarınla yazmışsın ki: ‘Osman hususunda senden sâdır olan hata beni sana biattan alıkoydu.’ Kavgayı Osman’da benim ne emelim vardı, ne nakem ne de cemelim vardı. Ehl-i İslâm katında zahir ve nümâyândır ki ehl-i Bedir, muhacir ve ensar bir şahsa biat ederlerse cümle kullara o şahsa biat etmek vacip olur. Hiç kimse bu hükümden müstesna değildir. İyi bilesin.”

Bu mektuptan sonra aralarında başka mektuplar da geldi gitti. Biz burada bu kadarıyla yetindik.

MUAVİYE’NİN ŞAH-I MERDAN VE ŞÎR-İ YEZDAN’A GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN CEVABI BEYAN OLUNUR

MEKTUBU MUAVİYE

“Dalalet merkebine süvâr olmuşsun. Meydan-ı muharebeden kaçarsın. Tehditlerinde gururlu arslan gibisin. Eğer bu bahaneleri bir kenara koyup ordunla benim karşıma çıkarsan nice mızraklılar görürsün ki ayın yüzünden çil kaparlar. Yani eğer sana inayet-i Rabbânî erişmeyip bu minval üzere karanlıklar içinde kalır isen ve böylece meydan-ı muharebeye gelir isen öyle savaşçılar müşahede edersin ki sonunu görür ve anlarsın. Halk-ı cihan senin tekebbüründen halas olurlar.”

MEKTUBU EMİREL MÜMİNİN

“Emirel Müminin’den Muaviye bin Sahre’ye: Ben senin endâze-i fehmini ve idrakini bilir, sû-i ef‘âlini bilenlerdenim. ‘El-umûru merhûnun bi-evkâtihâ’ (Her işin bir vakti ve zamanı var). Benim seninle muharebemin de bir vakti ve zamanı var; o vakti beklemekteyim. Vakit geldiğinde ve benim kılıcım kınından sıyrıldığında sen yükü ağır deve gibi bağıracaksın. Ey ciğer yiyen kadının oğlu! Ceng-i Sıffîn’de sesin bana kadar gelecek. ‘Bu mızraklar, bu eğri kılıçlar, bu uçan okların sonu yok mu?’ dediğinde, feryadın gözyaşına karıştığında, korkunun eteklerine sarılıp bir o yana bir bu yana gelip gittiğinde bu sözlerimi hatırlayacaksın. Bu Rabbimin bir hükmüdür ki nâzil olsa gerektir. Bu bir kazâ-yı ilâhîdir ki sâdır olsa gerektir. ‘Vesselâmü alâ men ittebea’l-hüdâ’ (Selam Huda’ya tabi olanların üzerinedir).”

Çünkü bu mektup Muaviye’ye vasıl oldu. Amr bin As: “Ey Muaviye, bundan sonra bu mektup işi tamam oldu. Ey Muaviye, eğer bütün kâtipler ve münşîler bir araya gelseler fesahatte belagatte ona ulaşamazlar. Ey Muaviye, eğer muharebeye meylin var ise o işe koyul. Yok eğer Ali’den korkuyor isen ona biat eyle.” dedi.

Muaviye, Amr bin As’ın bu ikazı üzerine savaş hazırlığına başladı.