DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-4
DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-4. Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
KİTAPLAR


DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB)
2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ
Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
Yazar: Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni
Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Çeviren: Benlizade Mahmut el-Mağnisavi
Osmanlı Türkçesi’nden Türkçe’ye Çeviren: Ahmet M.
Sadeleştiren ve Düzenleyen: www.ilahiyasa.com
2. Cilt – Hz. Ali Dönemi
BÖLÜM-4
EMİREL MÜMİNİN MUAVİYE TARAFINA TEVECCÜH BUYURUP OL ESNADA NÂZIL OLAN HAVÂDİS-İ ÂSÛMÂNİDEN BİR ŞEMME
Çünkü Halife-i Zaman, Amr bin As ve Muaviye’nin husumet ve nizalarının kılıç ve mızraksız mümkün olmayacağını anladı. Emrindeki memleketlere ulaklar gönderip ferman buyurdu ki: “Erbâb-ı şecaat ve celâdet tez zamanda Âsitâne-i Hilâfet ve Südde-i İmamet’e toplansın.”
Az zamanda Küfe’de o kadar asker toplandı ki ezmine-i sâbikede, kurûn-ı mâziyede benzeri görülmüş değildi. Emirel Müminin Cuma günü minbere çıkıp bir hutbe okudu. Hutbe-i garrâdan fariğ olunca mescitte toplanan cemaate hitap ederek:
“Ey insanlar! Himmetinizi eshâb-ı isyanın sindirilmesine bezl ediniz. Bir toplulukla savaşınız ki muhacir ve ensarın katilleridir. Onlar öyle bir taifedir ki kalpleri zehârîf-i dünya ile suret bulmuştur. Nûr-ı yakîni bir an bile müşahede etmemişlerdir.”
Bu esnada Fezzâre kabilesinden Erbed isminde biri Emirel Müminin’e: “Ya Ali, senin maksadın bizim dinde kardeşlerimiz olan ehl-i Şam ile mukatele etmektir; nitekim Basra’da Aişe ile mukatele etmiştin. Huda hakkı için biz bu işe karışmayız.” dedi.
O sırada Malik Eşter: “Tutunuz şu şahsı ki her ne tekellüm etti ise çirkindir.” dedi.
O şahıs meclisten çıkıp kaçmaya çalıştıysa da bir cemaat tarafından yakalanıp infaz edildi. Öldürenin kim olduğu bilinmeyince Emirel Müminin, onun diyetinin Beytülmal’dan yakınlarına ödenmesine hüküm eyledi.
Malik Eşter: “Ey Emirel Müminin, sakın üzülme. Biz senin rikâb-ı devletine tâlibiz. Bir lahza olsun senin fenândan sonra kendi bekâmızı istemeyiz. Hemen bir an evvel ehl-i isyanın defterini dürmek gerek.” dedi.
Âyân-ı devletten dahi bir cemaat Malik Eşter’i tasdik ettiler. Bunların arasında Ammar bin Yaser, Sahl bin Hanif, Kays bin Saîd ve Adî bin Hatem-i Tâî de vardı. Bunların esâmîsi kütüb-i siyer’de yazılıdır. Malik’in kelâmını tasdik edip muharebenin artık kaçınılmaz olduğunu belirttiler. Bütün kabileler orada toplanmışlardı. Hazreti Emir’in işaretini beklemekteydiler.
Lâkin orada Abdullah bin Mesud’un ashabından bir topluluk vardı ki onlar: “Kurrâân-ı kelâm-ı Melikü’l-Mennân ve ruvvât-ı hadîs-i Resulullah” idiler. Südde-i şehâdete arz ettiler ki: “Ey Emirel Müminin, senden niyazımız budur ki bizi İslâm’ın sınırlarından birinin muhafazasına tayin edesin. Küffar ile muharebeye ruhsat veresin. Bu lütfunu bizden esirgemeyesin.”
Emirel Müminin onların bu isteklerini hoş karşılayıp Rabîa bin Hâşimî’yi onlara serdar tayin edip Kazvin eyaletine gönderdi.
Ulemâ-yı ahbâr kitaplarında yazmışlardır ki ne zamanki Emirel Müminin bi’l-istişare Muaviye’nin üzerine gitmeye karar verdi, asâkir-i mansûre ferman mucibince Nâhile denilen mahalde toplandı. Malik Eşter umûr-ı askere tertip verip birliklerin yerlerini belirledi. Hazreti Halife, Ebu Mesud-i Ensârî’yi yerine vekil bırakıp Eshâb-ı Resulullah ile birlikte ordugâha teşrif buyurdular. O sırada Abdullah bin Abbas Basra leşkeriyle birlikte gelip ol Hazret’e katıldılar. Bir rivayete göre halifenin ordusu altmış bin neferdi.
Derler ki: Ehl-i Bedir’den seksen sahabe ve Hudeybiye seferinde Resulullah’la birlikte olan sekiz yüz sahabe bu seferde Emirel Müminin’le birlikteydiler. Hatta içlerinde biri vardı ki onu tanımayan yok gibiydi: Uveysü’l-Karanî hazretleri. Emirel Müminin’e yakın olmayı kendisine vazife edinmişti. Hazreti Emir Üveys’in nasihatlarını dinler, Üveys ise o ilim şehrinin kapısını aralamaya çalışırdı. Tâ Sıffîn harbinde şehit düşene kadar Emirel Müminin’in etrafında pervane gibi döndü durdu. Rahmetullahi aleyh ve alâ cemîi şühedâ.
Emirel Müminin’in emri ile ordu sabah erkenden Nâhile’den hareket ederek öğleye doğru bir yere geldiler ki orada bir mescid bulunmaktaydı. Salât-ı zuhr’u orada kasr ile eda ettiler. Oradan da hareketle tâ Dübrü Ebu Musa denen yere vardılar. Orada da salât-ı asr’ı eda ettiler. Oradan da sefer edip Fırat suyunun kenarına vardılar. Oradan da sefer edip Dârü’l-mülk ki Kisrâ-yı Nûşîrevân’a geldiler. Oradan da seferle Cezire hududuna eriştiler. Orada bir rahibin manastırı vardı. Emirel Müminin rahibe seslendi. Rahip sesi duyunca manastırın çatısına çıktı.
Emirel Müminin: “Suyun var mı?” dedi.
Rahip: “Yirmi kişiye yetecek kadar vardır.” dedi.
Emirel Müminin: “Ey rahip, bu manastıra yakın bir yerde bir çeşme vardır ki enbiyadan altı tanesi oradan su içtiler.” dedi.
Rahip: “O çeşme şimdi kaybolmuştur. Yeri belli değildir.” dedi.
Bu arada rahip manastırın damından aşağı inip Emirel Müminin’in yanına geldi ve arz etti ki: “Benim pederim kendi pederinden rivayet eyledi ki bu mahalde bir çeşme gizli ki onu bir peygamber vasisinden başka hiç kimse açamaz.”
Emirel Müminin: “İnşaallah onu ben açacağım.” buyurdular.
Rahip: “Sen kimsin?” dedi.
Emirel Müminin: “Ali bin Ebu Talib’im.” dedi.
Rahip: “Bana pederimden bir kitap erişti. O kitapta peygamberin vasıfları ve bu çeşmeyi ortaya çıkaracak kişinin nâmı yazılıdır. Eğer o kişi sen isen ben din-i İslâm’ı kabul ederim.”
Şah-ı Merdan o manastırın doğusunda yirmi arşın uzunluğunda ve yirmi arşın genişliğinde bir daire çizdi. Emir buyurdu, o dairenin içini kazdılar. Bir miktar kazınca bir kayaya rast geldiler; fakat o kayayı oynatmaya kimse güç yetiremedi. Emirel Müminin herkesin geri çekilmesini emredip taşın olduğu yere indi.
“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” diyerek o kayayı yerinden oynatıp yana yuvarladı. Altından o mübarek çeşme zahir oldu. Tekrar rahibe dönerek:
“Ey rahip, biz vahy-i semavînin varisleriyiz.” dedi.
Rahip o hâli müşahede ettikten sonra o kitabı getirip Emirel Müminin’e gösterdi. Kitap Süryanice idi. İçinde şunlar yazılıydı: “Şemun Mesih aleyhi’s-selâmdan rivayet eder ki: Benden sonra Hak Subhânehu bir peygamber gönderecek; bu nebilerin sonuncusudur. O bu cihandan ayrıldıktan sonra ona tâbi olanlar ihtilafa düşecekler. Onun ümmetinden biri ehl-i meşrık ile mağrip arasına yönelip deniz kenarından geçecek. Yine o kişi sûret ve mâna yönünden Resulullah’a diğerlerinden daha yakın olacaktır. Adaleti ve insafı elden bırakmayacaktır. Her kim ki onun zamanına kavuşa, ona itaat ede.”
Çünkü Emirel Müminin bu kitabı okudu, Rabbü’l-Erbâb’a hamd ü senâ eyledi. O rahip ise Müslüman oldu ve Harb-i Sıffîn’da şehit oldu.
Emirel Müminin Medâin’den ayrılacağı vakitte Muhtar bin Ebu Ubeyde-i Sakafî’nin amcası Saîd bin Mesudî’yi Medâin’e halife bıraktı ve Muakkal bin Kays’ı üç bin süvariyle Musul yoluna gönderdi; Rakka diyarında gelip asâkir-i mansûreye katılmasını tembih eyledi. Kendisi de ayrıca ordusuyla birlikte Rakka’ya doğru hareket etti. O diyarın halkı Osman ve Muaviye dostlarından olup Osman’ın kanını talep edenlerden idi. Ne zamanki Fırat nehrine köprü koymaya memur oldular, itaat etmediler. Emirel Müminin de Fırat’ı başka bir mahalden geçti.
Malik Eşter o diyarın halkını tehdit etti: “Eğer Emirel Müminin’e itaat etmezseniz sizi kılıçtan geçiririz.” dedi.
Rakka ahalisi bu tehditten korkarak Fırat’ın üzerine bir köprü kurdular. Malik Eşter askeriyle o köprüden geçip gittiler.
Derler ki: Emirel Müminin’in Fırat nehrinden geçtiği haberi Muaviye’ye ulaştı. Kendi askerlerine hitap edip: “Ali bin Ebu Talip ordusuyla bu tarafa gelmektedir. Eğer onlar ile mukateleye meyliniz ve rağbetiniz varsa sâbitkadem olasınız ki zafer bulasınız.” dedi.
Bu sırada haber geldi ki Emirel Müminin Rakka şehrinde Fırat nehrinin kenarında demir atmış. Bu haber üzerine Muaviye Ebu’l-A’ver’i bir miktar askerle ol tarafa gönderdi. Bu tarafta Emirel Müminin A’ver’in gelişinden haberdar olup Ziyad bin Nasr’ı ve Şerih bin Hâni’yi bir bölük asker ile A’ver’e karşı gönderdi. A’ver’in askerinin çokluğu müdahale etmelerine engel oldu. Emirel Müminin’den takviye kuvvet istediler.
Emirel Müminin şecaatiyle düşmanların korkulu rüyası hâline gelen Malik Eşter’i bu işle görevlendirdi: “Ey Malik, tez onların imdadına yetiş. Amma emr-i muharebede muharebeyi başlatan sen olmayasın. Gerekli nasihatlarını yapıp uyarasın. Kabul ederlerse ne âlâ. Etmezlerse Bâr-gâh-ı Ahadiyyet’ten yardım isteyesin. Hak Teâlâ’ya tevekkül kılıp işe öyle koyulasın.”
Malik Eşter üç bin seçkin askerle yola koyuldu. Emirel Müminin Hâşim bin Utbe’yi de bir miktar askerle Malik’in ardından gönderdi. Çünkü Malik Ziyad ve Hâni’ye mülâkî oldu. Ebu’l-A’ver’e gizlice bir mektup gönderip onu Emirel Müminin’e biata davet eyledi. Hâmil-i mektup zühd ve takvasıyla bilinen Ebu Necdil Enderânî idi.
Ebu Necdil dedi ki: “Ne zaman ki Ebu’l-A’ver’in çadırına eriştim, iki nefer sarhoş gördüm; onun çadırından çıktılar. Çadırının önüne bir halı serilmişti. Ben atımı halının üzerine sürdüm. Oradaki cemaat bana: ‘Ey edepsiz, atından aşağı in ve bu halıyı da atınla kirletme.’ dediler. Ben de onlara: ‘Fâsıklar topluluğuna tevazu vebâldir.’ dedim.
Çünkü A’ver’in meclisine dâhil oldum. Selam vermeyip: ‘Ey Ebu’l-A’ver, sen ve senin nedimlerin kafa mı çekersiniz? Zira ben senin meclisinden mest-i harap dışarı çıkanları gördüm.’ dedim.
A’ver: ‘Sen elçisin, elçilik vazifeni gör.’ diyerek beni savuşturdu. Nâmeyi eline verdim ve nasihatte bulundum ama kâr etmedi. Cevabını da birkaç satır yazarak bana verdi. Cevabî mektubu Malik’e yetiştirdim. Malik mektubu Emirel Müminin’e verilmek üzere saklamasını tembih eyledi.
Ondan sonra Malik Eşter Ziyad bin Nasr’ı sağ kanada, Şerih bin Hâni’yi sol kanada tayin eyledi ve savaş davullarının çalınmasını emreyledi. A’ver dahi savaş kararı verip yanında bulunan, meydan-ı şecaatte şöhret bulmuş Abdullah bin Münzir-i Rûmî’yi meydana gönderdi. Gönderirken de şunları söyledi: “Muaviye katında Malik’in katlinden mühim bir iş yoktur. Göreyim seni.” dedi.
Abdullah: “Ben Malik gibilerin cengine varmağa ar ederim. Onun gibi bin tane olsa yine de benimle baş edemezler.” dedi.
Ziyad bin Nasr diledi ki Abdullah’a karşı çıka. Malik onu men edip kendisi karşı çıktı.
“Adın nedir?” dedi.
Abdullah: “Şimdi benim kılıcım sana kim olduğumu söyler.” dedi.
Malik: “Galiba sen Şam’ın alçaklarındansın. Geri dön ki benim dengim değilsin.” dedi.
Abdullah kendi nâmını ve şânını beyan eyledi.
Malik: “Ne yazık ki meydan-ı dalalette at koşturmaktasın. İmâmü’l-Müminîn’e karşı isyandasın.” dedi.
Abdullah: “Muaviye vahiy kâtibi idi.” dedi.
Malik: “Doğru söyledin. Lâkin bir gün onu çağırdığında yemek yediğini söyleyip gecikebileceğini belirtti. Bunun üzerine Resulullah: ‘Allahümme lâ teşbe‘ batnehû’ (Allah’ım onun karnını doyurma) diye niyazda bulundular. Ondan sonra Muaviye hiçbir zaman karnının doymadığını itiraf ederdi.” dedi.
Bu hadisten sonra Malik Emirel Müminin’in menâkıbını anlattı.
Abdullah: “Ey Malik, senin anlattıkların hak ve vâkıa mutabıktır. Amma benim Şam’da iki yüz bin dirhemim, ehlim ve çocuklarım var. Bundan sonra ne sizin için ne de Muaviye için cenk ederim.” deyip geri çekildi.
Ebu’l-A’ver bu durumu müşahede eyleyince adamlarından birini ona karşı gönderdi. Abdullah o kişinin kelimatını gururuna yediremeyip geri döndü. Bir miktar savaştıktan sonra yorulup dinlendiler. Tekrar muharebeye başladılar. Malik ansızın bir mızrak darbesiyle Abdullah’ı ölüm bataklığına sürükledi. Bu sefer Abdullah’ın kardeşi çıktı Malik’in karşısına; o da aynı akıbete dûçâr oldu. Üçüncü kişi olarak Matraf adlı kişi çıktı karşısına.
Malik: “Ey Matraf, benimle senin aranda bir hukuk vardı. Neden o hakkı ihlâl edip çıktın karşıma?” dedi.
Matraf: “Doğru dersin; sofra hakkı da cümlesi vacibattandır.” deyip geri döndüğü bir sırada Malik onu bir kılıç darbesiyle öldürdü.
Malik’ten bunun sebebini sorduklarında: “Matraf Harb-i Cemel gününde meydana girip rakip istedi. Kız kardeşimin oğlu Kasım meydana girmişti. Matraf ona: ‘Babanla aramızda dostluk var, seninle cenk etmem.’ dediğinde Kasım geri döner dönmez o namert kılıcıyla kafasına vurup katletmişti. Şimdi de ben ona aynı muameleyi yaptım.” dedi.
Matraf’ın katlinden sonra kardeşi Hamza intikam için meydana çıktı. Bir lahza cenk ettikten sonra Malik onun da ruhunu bedeninden ayırdı.
Hamza’nın katlinden sonra Ebu’l-A’ver Malik’e haber gönderdi ki: “Benim leşkerimde nice bin bahadır vardır. Birer birer cenk ettikleri takdirde iş uzar gider. Münasip olan bütün leşkerin cenge katılmasıdır.”
Bunun üzerine iki ordu cenk ve kıtale başladı. Malik cenk esnasında askerlerinden Sinan isminde birine: “Ebu’l-A’ver’in yanına git; ona meydan okuduğumu haber ver.” dedi.
Asker emir gereği Malik’in mesajını A’ver’e ulaştırdı.
A’ver: “Osman onun gayretiyle öldürüldü. Osman’ın katili benim dengim olamaz.” dedi.
Asker dönüp durumu Malik’e haber verdi. Malik tebessüm edip: “Can korkusu onu böyle dedirtti.” dedi ve leşkerine hücum emri verdi. O gün akşama kadar sâkî-i ecel peymanesini doldurup boşalttı. Gecenin karanlığıyla beraber A’ver’in ordusu dağıldı.
A’ver Muaviye’nin katına varıp: “Ordu yok olmadan geri çekilmeyi münasip gördüm.” dedi.
Muaviye bundan sonra aceleyle göç edip yola koyuldu. Süfyan bin Amr, Ebu’l-A’ver’e: “Yanına üç bin asker al; ordu için münasip bir yer araştır.” dedi.
Onlar dahi varıp Sahrâ-yı Sıffîn’i ihtiyar ettiler. Orada Romalılar zamanından kalma yüksek binalar ve imaretler vardı. Yine orada Fırat’a giden tek bir yol vardı. Muaviye askeri o yolu kontrol altına alıp Emirel Müminin ordusunun suyla irtibatını kesmişlerdi.
MALİK EŞTERİN İKİNCİ DEFA EBU’L-A’VER İLE CENGİ
Muaviye, Emirel Müminin’in gelişini haber aldı. Ebu’l-A’ver’i on bin askerle Sıffîn’e gönderdi. Sıffîn’de Fırat nehrine giden yolu kapamalarını söyledi. Halifenin ordusu, Muaviye’nin birliklerine yakın bir yerde karargâh kurdu. Sucular Fırat’tan su getirmek için gittiklerinde su alamayıp elleri boş olarak geri döndüler. Bu durum Emirel Müminin’e arz olundu. Emirel Müminin Sa‘saa ibn-i Suhan’ı Muaviye’nin katına gönderdi:
“Ey Muaviye, sizden bir taife ki Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak’ın bütün kullarına mubah kıldığı Fırat’ın suyunu bizden esirgemektedirler. Münasip olan odur ki bu duruma son verile; aksi halde kandan ırmaklar akıtmak iktiza edecektir.”
Sa‘saa bu haberi Muaviye’ye iletti. Muaviye bu hususta mütereddit olup bunu ileri gelenleriyle meşveret eyledi. İçlerinden bazıları: “Onların ekserisi Osman’ı katledenlerdir. Onlar ki muhasara günlerinde Osman’ı susuz bırakmışlardı. Şimdi ise devran döndü, biz onları susuz bırakıyoruz. Nehr-i Fırat’tan su içmelerine izin vermeyiz.” dediler.
Derler ki: Ehl-i mârifetten biri ol mecliste hazırdı:
“Ey Muaviye, mürüvvet ve mertlik yüzünün suyunu döktün ve şerâit-i insafı yerine getirmedin. Eğer senin kavgan Türk ve Rum kavimleriyle olaydı, insaf ve mürüvvet onu iktiza ederdi ki önce onların su içmelerine izin veresin, sonra onlarla cenk edesin. Kaldı ki bu Nehr-i Fırat’tan nehy ettiğin cemaat, ehl-i Bedir’in içinde bulunduğu bir cemaattir. Muntakım-ı Hakîkî’nin intikamından korkmaz mısın?” dedi.
Emirel Müminin’in elçisi eli boş geri dönüp durumu Emirel Müminin’e haber verdi. Asker arasında susuzluk son hadde varmıştı. Sucular suyu çok uzak yerlerden taşıyorlardı. Ne zamanki Malik Eşter ordunun bu durumunu müşahede eyledi, Emirel Müminin’in yanına varıp: “Eğer ruhsat buyurur isen Sahrâ-yı Sıffîn’i düşmanın kanıyla boyayayım.” dedi.
Eş‘as bin Kays dahi Malik’i haklı bulup: “Ey Emirel Müminin, revâ mıdır? Müslümanlar susuzluktan ölmek üzereler. Hâlbuki biz henüz kılıçlarımızı kınlarından çıkarmış değiliz. Bizim emirimiz sensin. Huda hakkı için bize izin ver.” dedi.
Emirel Müminin: “Durum neyi gerektiriyorsa onu yapın.” buyurdu.
Malik Eşter ve Eş‘as bin Kays izin alır almaz bin gönüllü bahadırân ile avn-i Melikü’l-Gaffâr ile cânib-i maksada doğru hareket ettiler. Malik piyadeleri önden gönderdi; arkalarından süvariler onları takip eyledi. Akıbet Fırat’a yakın bir yerde Muaviye’nin askerleriyle karşılaştılar. Malik ve Eş‘as başlarını açıp seslendiler ki:
“Ey ehl-i tuğyân! Kenâr-ı Fırat’tan çekilin. Canlarınızı sahil-i necata eriştirin; yoksa kendi kanınızla boğulursunuz.”
Ebu’l-A’ver: “Bizi buradan kaldırmak kolay değildir. Gelin de kılıçlarla açılan yaraları görün.” dedi.
Malik süvarilere, Eş‘as piyadelere komuta ettiler. İki leşker birbirine girdi. Ebu Hâni der ki: “Ben o zaman Malik’in yanındaydım. Malik’in aşırı susuzluğunu biliyordum. Bir yerlerden bir maşraba su tedarik edip Malik’e arz ettim.”
Malik: “Huda hakkı için Müslümanlar Fırat’tan içip rahat etmedikçe ben su içmem.” dedi.
Bu sırada Malik muhaliflere hamle ederek onlardan yedi kişiyi helâk eyledi ve askerlerine: “Ben düşmana saldırdığımda siz de benimle beraber olun.” dedi.
Malik ve beraberindekiler düşman saflarını yara yara tâ Fırat nehrinin kenarına vardılar. Önce susuzluklarını giderip sonra tekrar saldırdılar. Düşman safları dağılmaya başladı. Ebu’l-A’ver bulunduğu yerden ayrılıp başka bir yere çekildi ve Muaviye’ye yardım için adam gönder dedi. Muaviye Amr bin As’ı üç bin askerle yardıma gönderdi. Amr savaş meydanına girince Malik Eşter tarafından fark edildi. Siperini yüzüne tutup Amr’ın üzerine hücum eyledi. Amr kurtuluşu firarda arayıp geri çekildi. Malik onu tâ Şam askerinin bulunduğu yere kadar kovaladı. İki ordu arasında yaman bir savaş oldu. O gün bin kişilik bir ordu, on üç bin kişilik bir orduyu yendi. Muaviye’nin ordusundan kurtulanlar kaçıp Muaviye’nin katına vardılar. Muhaliflerin hezimetinden sonra Leşker-i Zafer Fırat nehrinin kenarına indiler.
Ne zaman ki Amr bin As ve askerleri yenilerek Muaviye’nin yanına geldiler, Muaviye’yi azarlayıp: “Eğer Ali bin Ebu Talip dün sizin ona yaptığınızın aynısını size yaparsa hâl nice olur?” dedi.
Muaviye: “Geçen geçti, şimdi çare nedir, sen onu söyle?” dedi.
Amr: “Ali intikam peşinde koşan biri değildir. Sizin ona yaptığınızı o size yapmaz kanaatindeyim.” diye cevap verdi.
Muaviye yaptıklarından pişman olup komutanlarından Dahhâk bin Kays’ı, Beşîr bin Irta’yı, Mukâtil bin Zeyd’i ve Hoşeb bin Zî Zulm gibi on kişiyi Emirel Müminin’in katına gönderdi. Her biri Emirel Müminin’in katına gelip su için iltimasta bulundular.
Dahhâk: “Ey Emirel Müminin, ferman senindir. Su hususunda bize merhamet göster. Muaviye’nin yaptıklarıyla bizi cezalandırma.” dedi.
Mukâtil: “Ey Emirel Müminin, ben Diyar-ı Şam’dayım. Ancak Allah şahidimdir ki daima senin muhabbetin benim canımın virdidir. Allah’a yemin ederim ki bundan sonra Muaviye’nin hizmetinde olmayacağım. İznin olursa yanında kalıp hizmetinde bulunmak istiyorum.” dedi.
Emirel Müminin: “Muaviye’ye Nehr-i Fırat’tan su içebileceğini söyleyin. Sizinle Fırat arasındaki engeli kaldırıyorum.” dedi.
Ebu’l-A’ver’in yarenlerinden biri, Hazreti Halife’nin bu merhameti karşısında ona muhalefet ve isyandan pişman olup tövbe etti. Böylece her iki tarafta Fırat’ın suyunu ortaklaşa kullandılar.
Bazı kütüb-i tevârihte mevcuttur ki su meselesinin hallinden bir hafta sonra Muaviye birliklerine Irak yolunu kontrol ettirip o taraftan halife ve taraftarlarına gelen gıdalara el konulmasını istedi.
Amr bin As: “Ey Muaviye, bu tedbir sana nedamet ve pişmanlıktan başka bir şey getirmez.” dedi.
Muaviye: “Ya nice edelim? Ali ile mukatele kolay iş değil. Ekseri muhacir ve ensar onunla beraberdir. Zann-ı galibim odur ki o bu gidişle bize galip gelecektir. Bari onların gıda yollarını keselim ki birlikleri dağılsın.” dedi.
Amr: “Eğer bu haber Ali’nin kulağına giderse, senin göndereceğin taife üzerine öyle bir taife gönderir ki onları tarumar eder.” dedi.
Bu nasihatler Muaviye’ye kâr etmedi. Abdurrahman bin Halid bin Velid’e Irak yolunu beklemesini, gelen kervanları alıp kendi ordugâhına getirmesini emreyledi.
Abdurrahman: “Ey Muaviye, Şam şehirlerinin ve beldelerinin tamamını kendi adamlarına tahsis edip beni hepsinden mahrum eyledin. Şimdi ise beni vâdî-i helâka gönderiyorsun. Hâlbuki mal ve menâlden bir fülûs-i ahmere malik değilim. Kıyamet gününde Hazreti Yezdân bana ‘Osman’ın kanını niçin talep etmedin?’ diye hitap etmese gerek. Lâkin Ali’yi değil de seni tercih ettiğim için itâb ve azaba uğrasam gerek.” dedi.
Muaviye Abdurrahman’ın bu sözlerini hoş karşılamayıp onun yerine bin süvariyle Dahhâk bin Kays’ı gönderdi. Dahhâk Irak yolunu kontrol ederken gördü ki bir kervan geliyor. Kuru üzüm ve hurma taşıyan bu kervanın yolunu kesip: “Bu zahireyi Muaviye’nin karargâhına götürün ve onlardan bahasını alın.” dedi.
Kervandakiler: “Biz Emirel Müminin Ali’nin düşmanlarına mal satmayız.” dediler.
Bunun üzerine Dahhâk cebren onları alıp Muaviye’nin katına getirdi. Kervandan biri kaçıp kurtulmuştu. Emirel Müminin’in katına varıp durumdan onu haberdar eyledi.
Emirel Müminin: “Bu ciğer yiyen (Âkiletü’l-ekbâd) kadının oğlundan bana erişen belaları görüyor musunuz? Benden sonra onun evladından benim evladıma nice belalar isabet etse gerektir.” dedi.
Emirel Müminin ol şahsa: “Size taarruz edenlerin serdarı nasıl biriydi?” dedi.
Şahıs: “Uzun boylu, çatık kaşlı, yassı burunlu biriydi. Sol yanağında yara izi vardı.” diye cevap verdi.
Emirel Müminin: “Ol kişi Dahhâk bin Kays’tır. Sizlerden kim gidip onlardan bunun hesabını sormak ister?” dedi.
Züheyr bin Kays bunu canına minnet bilip beş yüz süvariyle yola koyuldu. Dahhâk’la karşılaştıklarında onu yaralayıp ashabından da on iki kişiyi öldürdüler. Diğerleri bozulup geri çekildiler.
Bu olaydan sonra Emirel Müminin Muaviye’ye elçiler gönderip onu kendisine biata davet eyledi. Lâkin bunların hiçbiri ona kâr eylemedi. Çünkü o sırada Muaviye’nin ordugâhında yüz altmış bin asker mevcuttu. Leşkerinin çokluğuna güvenip kelâm-ı hakkı kabul etmedi.
Erbâb-ı tevârih derler ki Emirel Müminin ile Muaviye’nin Sıffîn muharebeleriyle ilgili nice kitaplar ve risaleler yazılmıştır. Her birinin arasında da nice ihtilâf-ı kesîr vardır. Bunların her birini burada zikretmeye mecal yoktur. Biz ise Kitâb-ı Ravzatü’l-Ahbâb ile yetineceğiz. Zira Ebu Hanife-i Dinûrî’nin kelâmı mâna yönünden muhtasar, rivayetleri makbul ve muteberdir. Bundan sonra onun yazmış olduğu tarihteki kıssalar anlatılacaktır, inşaallahu teâlâ.
SIFFIN SAVAŞI
Sıffîn savaşı hakkında Ebu Hanife-i Dinûrî’nin rivayeti şudur: Hazreti Emirel Müminin ile Muaviye arasında Rebîü’l-Evvel, Rebîü’l-Âhir, Cemâziye’l-Evvel olmak üzere tam üç ay süreyle elçiler gidip geldi; ama yine de sulh tesis edilemedi. O günlerde her iki tarafın askerleri seksen beş kez karşı karşıya geldiler. Her defasında da sulh için araya girenler oldu. Nasihatler edip her iki tarafı da sükûnete davet ettiler.
Ne zaman ki Cemâziye’l-Ûlâ’nın yarısı oldu, Emirel Müminin Muaviye’ye haber gönderdi: “Yarın cenk günüdür, hazır ol.” dedi.
Cemâziye’l-Ûlâ’nın yarısından Receb’in gurresine değin iki tarafın savaşçıları bölük bölük çıkıp birbirlerine ölüm şerbetini içirdiler. Çünkü hilâl-i Receb göründü, her iki taraf da muharebeden el çekti. Sebebi ise Receb’in eşhurü’l-hurumdan sayılmasıydı.
Bu ay içerisinde Ebu’d-Derdâ ve Ebu Ümâme ki Şam’da mesken tutmuşlardı, Muaviye’ye:
“Hepimiz iyi biliriz ki serîr-i hilâfete oturmağa Ali senden daha layıktır. Onunla niçin savaştığını bize beyan eder misin?” dediler.
Muaviye: “Osman’ın kanını talep ederim.” dedi.
Onlar: “Osman’ı Ali mi katletti?” diye sordular.
Muaviye: “Osman’ın katilleri Ali’nin himayesi altındadır. Eğer siz Ali’yi Osman’ın katillerini bana teslime razı ederseniz, Şam halkından Ali’ye ilk biat eden ben olurum.” dedi.
O iki sahabe Emirel Müminin’in katına varıp durumu Hazret’e arzettiler. Halifenin ordusunda bu haber duyuldu. Askerin ileri gelenlerinden iki bine yakını o iki sahabenin karşısına çıkıp yüksek sesle: “Biz hepimiz Osman’ın katilleriyiz.” dediler.
O iki sahabe bu durumu muşahede edince Emirel Müminin’in karargâhından ayrılıp gittiler. Muaviye’ye dahi destek olmaktan vazgeçip inzivaya çekildiler.
EBU HANİFE-İ DİNÛRÎ DER Kİ
Ğurre-i Receb’ten Muharremü’l-Haram’ın sonuna kadar savaş olmadı. Muharrem’in sonunda Emirel Müminin, Muaviye’nin ordugâhına bir münadi gönderdi. Münadi, Halife-i Zaman’ın şu bildirisini onlara okudu: “Biz eşhurü’l-hurumda muharebeden el çekip sizleri tarîk-i Hakk’a davet ettik; ama hiçbir sözümüz ve nasihatimiz size kâr etmedi. Şimdi yarın savaş zamanıdır, haberiniz olsun.”
Bu bildirinin ardından ertesi sabah iki ordu karşı karşıya geldiler. Emirel Müminin, süvarilere Ammar bin Yâsir’i; piyadelere Abdullah bin Bedîl-i Huzâî’yi; sağ kanada Eş‘as bin Kays’ı; sol kanada Abdullah bin Abbas’ı komutan tayin etti. Sancağı ise Hâşim bin Utbe’ye teslim ettiler.
Muaviye dahi süvarilere Abdullah bin Amrü’l-Âs’ı; piyadelere Mesleme bin Utbe’yi; sağ kanada Abdullah bin Ömerü’l-Hattâb’ı; sol kanada Habîb bin Mesleme’yi komutan tayin etti. Sancağı ise Abdurrahman bin Halid bin Velid’in eline verdiler.
Her iki ordu saflar bağlayıp karşılıklı durdular. Fırka-i nâciye ile fırka-i bâğiye kendi âlem ve sancakları altında sessiz kalıp beklemeye koyuldular. Bu sırada halife ordusundan Hâcel bin Asal isminde biri meydana çıkıp kendine rakip istedi. Muaviye ordusundan mezbûr Hâcel’in babası oğluna karşı çıktı. Her ikisi de zırha bürünmüşlerdi. Birbirlerini tanıyamadılar ve cenge koyuldular. Kılıçla birbirlerini alt edemeyince baba, Hâcel’i kemerinden yakalayıp bineğinden aşağı düşürdü. İkisi de yerde birbirleriyle mücadele ederken ikisinin de miğferleri yere düştü. Baba oğul birbirlerini tanıyınca mübarezeden vazgeçip her ikisi de kendi ordularına geri döndüler. O gün bundan başka bir olay yaşanmadı.
İkinci gün Muaviye’nin kardeşi Utbe meydana girip Ca‘de bin Hebîre’ye, İbn-i Vehb Kurşî’ye meydan okudu. Ca‘de dahi saftan çıkıp Utbe’ye doğru yürüdü. Bu iki savaşçı uzun bir süre savaştıktan sonra yenişemeyip ordugâhlarına geri döndüler ve her birisi yine askerlerden birer grupla geri dönüp birbirleriyle cenge tutuştular. Her iki tarafın askeri dahi bu cengi seyre koyulmuştu. Bu cengin sonunda Ca‘de, Utbe’ye galip geldi. Utbe’yi meydandan kaçırıp onu hakir ve zelil eyledi. Hazreti Emir’in yaranı arasında Necaşî isminde bir şair vardı. Şiirlerinde o cenkten bahsedip Ca‘de’nin kahramanlıklarını âsumana yüceltti. Bazı tarih kitaplarında bu beyitler yazılıdır.
İş bu hengâmda iken Emirel Müminin merkezi karargâhta bir hutbe-i belîğe irad eyledi.
Emirel Müminin’in Hutbesi: “Yâ ma‘şere’l-ihvân; biz itret-i Resûl-i Emîn, Ehl-i Beyt-i Tâhirînleriz. İnayet-i Melikü’l-Kadîm pertevini bizim üzerimize salmıştır. Kavâid-i millet-i beyzâ bizim ihtimamımızla ayaktadır. Biz sefîne-i Nuh’uz; bize gelen sahil-i selâmeti bulur. Her kim ki bize muhalefet eder, fırtına-yı delâlete yakalanır. Yâ ma‘şere’l-müslimîn; mahzun olmayınız. Yarın kıyamet gününde rahmet-i Perverdigâr ve şefaat-i Resûl-i Muhtâr ve sohbet-i ebrâr ve ahyâr ile hemdem olmanızı ümid etmekteyim. Rabbinizin ismi dilinizden yere düşmesin. Zaferi Bârigâh-ı Ehadiyyet’ten isteyin. Âr-ı firardan ve ayb-ı hezimetten sakının. Karşı taraf size saldırmadıkça siz onlara saldırmayın. Onları tarîk-i müstakîme davet etmeden onlarla savaşmayın. Eğer irade-i Sübhânî ile dağılıp perişan olurlarsa onları takip etmeyin, öldürmeyin. Yaralılara dokunmayın. Kadınlara dokunmayın, onları rencide etmeyin. Sizlere ağır söz söyleseler de aldırmayın. Zira kadınlar zayıf ve nahiftirler; tahammülleri azdır. Biz ki zaman-ı Resûlullah’ta cihad zamanlarında da kadınlara eza ve cefa eylemezdik. Ey müminler, Bârî Teâlâ’dan haşyeti kendinize şiar edinin. Takva yolunu ihtiyar edin. Savaşta dişlerinizi iyice sıkın ki korkaklığın pençesine düşmeyesiniz ve agâh olunuz ki Hâlik’in yardımı bizimledir. Hezimeti ve firarı âr belleyin. Bunlar azab-ı rûz-i cezayı müstelzimdir.”
Bu hutbenin tamamı Nehcü’l-Belâğa’da yazılmıştır. Bu hutbenin iradından sonra Emirel Müminin yaranıyla birlikte savaş meydanına doğru revan oldu. Yanında muhacir ve ensarla birlikte Üveysî Karanî de vardı.
Derler ki:
İki ordunun savaş düzenine geçtiği bir sırada Muaviye’nin askerlerinden biri nida edip: “Ey Iraklılar, Üveysî Karanî sizin aranızda mıdır?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca o şahıs Şam ordusundan ayrılıp Hazreti Emir’in ordusuna katıldı.
Nakildir ki:
Cenk gününde Muaviye’nin kölelerinden Hâris isminde biri, cesareti ve görüntüsüyle korkunç olan bu şahıs, Muaviye’nin cübbe ve cevşenini giyip Muaviye’nin atına suvar olup Muaviye’ye: “Eğer Ebu Tâlib oğlunu öldürürsem Taberiye vilayetini bana verir misin?” dedi.
Muaviye: “Siz benim iki nefer pehlivanlarımsınız: birisi sen, birisi Abdurrahman bin Halid bin Velid’dir. Sizden birinize zarar gelsin istemem. Eğer illa da muharebe istiyor isen Malik Eşter ile muharebe eyle.” dedi. Çünkü Amr bin Âs, Hâris’in Ali’yle muharebe iştiyakını fark etti. Hâris’i tenhaya çekip ona: “Muaviye elbette Ali’nin ölmesini ister, ama bunu sana belli etmez. Sen tez elden bu işe koyul.” dedi.
Amr bin Âs’ın telkinine kanıp Emirel Müminin’e meydan okudu. Hazreti Emir’in meydana girmesiyle Hâris’in kellesinin meydana yuvarlanması bir oldu.
Amr bin Âs Muaviye’ye: “Ali’nin cengine Abdullah bin Mes‘âdî’yi gönder.” dedi.
Muaviye: “Ey Amr, İbn-i Mes‘âd sana ne yaptı ki ölmesini bu kadar çok istersin?” dedi.
Amr: “Onların bana bir şey yaptıkları yok. Lâkin bir kişi ki hükûmet olmak ve eyalet idare etmek ister, düşman kim olursa olsun ondan yüz çevirmemesi gerekir.” dedi.
İbn-i Mes‘âde diline mühür vurdu ve bu teklifi kabul sureti göstermedi. Lâkin Muaviye ısrar edince de Ali’ye karşı çıkmak zorunda kaldı. Üzerinde Muaviye’nin zırhı, altında da yine onun atı vardı. Daha ilk hamlede feryat ederek: “Ey Ali, ben Muaviye değilim. O zorla beni buraya gönderdi.” dedi. Emirel Müminin ona dokunmayıp geri gitmesine izin verdi. Muaviye onu kınayınca da: “Ey Muaviye, bir makam ki Ali’yle muharebe şartına bağlıdır, o makam bana lazım değildir. Göremeyeceğim makamın peşinden niçin gideyim?” diyerek Muaviye’den özür diledi.
Yine Amr araya girip Muaviye’ye: “Ali’nin cengine Beşîr bin Eskâr’ı gönder.” dedi. Beşîr bu sözlerden gurura kapılıp meydana girmek isteyince Beşîr’in amcasının oğlu: “Kiminle savaşacağından haberin var mı?” dedi.
Beşîr: “Muaviye’nin fermanını reddedemem.” dedi.
Ne zamanki Beşîr Şîr-i Yezdân’la karşı karşıya geldiler, Şah-ı Velâyet elini uzatıp Beşîr’i atının üzerinden kaptığı gibi yere savurdu ve öylece bıraktı. Üzerine gidip onu öldürebilirdi ama yapmadı. Bu duruma her iki taraf da şaşırmıştı. Daha sonra Ayyaş bin Rabîa: “Ey Emirel Müminin, niçin o namerdi öldürmedin?” dedi.
Emirel Müminin: “Ey Ayyaş, onun ecelinde tehir varmış. Ey Ayyaş, eğer sağ kalırsan benim Ehl-i Beyt’im’e neler olacak görürsün.” dedi.
Beşîr düştüğü yerden kalkıp gittikten sonra Sahib-i Zülfikâr’ın karşısına çıkmaya kimse cesaret edemedi. Emirel Müminin biraz daha bekleyip sonra ordugâhına geri döndü.
Emirel Müminin meydandan çıktıktan sonra Züberkân bin Bedr meydana girip mübariz talebinde bulundu. Züberkân meydan-ı şecaatte şöhret bulmuş biriydi. Resulullah’ın zaman-ı risaletinde (âmil-i sadakat) zekâtları toplamakla görevlendirilmişti. Ebu Bekir’in hilafeti zamanında elde edilen ganimet mallarının zaptına âmîl tayin edilmişti. Ömer’in hilafeti döneminde ise başka bir görevle Şam’a gelmiş ve orayı kendisine vatan edinmişti. İşte bu sahabenin meydana at sürüp kendisine rakip istemesi üzerine İmam Hüseyin peder-i azizinden izin alıp ona karşı çıktı. İmam Züberkân’ın yakınına vardı. Züberkân: “Sen kimsin?” dedi.
İmam Hüseyin kendi nam ve künyesini beyan edince Züberkân: “Ey Hüseyin, senin kılıcınla etlerim lime lime doğransa, senin mızrağınla kalbim parçalansa yine de sana el kaldırmam. Nice kereler Resulullah’ın seni öpüp kokladığını görmüşüm.” dedi.
İmam Hüseyin: “Madem doğru söylersin, ne diye Muaviye’nin yanında durursun?” dedi.
Züberkân: “Emirel Müminin’den benim affedilmem için iltimasta bulun.” dedi.
İmam Hüseyin dahi durumu Emirel Müminin’e arz eyledi. Emirel Müminin de Züberkân’ı affetti. Savaş ve kıtal o gün akşama kadar devam etti.
EBU HANİFE-İ DİNÛRÎ DER Kİ
Ammar bin Yâsir bir gürûh Irak askeriyle meydana girmişti. Amr bin Âs dahi bir gürûh Şam askeriyle meydana girip Ammar’a karşı durdular. Amr’ın elinde bir âlem vardı ki Resulullah onu kendi elleriyle bağlayıp Amr’a vermişti. Bu yüzden o âlem halk arasında şöhret bulmuştu. Emirel Müminin buyurdular ki: “Ben o sancaktan size haber vereyim. Resulullah o sancak için ashabına: ‘Sizden kim bu sancağın hakkını yerine getire?’ demişti de Amr bin Âs: ‘Ya Resulullah, onun hakkı nedir?’ diye sormuştu. Resulullah: ‘Bu sancağın hakkı kâfirlerden kaçmak ve müminlerle cenk etmektir.’ buyurdular. Halbuki Amr, Resulullah’ın zamanında bu sancakla küffâr cengine gidip firar etmişti. Şimdi ise yine o sancakla Müslümanlara karşı savaşmaktadır.”
Ammar ile Amr o gün akşama kadar birbirleriyle cenk ettiler, ama taraflardan hiçbiri diğerine üstünlük sağlayamadı.
Derler ki:
Ertesi gün Ehmer bin Ebu Süfyan ki ortalığa nam salmış bir savaşçıydı, meydana girip Emirel Müminin’e meydan okudu. Zeyd bin Sa‘saa bin Suhan: “Ey mel‘un, senin gibi aşağılık bir kelbin karşısına öylesine hayru’l-ibâd varır mı sanırsın?” dedi. O esnada Emirel Müminin’in dostlarından Şakrân onun meydanına girip şehit oldu.
Şakrân şehit olduktan sonra Ehmer yüksek sesle bağırarak: “Ali’den başkası gelmesin. Ali gelmeden ben buradan gitmem!” dedi. Emirel Müminin atını yıldırım misali üzerine sürdü. Ehmer mel‘unu daha ne olduğunu anlayamadan Şîr-i Yezdân’ın pençe-i kahrında can verdi.
Ondan sonra âl-i zû-yedân’dan Kerîb isminde bir pehlivan ki heybetinden insanlar hazer ederlerdi, meydana çıktı. O kadar güçlü idi ki parmaklarıyla madeni paraların üzerindeki yazıları silerdi. Emirel Müminin’in leşkerinden Mürtefi bin Vezzâ isminde bir pehlivan ona karşı meydana yürüdü. Mürtefi şehit oldu. Ondan sonra Sâimü’d-dehr, kâimü’l-leyl olan Hârisî Şeybânî çıktı; o da şehadet şerbetini içti.
Emirel Müminin anladı ki o mel‘unun şerri ancak tahrik-i Zülfikâr ile def olacaktır. Bizzat kendisi meydana girmek isteyince dostlarından Abdullah bin Âdil Hârisî: “Resulü Huda hakkı için bana destur ver. Eğer galip olur isem ne âlâ; eğer maktul olur isem daha ne isterim ki senin rikâb-ı âlîn’de şerbet-i şehadeti içmiş olurum.” dedi.
Emirel Müminin’in izniyle meydana giren Abdullah bir saat cenk ve cidâlden sonra şehit oldu. Emirel Müminin dostlarından ayrılmanın ıstırabıyla atını meydana sürdü. Rakibini önce Hak Teâlâ’nın zebîniyle korkuttu. Sonra onu Hakk’ın yoluna davet eyledi.
Kerîb mel‘unu ise: “Şu elimde olan kılıcımla senin gibi nicelerini yere serdim!” diyerek üzerine saldırdı. Sıffîn muharebesini seyreden her iki ordu önce çakan bir şimşeği ve sonra düşen bir yıldırımla ikiye ayrılan bir çınar ağacı gibi Kerîb-i hâinin bedeninin ikiye ayrılıp iki parça halinde yere serildiğini gördüler. Emirel Müminin’in ordugâhında bir velvele koptu. Hamd ve sena nidaları âsumana yükseldi. Emirel Müminin dönüp makamına geldi. Oğlu Muhammed Hanîfe’ye meydana girmesini emreyledi. Muhammed Hanîfe meydana girince ona karşı öldürülen Kerîb’in amcaoğullarından biri gelip cenk ettiler. Bilahare Muhammed Hanîfe onu âlemi berzaha havale eyledi. Arkasından amcaoğullarından altı kişi sırayla meydana girdiler. Her birisini birer birer inayet-i Rabbânî ile âlemi berzaha havale eyledi.
Rivayet olunur ki:
Muhammed Hanîfe’den sordular ki: “Emirel Müminin tehlikeli işleri ağabeyleri Hasan’la Hüseyin’e değil de daha çok sana havale eder. Bunun sebebi ve hikmeti nedir?”
Muhammed Hanîfe: “Ağabeylerim babamın iki gözü mesabesindedirler. Ben ise iki eli mesabesindeyim. Siz de bilirsiniz ki gözler ellerle muhafaza edilir.” dedi.
Nakildir ki:
Resulü Huda bir gün Emirel Müminin’e: “Hak Subhânehu ve Teâlâ sana bir oğul verse gerektir. Ben ismimi ona verdim.” buyurdular. Emirel Müminin Resulullah’ın vasiyetine uyarak onu Muhammed Hanîfe ismiyle tesmiye eyledi. İlim ve şecaati Rabbu’l-Âlemîn ona ihsan eylemişti.
Derler ki:
“Ebu Hâşim ki Muhammed Hanîfe’nin oğludur, ilm-i usulü pederi Muhammed Hanîfe’den öğrendi. Vâsıl ibn-i Atâ ki reis-i Mu‘tezile idi, bu ilmi Ebu Hâşim’den öğrendi. Sonraları Vâsıl ibn-i Atâ tarîk-i müstakîmden ayrıldı; Mu‘tezile’den oldu.”
Nakildir ki:
Hâlid bin Velid’in oğlu Abdurrahman harb-i Sıffîn’de kendi safından çıkıp meydana girdi ve kendisine bir rakip istedi. Emirel Müminin’in ordusundan Malik Eşter ona karşı çıktı. Esnâ-yı muharebede Abdurrahman yaralandı, kılıcı elinden düştü. Kurtuluşu firar etmekte buldu. Muaviye’nin katına vardı: “Galiba biz hepimiz helâk olmadıkça bu işin sonu gelmeyecek.” dedi.
Muaviye: “Seni bu kadar korkutan nedir? Hem şehit halifenin kanı için muharebe edersin, hem de muharebeden kaçarsın.” dedi.
Abdurrahman: “Ey Muaviye, sen rahat koltuğuna oturmuş seyredersin. Saltanat ve debdebe senin nasibin, kılıç ve mızrak ise bizim nasibimizdir. Eğer sözlerinde samimi isen sen de silah kuşanıp meydana girmelisin.” dedi.
Muaviye Abdurrahman’ın bu manidar sözleri üzerine zırh ve miğfer giyip meydana yürüdü. Şiirler okuyup Hemedân kabilesinden rakip istedi. Saîd bin Kays Hemedân leşkerinden ayrılıp Muaviye’nin üzerine yürüdü. Muaviye bu gelenle baş edemeyeceğini anlayınca gelişi gibi geriye döndü; kaçışı da hızlı oldu. Atından iner inmez hiç konuşmadan çadırına çekildi.
Muaviye’nin firarından sonra Malik Eşter meydana girip mübariz istedi. Ömer bin Hattab’ın oğlu Abdullah kim olduğunu bilmeden ona karşı meydana çıktı. Malik’in yakınına kadar gelince: “Sen kimsin? Ben dengim olmayanlarla savaşmam.” dedi.
Malik Eşter: “Bana Malik bin Hâris derler.” dedi.
Abdullah: “Ey emmim, eğer senin Malik Eşter olduğunu bileydim senin meydanına gelmezdim. Bana izin ver geri döneyim.” dedi.
Malik Eşter: “Ya halkın ayıplamasından korkmaz mısın?” dedi.
Abdullah: “Bana canım gerektir. Halk ne derse desin umurumda olmaz.” dedi.
Malik: “Madem böyle dersin selametle geri dön ve bir daha bilmediğin kişinin karşısına çıkma.” dedi.
Abdullah bu fırsatı bir ganimet bilip geri döndü.
Muaviye: “Ey oğul, bu derece korkuyu gerektirecek ne oldu? Yoksa yiğitlikte sen Malik’ten aşağı değilsin.” dedi.
Abdullah: “Ya sen niçin Malik’in cengine varmazsın?” dedi.
Muaviye: “Ben şecaatte Malik’ten aşağı olmayan biriyle karşılaştım. Saîd Hemedânî’ye meydan okudum.” dedi.
Abdullah: “Doğru dersin. Saîd’i görür görmez tilkinin arslândan kaçtığı gibi kaçtın.” dedi.
Muaviye: “Huda hakkı için Ali’nin meydanından dahi kaçmam.” dedi.
Bu sırada haber geldi ki Ali, Muaviye’ye meydan okuyor: “Ey Hind’in oğlu, Müslümanların kanından ellerini çek. Gel seninle hesabımızı görelim. Zira bu meydan korkaklara göre değildir. Ey ciğer yiyenin oğlu, arslanlar meydana çıkınca tilkiler yuvalarına çekilir!”
Muaviye’yi korku bürümüştü. Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömer bin Hattab’ın oğlu Abdullah: “Ey Muaviye, sözün başka, senin özün başka. Ali bin Ebu Talip ne söyler duymaz mısın? Ali ile mukavemete iktidarın var ise davetine icabet et. Hünerini görelim. Yiğit misin değil misin bilelim.” dedi.
Abdullah her ne dediyse Muaviye ona karşı kör, sağır ve dilsiz kesildi.
O sırada inanılmaz bir şey oldu. Her iki ordunun askeri bu olay karşısında donmuş kalmıştı. Emirel Müminin, Muaviye’nin gelmeyeceğini anlayınca inanılmaz bir şey yaptı: Tek başına yüz altmış bin kişilik Şam ordusuna saldırdı. Safları birbirine kattı. Karşı koyanları ekin biçer gibi biçti geçti. Sonra karargâhına geri döndü ve tekbir sesleri duayla karışıp makam-ı kübrâya yükseldi.
Çünkü Abdullah gördü ki Muaviye korku ve panik içindedir. Şah-ı Merdân’ın şecaat ve celâdetinden ne yapacağını bilememektedir. Muaviye’ye hitap edip: “Biz seni korkusuz ve cesur zannederdik. Sen ise Saîd Hemedânî’nin meydanından bile kaçtın ve dedin ki: ‘Ali benim karşıma çıkarsa onu kemerinden yakalar yere çalarım.’ Ali ne zaman ki seni cenge davet etti, yüzünün rengi değişti; titremeye başladın.” dedi.
Muaviye: “Ey Hattab’ın oğlu, Ali’yle cenk edenlerden hiç kurtulan olmuş mudur ki ben kurtulayım?” dedi.
Emirel Müminin tebdîl-i kıyafet edip tekrar meydana girdi ve kendine bir mübariz talep eyledi. Amr bin Âs bilmezlikle atını meydana sürdü. Eğer kim olduğunu bilseydi korkudan helâk olurdu. Amr bin Âs bir şiir okudu. Şiirin muhteviyatı şöyleydi:
“Ey Kûfe ordusu serdarları, ey Osman’ın katilleri! Sizle savaşır, eğer Ali aranızda olsa dahi bedenlerinizi kılıcımla lime lime ederim!”
Emirel Müminin Amr’ın reczini dinledikten sonra hemen aynı üslup üzere fesîhâne ve belîğâne bir zecr okudu ki dost düşman duyanları hayran eyledi. Ancak Amr rakibinin Ali olduğunu anlayınca atının yönünü Şam ordusuna doğru çevirip firar eyledi. Lakin hızla gelen bir mızrak darbesiyle atından yere yıkıldı. Düşerken de ayakları yukarı geldi ve ayağında donu olmadığından bütün edep yerleri göründü. Şah-ı Velâyet bu hale muttali olunca ona taarruzdan el çekti ve: “Ey Nâbiğa’nın oğlu, var git; sen kendi avrat yerinin azadlı kölesisin!” dedi.
Amr pençe-i ecelden kurtulunca Muaviye ona kahkaha ile gülüp: “Avrat yerinin sayesinde ölümden kurtuldun.” dedi.
Amr: “Ey Muaviye, eğer benim yerimde sen olsaydın avratların dul, çocukların yetim kalmıştı. Ali seni meydana davet ettiğindeki korkun hâlâ seninledir. Bana değil, sen kendine bakmalısın.” dedi.
Muaviye kahkahayla: “Ey Amr, yere yuvarlandığında ayaklarını havaya kaldırmayı nasıl becerdin? Hem neden o gün ayağına don giymedin? Ey Amr, Ali gibi birinden senin kaçışın ayıp değildi; lâkin iki ayağını havaya kaldırıp avrat yerlerini Ali’ye göstermen büyük ayıp ve azîm rüsvaylıktı.” dedi.
Amr: “Mühim değil. Ali benim emmim oğludur. Beni tanıyınca affedip bağışladı.” dedi.
Muaviye: “Bu sözlerinin bir ehemmiyeti yok. Ben Resulullah’ın şöyle dediğini duydum: ‘Ya Ali, sen ve ben ikimiz bir çamurdanız.’ İşte Ali böyle bir şanın sahibidir. Onun pederi Hâşim oğullarından bir serverdir; senin pederin ise Kureyş’ten bir kasaptı.” dedi.
Amr: “Huda hakkı için bu sözlerin bana kılıç yarasından daha ağır geldi. Eğer ben evimde oturup senin yanına gelmeseydim, dinimi dünyaya değişmeseydim senden bunları duymamış olur, bunca rezilliğe de katlanmamış olurdum. Ey Muaviye, Ali hakkında böyle dersin de yine de onunla cenk ve kıtal edersin. Çeşme-i âfitâbı balçıkla sıvamak neye yarar?” dedi.
Derler ki:
Harb-i Sıffîn günlerinde Ğarrâr bin Edhem adında biri vardı ki Şam bahadırlarından idi. Meydana at sürüp kendine rakip istedi ve reczler okuyup kendini meth ü sena eyledi. Şecaat ve cesaretiyle iftihar eyledi. Herkes tarafından şecaati ve cesaretiyle bilinen biriydi. Gönüllü olarak onunla muharebeye çıkan olmadı. O sırada Ğarrâr’ın gözü Ayyaş bin Rabîa’ya takıldı.
Ğarrâr: “Sen kimsin?” dedi.
Ayyaş kendini tanıttı ve nesebini beyan eyledi.
Ğarrâr: “Bir saat benimle muharebeye varır mısın?” dedi.
Ayyaş: “Varım, ancak piyade olarak.” dedi.
Ğarrâr: “Peki, öyle olsun.” dedi.
İkisi de piyade olarak birbirlerine kılıç vurmaya başladılar. İki leşker de harbi bırakıp onları izlemeye başladı. Her ikisinin de zırhları o kadar sağlamdı ki kılıç darbeleri hiçbirine kâr eylemedi. Bu kıtal ve cidâl esnasında Ayyaş rakibinin zırhının en zayıf noktasını fark etti. Fırsat kollayıp aniden o zayıf noktadan vurarak onu helâk eyledi. Bu taktik Emirel Müminin’in dahi hoşuna gitmiş, tekbir sesleri illiyyîne yükselmişti.
Emirel Müminin onun Ayyaş olduğunu öğrenince onu huzuruna çağırmış ve azarlamıştı: “Sana ve Abdullah’a vasiyet etmemiş miydim, ‘Yerlerinizi terk etmeyin’ dememiş miydim? Niçin emrimi dinlemiyorsunuz?” dedi.
Ayyaş: “Hasmım bana meydan okudu. İcabet etmesem korkak olduğuma hükmederdi.” dedi.
Emirel Müminin: “Senin kendi imamının vasiyetini dinlemen, başkalarının sözleriyle amel etmenden daha hayırlıdır.” buyurdu.
Muaviye Ğarrâr’ın ölümüne çok üzülmüş ve: “Her kim Ğarrâr’ın katilini öldürürse onu zengin ederim.” dedi.
Necm oğullarından iki kişi: “Biz bu işe talibiz.” dediler.
Muaviye: “Eğer bu işi başarırsanız her birinize yirmi beşer bin dirhem veririm.” dedi.
O iki gönüllü Ayyaş’ın yanına gelip onu muharebeye davet ettiler. Ayyaş: “Emirel Müminin’in izni olmadan olmaz.” deyip Emirel Müminin’in yanına varıp durumu arz eyledi.
Emirel Müminin: “Muaviye’nin maksadı yeryüzünde Hâşim oğullarından kimseyi sağ bırakmamaktır.” dedi.
Ve buyurdu ki: “Ey Ayyaş, atını ve zırhını bana ver; sen de benim zırhımı giy, atıma suvar ol ve benim makamımdan ayrılma.”
O Şah-ı Velâyet Ayyaş’ın kılığında o iki Necmî’nin karşısına dikildi. O iki kişiden biri Emirel Müminin’e hamle eylemesiyle bedeninin ikiye bölünmesi bir oldu. Derler ki o şahıs atının üzerinden yere düşmedi. İki taraftan bunu görenler onun kurtulduğunu zannettiler. Ne zamanki atı hareket etti, bedeni ikiye bölünüp yere düştü. Dost ve düşman bu darbenin sahibine hayran oldular. Arkadaşı dahi aynı akıbete uğramaktan kurtulamadı.
Muaviye Necmîlerin katilinin Ali olduğunu anlayınca Amr bin Âs’a: “O Leclâce (kekemeye) lanet olsun ki tavla dedikleri oyunun mucididir. Her ne zaman oynamaya otururum mağlup olurum.” dedi.
Amr: “Burada yenilen sen değilsin, Necmîlerdir.” dedi.
Musannif-i kitap Ravzatü’l-Ahbâb der ki: Muaviye’nin kalp gözü kapalıydı. Mal ve makam hırsı onu istila etmişti. Bu hırs ve tamahı yüzünden ehl-i Bedir’den ve ehl-i Huneyn’den niceleri helâk oldu.
Çünkü akşam olup gün guruba erişti. İki fırka—biri ehl-i hidayet ve saadet, biri ehl-i dalâlet ve şekavet—karargâhlarına geri döndüler.