DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-5
DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB) 2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ-BÖLÜM-5. Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
KİTAPLAR


DOSTLAR MECLİSİ - (RAVZATÜ’L AHBAB)
2.CİLT-HZ. ALİ DÖNEMİ TERCÜMESİ
Ravzatü’l Ahbab (Dostlar Meclisi), Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni tarafından 1268 yılında Farsça kaleme alınmış olup, Benlizade Mahmut el-Mağnisavi tarafından Osmanlı Türkçesi’ne çevrilmiştir.
Yazar: Ataullah İbni Fazullah el-Hüseyni
Farsça’dan Osmanlı Türkçesi’ne Çeviren: Benlizade Mahmut el-Mağnisavi
Osmanlı Türkçesi’nden Türkçe’ye Çeviren: Ahmet M.
Sadeleştiren ve Düzenleyen: www.ilahiyasa.com
2. Cilt – Hz. Ali Dönemi
BÖLÜM-5
SAHRAYI SIFFINDA EMİREL MÜMİNİNDEN ZAHİR OLAN BAZI KAHRAMANLIKLARIN BEYANI
Tarih ve siyer âlimleri der ki: Şamlılardan Osman bin Vâil isminde bir pehlivan vardı. Bunun da Hamza adında bir kardeşi var idi ki, her ikisi de sahibi şan ve şöhret idiler. Bir gün Osman bin Vâil meydana girip mübariz istedi. Ayyaş bin Rabîa ona karşı meydana girip bir darbeyle başını gövdesinden ayırdı. Kardeşi Hamza, Ayyaş’la muharebeye geldiğinde Emirel Müminin Ayyaş’ın zırhını giyinip tebdîl-i kıyafetle Hamza’nın karşısına çıktı. Kılıçla başını ikiye bölüp omuzuna düşürdü. Halk Hamza’nın katilinin Ayyaş olduğunu zannettiler.
Amr bin Abese ki cesur bir savaşçıydı, Emirel Müminin’in karşısına çıkıp kılıç-kalkan oyunlarına başladı. Emirel Müminin: “Bu gün muharebe günüdür, oyun günü değil.” dedi. Bu sözden pek alınıp Emirel Müminin’e saldırdı. O anda neler oldu pek anlaşılamadı. Lakin Amr iki parçaya bölündü. Belden yukarısı yere düşerken belden aşağısı eğerin üzerinde kaldı. Amr bin Âs bu durumu müşahede edince: “Huda hakkı için bu Ali’nin işidir.” dedi. Muaviye bu söze inanmadı.
Amr bin Âs: “Eğer benim sözüme inanmaz isen leşkere emret birden üzerine hücum eylesinler. Eğer leşkerin hücumundan korkmayıp geri çekilmezse Ali’dir. Eğer geri dönerse Ali değildir.” dedi.
Muaviye’nin emriyle leşker bir uğurdan hücum eylediler. Hazreti Emirel Müminin dahi tekbir getirerek çakal sürüsüne dalan bir aslan gibi üzerlerine atıldı. Saflar alt üst oldu. Askerlerin bir ucundan girip öbür ucundan çıktı ve muhaliflerden otuz üç savaşçı ekini biçilmiş tarla gibi yere serildi.
Malik Eşter: “Ya Emirel Müminin, kendine bu kadar eziyet etme.” dedi.
Emirel Müminin: “Resulullah, Uhud’da ve Huneyn’de düşmanla bire bir savaşmıştı.” dedi ve geri çıkıp makamında karar eyledi.
Bu arada Malik Eşter Muaviye’ye meydan okudu. Muaviye: “Sen benim dengim değilsin.” dedi. Malik Eşter, Muaviye’nin kızına talip olan Cündep bin Rabîa’yı istedi. Cündep çekimser kalınca Amr bin Âs: “Eğer Malik Eşter’e galip gelirsen Muaviye kızını sana verir.” dedi. Cündep, Muaviye’ye damat olmak hevesiyle Malik’e karşı çıktı.
Malik Eşter: “Muaviye sana ne vaad etti ki benim cengime geldin?” dedi.
Cündep: “Seni öldürmem karşılığında kızını bana vermeyi vaad etti.” dedi.
Malik güldü ve onun hamle etmesini bekledi. Cündep mızrakla saldırdı. Malik Eşter onun mızrağını koltuğuyla yakaladı ve öylesine sıktı ki Cündep onu geri almaya kadir olamadı. Malik Cündep’e dokunmadı. Onun bir sevda uğruna ölmesine gönlü razı olmadı. Cündep’in mızrağıyla Şam leşkerine hücum eyledi. Askerler onun önünden ürküp kaçtılar. Ondan sonra Malik Eşter Muaviye’nin üzerine saldırdı. Diledi ki Müslümanları o fitnenin şerrinden halas eyleye. Ansızın Beni Müdellec’ten bir şahıs kendini feda edip araya girdi. Malik onun işini bitirirken de Muaviye kaçarak canını kurtardı.
Derler ki:
Bir gün Meharik bin Abdurrahman namında biri meydana girip mübariz istedi. Mümin bin Abdullah ona karşı çıktı. Akıbet Mümin şehit oldu. O kara kalpli kişi Mümin’in başını kesip yerde sürükledi ve Mümin’in avret yerini de açıp teşhir eyledi. Tekrar mübariz istedi. Bu sefer Müslim bin Abdullah meydana atını sürdü; o da şehadet şerbetini içti. O melun ona da aynı muameleyi yaptı. Ondan sonra biri daha çıktı karşısına; o da şehit olunca aynı muameleye ma‘ruz kaldı.
Emirel Müminin bu duruma hayli üzülmüştü. Tebdîl-i kıyafet edip ol melunun karşısına dikildi ve bir kılıç darbesiyle onu yere seriverdi. Şamlılardan yedi mübarizi dahi aynı akıbete dûçar eyledi. Bu olayı müşahede edenleri korku istila edip kimsede meydana girmeye cesaret kalmamıştı.
Muaviye bunu görünce Hâris ismindeki kölesine: “Ey Hâris, var şu süvarinin hakkından gel. Şerrini üzerimizden def et.” dedi.
Hâris: “Ey emir, onu öyle görürüm ki eğer bütün ordu ona hücum etseler o yüz döndüreceğe benzemez ve hepsini helak etmedikçe de durmaz. Eğer sen benim ölümümü istiyorsan bunu senin için seve seve veririm.” dedi.
Muaviye: “Maazallah, ben senin ölümüne niçin razı olayım? Sen kalabilirsin.” dedi.
Emirel Müminin’in karşısına başka da çıkan olmayınca başından miğferini çıkardı. “Ben Ali’yim.” der demez Muaviye’nin ordusundan hayret nidaları ayyuka yükseldi. Emirel Müminin dahi dönüp makamına gitti.
ABDULLAH BİN ÖMERİL HATTABIN AKIBETİ HALİ
Derler ki:
Abdullah bin Ömerü’l-Hattab ki kahramanlar taifesinden idi, bir bölük leşkerle cenk meydanına girdi. Malik Eşter emrindeki askerlerle ona mukabil geldiler. Malik Eşter diledi ki onun işini bitire. Lakin irade-i ezelî buna müsaade etmedi. İki fırka beyninde öylesine şiddetlendi bir muharebe oldu ki görenleri hayrete düşürdü. Akıbet Malik Eşter ve taraftarları galip geldiler.
Ondan sonra Zü’l-Kilâ‘î Hamîrî kabilesi ki dört bin süvariden ibaretti, savaş alanından ayrılmamak üzere yemin ettiler ve Abdullah bin Abbas’ın maiyetinde olan Rabîa kabilesine saldırdılar. Kıtâl ve cidâl öylesine şiddetliydi ki kılıç ve hançerlerle birbirlerinin başlarını gövdelerinden ayırdılar. Niceleri cennete, niceleri ise cehenneme revan oldular.
Abdullah bin Ömerü’l-Hattab da bir gürûh ile savaş meydanındaydı. Bir ara nida edip: “Ene tayyib ibni tayyib” (Ben temizin oğlu temizim) dedi. Ammar bin Yâsir onun bu sözlerini işitti: “Bel entel habis bin tayyib” (Sen temizin necis oğlusun) dedi.
Ertesi gün Abdullah bin Ömerü’l-Hattab cenk meydanına girip Emirel Müminin’in ordusuna saldırdı. Ama bir mübariz tarafından öldürüldü. Lakin onu öldüren hakkında ihtilaf-ı kesîr vâki oldu. Hemedân kavmi: “Onu Hânî bin Hattab öldürdü.” dediler. Hazremet kabilesi: “Onu öldüren Hâris bin Hanefî’dir.” dediler. Ebu Hanife-i Dinûrî kendi tarihinde ikinci görüşü tercih etmiştir.
AMMAR BİN YASERİN ŞEHADETİ
Bazı tevarihte yazılıdır ki Harb-i Sıffîn’in yirmi üçüncü günü harp şiddetlenince Ammar bin Yâsir cenge girmek istedi. Emirel Müminin ona engel oldu. Ammar: “Ya Emirel Müminin, âsi olduğum halde öldürülmekten Rabbime sığınırım.” dedi ve izin alarak cenk meydanına girdi.
Bu esnada Zü’l-Kilâ’ın kardeşi İbn-i Hâris-i Hamrî’nin kılıç darbeleriyle işini bitirdi. Çünkü susuzluk Ammar’a galip geldi. Su istedi. Su yerine bir kadeh sebah getirdiler. Sebah lügat-ı Arab’da bir çeşit süte derler ki katı olur; onu sulandırmak için içine bir miktar su katarlar. Ammar kadehi görünce tekbir getirdi. Ondan bir miktar içtikten sonra dedi ki: “Resulullah bir gün bana: ‘Ey Ammar, sen bir gün bir gürûh eşkıya taifesi tarafından katlolunacaksın. Ve senin öleceğin mahal Cebrâil ile Mîkâil arasında olacaktır. Alâmeti ölümün ise: su isteyeceksin, sana su yerine sebah getirecekler. Bana bu gün yolculuk görünmektedir. Emirel Müminin’e benden selam götürün.’ dedi.”
Bazı tarihçiler der ki:
Ammar: “Ya Rab, bu azgın gürûhla mukateleyi senin rızana muvafık bulurum.” dedikten sonra kendi yaranına: “Resulullah zamanında biz bu Muaviye’de olan âlemler ile üç növbet küffar üzerine varıp cenk eyledik. Şimdi ise bu âlemlerin sahipleriyle cenk eder olduk. Ali bizim imamımızdır. Yarın kıyamette hayırlılar için şerlilerle husumet etse gerektir.” dedi.
Bunları söyledikten sonra cenk meydanına girdi. Bir gurup Şamlı tarafından etrafı çevrilip Ebu’l-Âriye isimli şahıs tarafından kılıçla ağır şekilde yaralandı. Savaş alanından geri çekilip su istedi. Kölesi bir kadeh süt getirip eline verdi. Ammar o kadehe bakınca tekbir getirdi ve: “Sadeke Resulullah” (Resulullah doğru söyledi) dedi.
Çün hakikat halden sual eylediler, cevap verdi ki: “Bir gün Resulullah bana: ‘Ey Ammar, senin dünyadan son nasibin süt olsa gerektir.’ buyurdular.” Sonra kadehi eline alıp içti ve can-ı şirinini teslim eyledi.
Emirel Müminin bu hale muttali olup yanına geldi. Dua ve niyazdan sonra: “Her ne zamanki Resulullah’ın huzurunda üç kişi görsem Ammar onların dördüncüsü olurdu. Her ne zaman ki Resulullah’ın yanında dört kişi görsem Ammar onların beşincisi olurdu. Ammar cennete bir kere değil, belki defalarca müstahak olmuştur. Çünkü Hak onunla idi. Resulü Huda onun katili hakkında: ‘Beşşirû bi’n-nâr’ (Onu ateşle müjdeleyin) buyurdular. Ve yine buyurdular ki: ‘Yedûru’l-hakku ma‘a Ammar; heysü mâ dâre’l-felekü’d-devvâr’ (Hak Ammar’la birliktedir; seyyarelerin döndüğü yerde).” buyurdular.
Derler ki:
Çün Ammar bin Yâsir şehit oldu, Abdullah bin Amr bin Âs: “Ey Muaviye, Ammar öldürüldü.” dedi. Muaviye: “Onun ölümüne sevinmedin mi?” dedi. Abdullah: “Resulullah onun hakkında: ‘Tektuluke fietü’l-bâğiye’ (Seni eşkıyalar gürûhu katledecek) buyurdular.” dedi.
Muaviye: “Hakikatte onu öldüren, onu bu cenge getirendir.” dedi.
Abdullah: “O takdirde Hamza’nın katili Vahşî olmayıp Resulullah olmuş olur. Çünkü Hamza’yı Uhud cengine götüren Resulullah’tı.” dedi.
Tarih-i Taberî’de der ki: Abdullah’ın bu cevabı nedeniyle Muaviye onunla üç gün konuşmadı. Bazı güvenilir tarihî kaynaklarda yazılmıştır ki Emirel Müminin, Muaviye’nin bu sözünü işitince bunu söyledi; yani bu cevabı veren Abdullah değildi, Emirel Müminin idi.
SIFFIN SAVAŞINDAKİ BAZI OLAYLAR
Bazı tarihçiler, Sahrayı Sıffîn muharebeleri eşhurü’l-hurum—yani haram aylar—hariç on iki ay sürdü derler. Bu zaman zarfında teke tek veya guruplar halinde birbirleriyle savaşırlardı, lâkin ceng-i sultâniyeye teşebbüs etmezlerdi.
Kitâb-ı Mustafa’da anlatıldığına göre her iki tarafın kaybı da çoktu:
Emirel Müminin tarafından: 20.000 bin.
Muaviye tarafından: 35.000 bin zayiat vardı.
Ehl-i Hak şühedasının en meşhurları Ammar bin Yâsir ile Üveysü’l-Karanî idi. Bir de Huzeyme bin Sâbit ki Resulullah bir olayda onun şahitliğini iki şahit yerine saymıştı. Sahibi Mustafa der ki: Ehl-i Bedir’den yetmiş nefer kimse Emirel Müminin’in saflarında şehadete yürüdüler.
Derler ki:
Harb-i Sıffîn’in sonlarına doğru bir gün Emirel Müminin Resulullah’ın Rezîh namındaki atına bindi. Yine Resulullah’ın amamesini başına bağladı ve yine Resulullah’ın zırhını giyinip Malik Eşter’e: “Ey Malik, şu sancak ki Resulullah başlangıçta onunla cenge giderdi, ben bugün o sancağın altında cenk etmeyi arzu ettim. Yine bir vakitte Resulullah: ‘Ya Ali, sen benden sonra Nâkiseyn ve Kâsidîn ve Mârikîn ile cenk edeceksin. Sana Şamîlerden nice meşakkatler erişecektir.’ buyurdular.
Nâkiseyn: Talha’yla Zübeyr’dir. Onlar nekis biat ettiler, yani biatlarını bozdular.
Kâsidîn: Ehl-i fesad ve tuğyandır ki bunlar Şamlılardır.
Mârikîn: İse Hâricîlerdir.” dedi.
Çünkü Emirel Müminin hazırlığını tamamladı. Orduya “Harb-i sultâniyeye hazır olun” emrini verdi. Resulullah’ın sancağını çıkardı. Eskimiş, neredeyse pörsümeye yüz tutmuştu. O sancağı görünce sahabe-i kiramın gözleri yaşla doldu.
O sırada Muaviye minbere çıkıp halkı harbe teşvik etmekle meşguldü. On iki bine yakın kimse onun meclisinde hazır bulunuyordu. Emirel Müminin elinde Zülfikâr tekbir getirerek atını ileri sürdü ve ordusu arkasından yürüdü. Zemine ve âsumana gelgele düştü. Ehl-i Şam’ın safları birbirine girdi. Birlikleri tarumar oldu. Çünkü Haydarî Kerrâr bu gelen idi. Muaviye bir ata binmiş ve yerinde duramaz olmuştu; bir o tarafa bir bu tarafa giderdi. Bir taraftan da seslenirdi: “Ey Şamlılar, nereye kaçarsınız? Geri dönün.”
Muaviye’nin bu sözleriyle geri dönen Şam ordusu Irak ordusuna hamle etti. O kadar cenk ve cidâl oldu ki başlar top gibi meydanda yuvarlandı. Kanlar sel olup akmaya başladı. En sonunda Muaviye’nin ordusu dağıldı. Kaçıp kurtulmanın telaşına düştüler. Emirel Müminin cenkten elini çekti. Şamlıların takip edilip öldürülmelerine de izin vermedi. Hatta bazıları:
“Ey Emirel Müminin; neden bizi engellersin? Eğer bu fırsat Muaviye’nin eline geçseydi, hiçbirimizi sağ bırakmazdı.”
Emirel Müminin: “Muaviye Kitab-ı Huda ile amel etmez. Benim ise Kitab-ı Huda’nın dışında amelim olmaz. Eğer Muaviye ilim ve amel sahibi olaydı, benimle mücadeleye girmezdi.” dedi.
Muaviye ise ıztırap içindeydi. Hazreti Halife’ye bir mektup yazdı.
Mektubu Muaviye: Sen ve ben eğer işin buraya varacağını bileydik, ikimiz dahi bu işe baş koymazdık. Şimdiki halde maslahat odur ki geçmişi unutalım ve anlaşalım. Ben kendi bekâ ve hayatımı isterim, sen dahi kendi bekânı ve hayatını istersin. Malumunuz üzere nice sahabe bu cenkte şehit olmuşlardır. Ben bundan önce Şam hükûmetini bana bırakmanı istemiştim. Şu şarttaki biat hususunda beni mazur göresin. Şimdi dahi senden istediğim budur. Eğer bu savaş devam ederse hayatta kimse kalmayacaktır. Cümlemiz Abdümenaf’ın oğullarıyız. Aynı soydan gelmekteyiz. Birbirimizden üstünlüğümüz yoktur.
Mektubu Emirel Müminin: “Ey Muaviye, mektubunu okudum. Mektubundan zulmün ve inadın, şekavetin bana malum olmuştur. Yazmışsın ki: ‘Eğer işin bu mertebeye varacağını bileydik ikimiz de bu işe başlamazdık.’ Evvela şunu bil ki bu sözün doğru değildir. Zira seninle muharebeye her zamankinden daha istekliyim. Benim ölümden korkum yoktur. Sizin korkunuz ehl-i şek ve riya olmanızdandır. İltimasın daha önce olduğu gibi şimdi de tarafımdan kabul görmemiştir. Abdümenaf oğulları olduğumuz haktır. ‘Birbirimizden farkımız yoktur’ sözünüz batıldır. Zira Haşim oğulları Ümeyye oğullarına asla benzemez. Sen ne İslam’da ne de hicrette benden öndesin. Ben Resulullah’ın hem biraderi hem vasisiyim. İlim şehrinin kapısıyım. Benim Resulullah’a nispetim Harun’un Musa’ya nispeti gibidir. Hâsılı kelâm budur ki eğer bana biat etmez isen öyle bir belaya uğrayasın ki benzeri olmaya.
Kalellahu Teâla: ‘Ve se ye‘lemüllezîne zalemû eyye munkalebin yankalibûn.’”
AHİR-İ HARB-İ SIFFIN VE LEYLETÜ’L-HARÎR
Ne zaman ki Muaviye, Emirel Müminin’den gelen mektupta aradıklarını bulamadı, ertesi gün iki tarafta cenk ve cidâle hazır oldular. Hazreti Emirel Müminin Resulullah’ın destâr-ı ferhundesini başına bağlayıp yine ol Hazretin atına suvar oldu ve gidip iki ordunun arasında durdu. Yüksek sesle son derece etkileyici bir hutbe irad eyledi.
Hutbe-i Şah-ı Velâyet: “Ey insanlar; her kim ki bu gün ‘İnnellâheşterâ enfuseküm…’ ayeti mucibince nefsini satışa çıkara, alıcısının hazır olduğunu görecektir. Ali’nin hayatı O’nun kabza-i kudretindedir. Eğer ehl-i inadın tuğyanından hudud-u din ve hukuk-u Müslimin zayi olmayacağını bileydim kendi hanemde oturup hane-nişin olurdum. Cenk ve cidâl ile işim olmazdı. Ama âyine-i devran öyle zuhur etmedi. Bu ümmete musallat olan bu eşkıya güruhuna Hakk’ın yolunu göstermem ve onları Hakk’a davet etmem gerekiyor. Muaviye’nin sinesinde mütemekkin olan kibir ve hased ki geçmişte atalarında mevcut olan kibir ve hasedin bakayasındandır.”
Ne zamanki Emirel Müminin’in hutbesi sona erdi, muhacir ve ensar bu dürer-i nadîdeyi sem‘-i kabul ile kabul ettiler. Emirel Müminin onlara hayır dualarda bulunup Hicaz ve Irak cengâverlerinden meydana gelen on bin gönüllüyü ayırdı. Onlara: “Ey benim yiğitlerim; birbirinizden ayrılmayın. Hepinizin hamlesi birinizin hamlesi gibi olsun.” dedikten sonra, en önde kendisi olmak üzere on bin süvarinin yalın kılıç düşmanın üzerine öyle bir gidişleri var idi ki sanki tepesinden alevler fışkıran koca bir dağ hareket halindeydi. Eşkıya güruhunun safları birbirine karışmıştı. O gün Malik Eşter nice Şamîlerin başlarını bedensiz, bedenlerini başsız bıraktı. Sahabe-i kiramdan dahi niceleri şerbet-i şehadeti nuş ettiler. Malik Eşter onları görünce o kadar ağladı ki Emirel Müminin onu teselli edip: “Ey Malik, Hak Teâlâ senin gözlerini bir daha ağlatmasın.” diyerek ona hayır dualarda bulundu.
O gün her iki asker arasında kandan bir deniz meydana geldi. Sanki demirden iki dağ birbirine tokuştular; “İnne zelzelete’s-sâ‘ati le şey’ün ‘azîm” gününden nişan verdiler. Süvariler piyade oldu. Âlemler düştü. Kılıçlar kırıldı. Toz duman öyle bir mertebeye vardı ki birbirlerini göremez oldular. O gün hiç kimseye erkânıyla salâtı eda etmek nasip olmadı. Kılabilenler ancak îma ile kılabildiler.
O gece Emirel Müminin yüzünü âsumana çevirip yalvardı: “Huda’ya gönüllerini sana tevcih ederler. Ellerini senin dergâh-ı ehadiyyetine kaldırırlar ve hacetlerini senden isterler. Perverdigârımız, bizim aramızda hükmünü icra eyle.”
Derler ki:
Emirel Müminin hem dua eder hem de safları birbirine katardı. Rivayet olunmuştur ki o Şah-ı Velâyet her kimi ki Zülfikâr’la yere sererdi, tekbir getirirdi. Yanı başından ayrılmayanlardan biri: “Emirel Müminin’in tekbirlerini hafızamda tuttum; sabah olunca beş yüz yirmiye ulaştığını gördüm.” dedi.
AMR BİN ASIN HİLESİ
Muaviye askerlerindeki korku ve zafiyeti müşahede edince Amr bin Âs’a: “Ey Amr; hani nerede kaldı o senin yaptığın hileler? Eğer halimize bir tedbir düşünmez isen sonumuzun helak olacağı muhakkaktır.” dedi.
Ertesi sabah Emirel Müminin serdarlarına hitab ederek: “Siz düşmanlarınızla bir mertebeye eriştiniz ki zaferle aranızda bir adım mesafe kaldı. Yarın Hak Subhanehu ve Teâlâ onlarla bizim aramızı fasl eyleye. ‘Ve Hüve Ahkemü’l-hâkimîn’ (O hâkimlerin hâkimidir).” buyurdu.
Çünkü bu haber Muaviye’ye erişti. Amr bin Âs’a: “Bu hususta senin görüşün nedir?” dedi.
Amr: “Ehl-i Hicaz ve ehl-i Irak’tan öyle bir şey isteyeceğiz ki, eğer kabul ederlerse aralarında hilaf ve ihtilaf peyda olur; eğer kabul etmezlerse dağılıp perişan olurlar.” dedi.
Muaviye: “Düşündüğün nedir?” dedi.
Amr: “Onları Kitabullah’a davet edeceğiz.” dedi.
Orada bulunanlardan Eşas bin Kays: “Eğer yarın dahi dünkü gün gibi cenk olursa her iki tarafta da savaşan kimse kalmayacak. Ailelerimiz ve evlatlarımız zelil ve perişan olacak.” dedi.
Muaviye: “Eşas doğru söyler. Bir kere daha cenk olursa Rumlar Şam’ı istila ederler; kavm-i Acem de Irak’ı yağmalar.” dedi.
Ertesi günü güneş doğmadan önce Amr bin Âs’ın o korkunç tedbiri muktezasınca mızraklarına mushaf yapraklarını bağladılar ve saf çekip durdular. İlk önce onları âlem zannettiler. Sonra durum anlaşıldı.
Bu esnada merkezden Fazl bin Edhem, sol kanattan Şerîh-i Hemedânî, sağ kanattan Verkâ bin Azîb meydana çıkıp nida ettiler: “Ey Arap topluluğu; Allah için kendi evlat ve kadınlarınıza merhamet edip cenkten elinizi çekiniz. Eğer bu gün dahi cenk ederseniz ölürüz. Avratlarımız ve evlatlarımız düşmanın, yani Rumların eline geçer. Farisiler dahi sizin avrat ve çocuklarınızı esir edip vilayetlerine götürürler. İşte Kitabullah sizinle bizim aramızdadır.” dediler.
Bu arada Ebu’l-Âver bir boz ata binip iki saf arasında durdu ve feryat edip: “Ey ehl-i Irak, sizi aramızda hâkim olan Kitabullah’a davet ediyoruz.” dedi.
Iraklılar vaziyeti iyice anlayınca Kerdos bin Hânî: “Ey ehl-i Irak, sakın aldanmayınız. Bu yapılanlar hileden başka bir şey değil.” dedi.
Süfyan bin Sevr: “Biz bundan evvel Şamlıları Kitabullah’a davet etmiştik; icabet etmedikleri için savaş kaçınılmaz olmuştu.” dedi.
Hâlid bin Muammer: “Bu hususta karar verecek olan Emirel Müminin’dir.” dedi ve Emirel Müminin’e varıp onu vaziyetten haberdar eylediler.
Emirel Müminin: “Bu bir hiledir ki onu düşünmüşlerdir. Bunların bundaki maksatları onunla amel etmek değildir. Nusret ve zaferden ümitlerini kestikleri için bu yola baş koydular. Canlarını kurtarma derdine düştüler. Biz onlarla cenk etmeliyiz tâ hükm-ü Huda’ya razı olalar.” dedi.
Fakat ekseri sipah ve ümerâ ve âyân Muaviye’den rüşvet almışlardı. Gittiler: “Ya Ali, Muaviye’ye icabet et ki seni Kitabullah’a davet eder. Biz Osman’a bu cihetten muhalefet etmiştik.” dediler.
Çünkü Emirel Müminin onlardan bu sözleri işitti: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah’a aidiz ve dönüşümüz de O’nadır) dedi.
Bu esnada Muaviye’nin elçileri gelip mushaflar getirdiler: “Ya Ebe’l-Hasen, Şamîler derler ki sizinle bizim aramızda bu kitaptan gayri bir hakem yoktur.” dediler.
Eşas bin Kays ki Arap kabilelerinin çoğu onun idaresindeydi, Muaviye ona yüklü miktarda rüşvet vermişti: “Ey Emirel Müminin, nitekim dünkü gün biz sana tabi idik, bu gün dahi öyleyiz. Amma Muaviye bu sözü insafla söyler. Hakkın kelamına davet eyler.” dedi.
Emirel Müminin: “Vallahi ben Kitabullah’ı onlardan daha iyi bilenlerdenim. Bu Amr’ın hilesidir.” dedi.
Bu haber ordu içinde yayılınca savaşa katılan askerler geri çekildiler. Muhaliflerin karşısında Malik Eşter’den başka kimse kalmadı. Emirel Müminin askerlerin bölük bölük geri döndüklerini görünce elini eline vurup: “Ciğer yiyenin oğlu bize galip geldi.” dedi.
Bu esnada İbnü Kuvâ ve Emirel Müminin’in askerlerinin kurrâ ve zühhâdından bir cemaat ki bundan sonra onlar Havâric ismiyle anılacaklardır, Hazreti Şîr-i Huda’nın meclisine gelip: “Muaviye’nin davetine elbette icabet etmen gerekir. Aksi halde senden ayrılırız.” dediler.
Emirel Müminin tefrikayı önlemek niyetiyle kerhen onlara muvafakat gösterdi. Bir kavm dahi Emirel Müminin’e: “Malik Eşter daha muharebeden elini çekmedi. Ona haber gönder ki geri dönsün.” dediler.
Emirel Müminin Yezid isminde birini göndererek fitne-i azîmin çıktığını, Malik’in askerleriyle acilen gelmesini tembih eyledi.
Çünkü Yezid Emirel Müminin’in haberini Malik’e ulaştırdı. Malik: “Huda hakkı için bu fitne ref‘-i mesâhifden zuhur etti.” dedi.
Malik Eşter cenkten el çekip askeriyle birlikte geri döndü. Huzur-u Emirel Müminin’de: “Ey ehl-i Irak, ey gürûh-ı zil ve nifak! Huda hakkı için düşmanınıza galip gelmiştiniz. Şimdiki halde beni kendi halime bırakın yeter; ben onların işini bitiririm.” dedi.
Onlar: “Biz senin günahına ortak olmayız.” dediler.
Çünkü Emirel Müminin Muaviye’nin davetine icabet hususunda Havâric’in inadını müşahede etti.
Eşas bin Kays’e: “Var sancakdârlara söyle, alâmet-i harp olan sancakları meydandan çıkarsınlar.” dedi.
Eşas ferman gereği Rabîa kavmine vardı. Rabîa kavminin reisi olan Amr bin Ümeyye etti: “Ey Eşas; ehl-i Şam’ın hüccet ve davetine icabet etmek isteriz. Hâlbuki biz o kavmin kanı deryasında vurgun yedik.” Ve kılıcını çekip: “Lâ hükme illâllah” (Hüküm Allah’ındır) dedi.
Eşas: “Kılıcını kınına koy. Şamîler bizi öyle bir şeye davet ettiler ki geri çevirmenin imkânı yoktur.” dedi.
Amr: “Biz onları daha önce aynı şeye davet eylemiştik; icabet etmemişlerdi.” diye cevap verdi.
Bu sırada Muaviye Şam’ın eşrafına hitab ederek: “Bizimle ehl-i Irak ve Hicaz arasında muharebe çok uzadı. Bu iki taraftan her biri hakkın kendi taraflarında olduğunu iddia etmektedir. Şimdi onları Kitabullah’a ve hükm-ü İlahi’ye davet ettik. Eğer kabul ederlerse hüve’l-matlub (arzulanan budur). Etmezlerse savaşın devamı için bir mazeretimiz olur.” dedi.
Bundan sonra Muaviye Emirel Müminin’e bir mektup gönderdi.
Mektubu Muaviye: “Ey Ali; ben seni Kitabullah’a davet ediyorum. Bir hakem senin tarafından, bir hakem benim tarafımdan tayin edelim; Kur’an’ın muktezasınca hükmetsinler. Eğer ehl-i Kur’an isen Kur’an’ın hükmüne razı olasın.”
Emirel Müminin’in mektubu: “Ey Muaviye; sen beni hükm-ü Kur’an’a davet edersin ve ben bilirim ki sen Kur’an’ın hükmüyle amel etmezsin. ‘Ve men lem yarda bi hükmillâhi fe kad dalle dalâlen ba‘îdâ’ (Kim ki Allah’ın hükmüne razı olmaz, o uzak bir sapıklığın içindedir).”
Derler ki; Muaviye Habib bin Menâr’ı Emirel Müminin’e gönderip dedi ki: “Bu bizim kavgamız kolay hallolmaz. Sen bir şahıs ihtiyar et, ben bir şahıs ihtiyar edeyim. O şahıslar hilafeti sana tevzi ederlerse ben razı olayım; eğer bana tevzi ederlerse sen razı ol. Eğer hilafeti üçüncü bir şahsa tevzi ederlerse ikimiz de feragat edelim.”
Orada bulunanlardan Arap kabilelerinin birçoğunun reisi olan Eş‘es bin Kays: “Muaviye’nin bu sözü insaftan hariç değildir. Onunla amel olunmalı.” dedi.
İki kişi daha: “Ya Emirel Müminin, bizim ekseri yiğitlerimiz şehit oldular. Bari kalanlara merhamet etseniz.” dediler.
Muaviye, Emirel Müminin’in ordusunun kendi ordusuna galip geleceğini biliyordu. Ona binaen ordunun ileri gelenlerinden Eşas bin Kays’e bir mektup yazıp ondan yardım istedi. Eğer bu sulh işinde yardım ederse kendisine mükâfat olarak yüz bin dirhem vereceğini vadetti. Eşas bu vaadi duyunca dünyaya olan meyli onu gayrete getirdi. Ezd, Rabia ve Eş‘ariye kabilelerini toplayıp muharebeden çekilmeye; eğer Malik bu hususta ısrarcı olursa onu da öldürmeye karar verdiler. Beni Bekr ve Vâil kabileleri dahi onlara katıldılar.
Bu esnada Abdullah bin Haris ki; onun zühd ve takvası öyle bir mertebeye erişmişti ki rivayete göre yirmi üç yıl yatsı namazının abdestiyle sabah namazını kılmıştı. Ve Leyletü’l-Harîr’de on altı yerinden yara almıştı. Emirel Müminin’in çadırına geldi.
Emirel Müminin: “Ey Abdullah, nasılsın?” dedi.
Abdullah: “Ya Emirel Müminin, benim tasavvurum odur ki bu fakirin ömrü bir günden ziyade kalmamıştır.”
İmam Ali’nin gözleri doldu ve: “Ey Abdullah, gönlünü hoş tutasın. Perverdigâr-ı Gafûr’un rahmetine ulaşacağını umuyorum.” dedi.
Abdullah: “Ya Emirel Müminin; duydum ki senin ashabın muhalefet makamına gelip derler ki: ‘Muaviye ile sulh et.’ Sakın muharebeden el çekmeyesin.”
Emirel Müminin: “Ey Abdullah; hangi leşker ile mukatele edeyim, kimlerle onlara galip geleyim? Eğer beni dinleyen olursa onlarla savaşırım. Aksi takdirde urve-i vüskâya sabre sarılırım. Ey Abdullah; Resulü Huda bu durumu ve bundan sonra olacakları bana haber vermişti. Ben bu kavmi dergâh-ı ehadiyyete havale ediyorum. Bana itaat ve inkıyad dairesinden ayrılanlar şakilerdir; onlara çok zararlar dokunacaktır.”
Derler ki; çünkü Amr’ın hilesi gerçekleşti. Şam ve Irak halkından hâfız-ı Kelâmullah olanlar bir araya gelip iki ordunun arasında Kur’an okumaya başladılar. En sonunda hilafetin hakemler tarafından belirlenmesine karar verildi. Şamlıların hakemi Amr bin Âs’tı. Reîs-i Havâric olan Eşas bin Kays ve ona tabi olanlar ise: “Bizim hakemimiz de Ebu Musa’l-Eş‘arî olsun.” dediler.
Emirel Müminin: “Ben onun reyine razı değilim. Zira onun bu babda vukufu yoktur. Abdullah bin Abbas olsun.” dedi.
Hariciler: “Seninle Abdullah bin Abbas arasında ne fark var? Sen dilersin ki kendi hususunda kendin hükmedesin. Biz dileriz ki bu hususta hakem olan kişinin seninle Muaviye’ye olan nispeti denk olsun.”
Emirel Müminin: “Ya niçin Şamîler Amr bin Âs’ı hakem olarak tayin ettiler? Amr benim düşmanımdır.”
Haricilerin reisi: “O onların problemi. Herkes kendi maslahatını daha iyi bilir.”
Emirel Müminin: “Malik Eşter bu işin ehlidir. Ben onu münasip görürüm.” dedi.
Haricilerin reisi Eşas: “Biz onu kabul etmeyiz. Bu fitne ateşini başlatan oydu.” dedi.
Hâsılı kelâm: Emirel Müminin ve sair ukelâ ve Ahnef bin Kays: “Ebu Musa bu işe uygun değildir.” dediler. Hariciler ise razı olmayıp: “Eş‘arî’den gayrısını istemeyiz.” dediler ve ayrıca onu getirmeye de adam gönderdiler.
Eş‘arî o sıralar köşe-nişinlik ihtiyar etmişti. O kişi Ebu Musa’ya varıp: “İki taraf sulh oldu.” deyince Ebu Musa’l-Eş‘arî: “Elhamdülillah.” dedi. “Seni hakem tayin ettiler.” deyince de: “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn.” dedi.
Eş‘arî Emirel Müminin’in ordugâhına geldi. Emirel Müminin’in dest-i bûseyle müşerref oldu. Eshab-ı kiramdan bu işe ehil olmadığı için ona nasihatte bulunanlar oldu. Ancak Eş‘arî: “Eğer bu hususta bana itimadınız yoksa beni bu işten uzak tutun.” dedi.
Malik Eşter: “Ey Eş‘arî, sen o kişi değil misin? İmam Hasan Kûfe’ye geldiğinde Kûfelilere evlerine çekilip tarafsız olmalarını tenbih eyledin; Ali’nin oğluyla gitmeyin ki bu mucib-i fitnedir demedin mi?” dedi.
Eş‘arî: “Haklısın, öyle dedim. Ancak o söylediklerime pişmanım. Şimdi buraya sizinle beraber olmaya geldim.” dedi.
Ne zaman ki hakem olayı hakikat hal aldı, iki ordu arasına bir meclis kuruldu. Kâtipler tayin edildi. Abdullah bin Ebu Râfi Emirel Müminin’in kâtibi idi. Abdullah yazdı ki: “Hâzâ mâ sâleha aleyhi Emîru’l-Müminîn Ali bin Ebu Talib.”
Muaviye Abdullah’a hitap ederek: “Ne bed kişisin ki Ali’nin kendi ismiyle ve pederinin ismiyle yetinmeyip Emîru’l-Müminîn yazarsın. Emîru’l-Müminîn olduğunu bileydik onunla kıtâl etmezdik. Emîru’l-Müminîn lafzını sil. Yerine Ali bin Ebu Talib yaz.” dedi.
Ahnef bin Kays bu sözü duyunca müteellim olup: “Ey Emirel Müminin; Müminlerin emiri lafzının silinmesine izin verme. Şayet silinirse bir daha geri dönmemesinden korkarım.” dedi.
Emirel Müminin: “Sadeke Resulullah (Resulullah doğru söyledi). Ey Ahnef, bu olayın benzeri benim elimde cereyan etti. Ben bu olayı bizzat yaşadım.” dedi.
Ahnef: “Nasıl, ey Emirel Müminin?” dedi.
Emirel Müminin: “Hüdeybiye gününde Kureyş’le aramızda bir sulhnâme yazdığımda yazmış idim ki: ‘Hâzâ mâ sâleha aleyhi Muhammedün Resulullah’ (Bu anlaşmada yetkili, Allah’ın Resulü Muhammed’dir). Ehl-i Mekke’den Sehl bin Amr: ‘Resulullah lafzını sil, yerine Muhammed bin Abdullah yaz. Zira biz onun resul olduğuna inansaydık umreden men etmezdik.’ dedi. Resulullah: ‘Ya Ali; dediğini yap. Bir gün sen de aynı durumla karşılaşacaksın.’ buyurdular. ‘Ey Abdullah, Muaviye’nin dediği gibi yaz.’ Ve sulhnâme bu şekilde yazıldı.”
“Hâzâ mâ sâleha aleyhi Ali bin Ebu Talib ve Muaviye bin Ebu Süfyan.”
Her iki taraf Fatiha’dan Kur’an’ın nihayetine kadar Kur’an’ın hükmüyle amel edecekleri hususunda anlaştılar. Ebu Musa’l-Eş‘arî ile Amr bin Âs bu anlaşmada hakem olarak atandılar. Onlar dahi Kur’an’ı kendilerine rehber kılıp Kelâm-ı İlahî’den ayrılmayacaklarına söz verdiler.
Ve her iki tarafın hakemleri şerâit-i emanet ve diyaneti yerine getirdiklerinde her iki tarafın canları, malları ve evlatları diğerlerinin taarruzundan emin olacak. Eğer hakemler Ramazan ayına kadar bir karara varamazlarsa her iki taraf muharebe edip etmemekte serbesttir.
Çünkü sulhnâme tamamlandı. Zeyline şunlar ilave edildi:
“Şehide hâzel kitâbe Hasan ve Hüseyin ebnâ Ali. Ve Ali bin Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Ca‘fer bin Ebu Talib. Ve kütibe yevmü’l-erbi‘â li selâsete aşere min Saferi’l-Muzaffer li seneti hamsin ve selâsîn.”
(Şahitler: O Şah-ı Velâyet’in iki oğlu Hasan ve Hüseyin; Abdullah bin Abbas’ın oğlu Ali; Ebu Talib’in oğlu Ca‘fer’in oğlu Abdullah. Tarih-i hicrî: 13 Safer, sene: 35.)
Ebu Hanife-i Dinûrî’nin Fütûh nam kitabında yazılıdır ki; çünkü Emirel Müminin Aliyyü’l-Murtazâ’ya Malik Eşter’in sulha rızasının olmadığını söylediler. Hazreti Murtazâ: “Huda hakkı için o sulha benim de rızam yoktu. Fakat kavmimin rızaya ittifaklarıyla ben dahi razı olmuş bulundum. Artık bu andan itibaren geriye dönmem doğru olmaz. Keşke içimde Malik Eşter gibi biri daha bulunsaydı; düşmanın çokluğu umurumda olmazdı.” dedi.
Derler ki; sulhnâme yazıldıktan sonra Eş‘es bin Kays onu alıp ordugâhtaki kabileler arasında gezdirdi. Ne zaman ki kabileler duruma vakıf oldular, içlerinden iki kardeş gayrete gelip feryat ettiler: “Ve lâ hükme illâ lillah” (Allah’ın hükmünden başka hüküm yoktur) diyerek düşman saflarına saldırdılar. Fazla dayanamayıp bu uğurda canlarını verdiler.
Eş‘es bin Kays sulhnâmeyi Murad kabilesine okurken o kavmin ileri gelenlerinden Salih bin Şakîk itiraz edip: “Lâ hükme illâllah” (Hüküm Allah’ındır) dedi. Ekseri kabâil bu sulha rıza göstermeyip Eş‘es bin Kays’e lanet okudular.
Derler ki; Emirel Müminin’in kâtibi Abdullah bin Ebu Râfi sulhnâmeyi yazıp Şamlılara verdi. Muaviye’nin kâtibi Amr bin Ubâde-i Kelbî dahi sulhnâmeyi yazıp Iraklılara verdi. Erbab-ı Irak ve eshab-ı şikak o sulhnâmeye kendi isimlerini de yazdılar.
Çünkü sulhnâme tamamlandı. Emirel Müminin’in askerlerinden Rabia kabilesinden biri süratle atına bindi ve Muaviye’nin askerlerine saldırıp birkaçını da yaraladıktan sonra geri dönüp Emirel Müminin’in askerlerine saldırdı. Gâh o tarafa gâh bu tarafa saldırıp: “Ey insanlar, bilin ki ben Ali’den de Muaviye’den de ve onların hükümlerinden de bizarım. Allah’ın hükmünden gayrı hüküm yoktur.” deyip “Velev kerihe’l-müşrikûn” diyerek yine Emirel Müminin’in askerlerine saldırınca da öldürüldü. Haricilerden ilk öldürülen buydu.
Sulhun tamamlanmasından sonra Emirel Müminin Kûfe’ye, Muaviye de Şam’a döndü. İttifak ettiler ki Ebu Musa’l-Eş‘arî ehl-i ma‘rifetten ve âyân-ı Hicaz ve Irak’tan bir taife ile; Amr bin Âs Şamîler ile giderler ve ittifak ile emr-i hilafette hüküm verirler.
Emirel Müminin Şerîh bin Hânî’yi beş bin askerle kararlaştırılan yere gönderdi. Abdullah bin Abbas’ı da onlara imam olarak tayin etti. Muaviye de Ebu’l-Âver’i bir gürûh askerle aynı yere gönderdi.
Bazı rivayetlerde her iki taraftan sekiz yüz kişi Devmetü’l-Cündel’e gittiler. Bunların dört yüzü bu taraftan, dört yüzü de diğer taraftandı.
Kureyş’in Devmetü’l-Cündel’de toplanması.
AMR İLE EŞ‘ARÎ’NİN ARALARINDA VAKİ OLANLAR
Ne zaman ki iki fırka Devmetü’l-Cündel’de bir araya geldiler, Amr bin Âs Ebu Musa’ya iltifat edip: “Ey birader, nice zamandır sizinle mülakat etmedik. Hak Teâlâ bu buluşmamızı mübarek eyleye.” dedi.
Her gün Amr, Eş‘arî’nin yanına gelir, ona hizmet eder, karşısında diz çökerdi. Ondan meseleler sorardı. Ve derdi ki: “Senin ilmin ve faziletin herkesin malumudur.” O kadar iltifat eyledi ki o da bunları hakikat zannettti; hile olduğunu bilemedi.
Amr bin Âs bir gün Eş‘arî’yi halvete çekip: “Sen Resulullah’ın sohbetiyle benden ziyade müşerref oldun. Şunu bil ki ben senin evet dediğine hayır demem. Fikrin ne ise söyle, bilelim ve öyle hareket edelim.” dedi.
Eş‘arî: “Ey Amr; benim fikrim odur ki Abdullah bin Ömer salih ve iffetli bir kişidir. Bu olayların dışında kalmış ve uzleti ihtiyar etmiştir. Hilafeti ammeyi ona tevfiz edelim.” dedi.
Amr: “Muaviye Osman’ın velisidir. Eğer sen onun hilafetine rıza vermezsen fitne zuhur eder. Halkın sana kini büyük olur.” dedi.
Eş‘arî: “Muaviye’nin Osman’ın velayetine salahiyeti yoktur. Osman’ın kanının velisi iki oğludur. Gel rıza göster, hilafeti Abdullah bin Ömer’e ısmarlayalım.” dedi.
Amr: “Abdullah hilafete layık değildir. Maslahat odur ki hilafeti her ikisinden de alıp şuraya havale edelim. Bu işe şûra karar versin.” dedi.
Eş‘arî’ye bu düşünce ma‘kul göründü.
Eş‘arî kendi menziline geldi. İbn Abbas: “Ey Ebu Musa; benim endişem odur ki Amr seni kandırmıştır. Benim sana nasihatim odur ki neye karar verdiyseniz önce onun kararını halka açıklamasını bekleyin. Onun kararını dinledikten sonra siz kendi kararınızı açıklarsınız. Zira Amr’ın hilesi çoktur.” diye tembihatta bulundu.
Ertesi gün Ebu Musa’l-Eş‘arî ve Amr bin Âs ve insanlar bir mescitte toplandılar. Eş‘arî Amr’a: “Hutbeye çık ve üzerinde ittifak ettiğimiz şeyleri ilan et.” dedi.
Amr: “Asla senin önüne geçemem; önce siz buyurun.” dedi.
Eş‘arî minbere çıkıp Allah’a hamd ve senadan, Resulüne tehiyyat ve selamdan sonra Ali’yi de Muaviye’yi de hilafetten uzak tuttuklarını, emr-i hilafeti şûraya havale ettiklerini, onlar kimi dilerlerse onu halife seçebileceklerini söyledi ve yüzüğünü parmağından çıkardı ve: “Bu yüzüğü parmağımdan çıkardığım gibi ben Ali’yi hilafetten çıkardım.” diyerek minberden indi.
Bu sefer Amr bin Âs minbere çıktı ve: “Hepiniz gördünüz ve duydunuz; Eş‘arî sahibini hilafetten azletti. Şimdi ben de sahibim olan Muaviye’yi halife kıldım. O, halife-i mazlumun yerine halifeliğe en layık olan Muaviye’dir.” der demez halkta büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı meydana geldi.
Çünkü Eş‘arî’nin söyledikleriyle Amr’ın söyledikleri tamamen farklıydı. Biri işi şûraya havale ediyor, diğeri ise şûrayı kabul etmiyor; doğrudan doğruya Muaviye’yi halife ilan ediyordu.
Ebu Musa’l-Eş‘arî: “Ey Amr, Allah sana rahat yüzü göstermesin. Sözlerinin tamamı iftiradır. Biz seninle böyle anlaşmamıştık. Ey Amr; senin misalin o köpeğin misali gibidir ki: ‘Fe meseluhu ke meseli’l-kelbi in tahmil aleyhi yalhes ev tetrukhu yalhes…’ (A‘râf: 176).” dedi.
Amr Eş‘arî’ye: “Yalan söylüyorsun.” dedi.
Şerîh bin Hânî, Amr’ın başına kırbaçla vurdu. Sonraları Şerîh: “Neden kamçı yerine ona kılıçla vurmadım?” diyerek hasret çekerdi.
O sırada o mecliste hazır olanlardan bazıları feryat edip: “Lâ hükme illâllah. Eş‘arî ile Amr’ın emri Huda’ya ne gibi bir bağlılıkları vardır?” dediler.
Ehl-i Irak’tan bir taife dahi kılıçlarını çekip savaşmak isteyince Adî bin Hâtemî Tâî engel oldu: “Halifenin izni olmadan kıtâl caiz değildir.” dedi.
Bu durum ehl-i Hicaz’a ve Haşim oğullarına çok zor geldi. Abbas bin Abdülmuttalib’in Ebu Bekir’e biatında söylediği şu beyitleri yeniden terennüm eylediler.
Şiir:
“Ne dânem hilâfet çirâ munsarif
Şüd ez Haşim ângâh ez bül Hasan
Ne o evvel-i mukbil-i kıble bûd
Ne o e‘lem-i vahy u şer‘ u sünen
Ne akreb-i be ahd-i Nebî bûd u
Mu‘în-i Cibrîl bi gusl u kefen”
Tercüme:
(Hilafet Haşim ve Ebu’l-Hasan’dan niçin geri alındı bilmiyorum.
O gün halife olan ne kıbleye ilk dönendi, ne de vahyi, şeriatı ve sünneti daha iyi bilendi.
Ne de ahde vefada Nebî’ye en yakın olandı.
Ne de Nebî yıkanıp kefenlenirken onun yardımcısıydı Cebrâil.)
O mecliste olanlardan bazıları Eş‘arî’ye hakaret edip: “Emirel Müminin senin ahmaklığını ve cehaletini bilirdi. Onun için senin hakemliğini kerhen kabul etti.” dediler.
Bir kısmı dahi Eş‘arî’yi öldürmek istediler. Bunun üzerine Eş‘arî korkuya kapılıp Mekke’ye kaçtı. Amr ise kendi adamlarıyla Muaviye’nin yanına döndü. Abdullah bin Abbas ve Şerîh bin Hânî askerleriyle birlikte Emirel Müminin’in yanına vardılar.
Kitab-ı Mustafâ’da yazılmıştır ki; çünkü hakem olayına Amr’ın hilesi damgasını vurdu. Minberlerde başta Muaviye olmak üzere Amr bin Âs’a, Ebu’l-Âver’e, Habib bin Müslime’ye, Dahhâk bin Kays’e, Velid bin Utbe’ye, Ebu Musa’l-Eş‘arî’ye lanete başladılar. Bu haber Muaviye’ye ulaşınca o da Şam minberlerinde Ehl-i Beyt-i Resulullah’a, İbn Abbas’a ve Malik bin Eşter’e hakaret etme talimatını verdi.
MALİK EŞTER VE MUHAMMED BİN EBUBEKİR’İN ŞEHADETİ
Daha önce anlatıldığı üzere Emirel Müminin Kays bin Sa’d’i Mısır hükümetinden azledip yerine Muhammed bin Ebu Bekir’i tayin etmişti. Kays bin Sa’d yerini Muhammed’e teslim ederken ona bazı nasihatlarda bulunmuş: “Emirel Müminin’e biatta acele etmeyip mühlet isteyen taifeler üzerine varmayasın. Falan kabilelerin de gönüllerini hoş tutasın. Zira Mısır memleketinin idaresi onların yardımına muhtaçtır.” demişti. Muhammed bu nasihatleri unutup o taifelerin üzerine asker gönderdi. Bu savaşta Muhammed’in askerleri yenildi.
O sıralarda Mısır’da Muaviye bin Medih isminde biri vardı. Gizliden gizliye Emirel Müminin’e kin beslerdi. Harb-i Sıffın sona erdiğinde bu kişi Osman’ın kanını talep bahanesiyle ortaya çıktı. Bir takım güruh-u eşkıya dahi onun etrafında toplandı. Muhammed bin Ebu Bekir durumu Emirel Müminin’e bildirdi.
Emirel Müminin Sıffın seferinden döndükten sonra Malik Eşter’i Cezire vilayeti valiliğine göndermişti. Mısır meselesi çıkınca istişare için onu geri çağırdı. Malik Eşter’le istişare eden Emirel Müminin: “Muhammed bin Ebu Bekir henüz delikanlı olduğu için tecrübeden yoksundur. Onu Mısır idaresinden uzak tutmak isterim. Bu hususta senin rey’in nedir, oraya kimi göndermeliyiz?” dedi.
Malik Eşter: “Mısır’ın idaresine en layık olan Kays’tır. Ondan daha uygunu yoktur.” dedi.
Bu haber Kays’e gidince Kays bu görevden muaf tutulmasını istedi. Bu isteği kabul edildikten sonra kendisi Azerbaycan memleketlerinin zaptı için görevlendirildi. Mısır valiliğini ise Malik Eşter’e tevdi eyledi ve: “Bu göreve senden daha liyakatlısı yoktur. Hem sen nasihata da muhtaç değilsin. Zira senin ferasetin var. Her şeyi yerli yerinde yaparsın. Hemen oraya gitmeli ve o fitneyi yerinde yok etmelisin.” dedi.
Malik Eşter emir gereği Kûfe’den çıkıp Mısır tarafına revan oldu. Şam’da Muaviye’nin bundan haberi olunca korkuya kapıldı. Hesap etti ki; eğer Emirel Müminin Kûfe’den, Malik Eşter Mısır’dan üzerine gelirlerse kaçıp gizlenmekten başka çaresi kalmayacaktır. O sırada Muaviye’nin dostlarından bir Zerdüşt vardı. Mısır yolu üzerinde bir kasabada otururdu. Ona bir mektup yazdı: “Malik Eşter Mısır’a doğru yola çıkmıştır. Sen onun geçeceği yol üzerinde bulunmaktasın. Onu evine davet etmeli, ona ikramda bulunmalısın ve yemeğine zehir katıp onun hışmından bizi kurtarmalısın.”
Dehkan Muaviye’nin isteğini yerine getireceğini bildirip işe koyuldu. Gerekli hazırlıkları yapıp misafirin gelmesini beklemeye başladı. Malik Eşter’in yolu o kasabaya varınca Dehkan denen Mecusi onun önüne çıkıp: “Ben ehl-i haraçtan biriyim. Senin yardımına muhtacım.” diyerek Malik’i evine davet eyledi. Zımmînin davetini geri çevirmeyen Malik Eşter’e sofrada zehirli bal şerbeti içirdiler. Savaş meydanlarında orduları birbirine katan bu efsane savaşçı bu yolculuğunun Mısır’a değil de şehadete doğru olduğunu nereden bilecekti.
Bu esnada Malik’in şehadeti haberi duyulunca Muaviye: “Ali’nin iki eli var idi. Biri Ammar, biri Malik idi. İkisi de kırıldı.” dedi.
Çün Malik’in şehadet haberi Emirel Müminin’e ulaştı. Ol Hazret Malik’in ardından çok ağladı. Ve Muhammed bin Ebu Bekir’e bir mektup yazarak Malik’in irtihal-i dâr-ı bekâ eylediğini haber verdikten sonra makamında sabitkadem olmasını, düşmana karşı uyanık olmasını, halkı tarîk-i müstakîme çağırmaktan geri durmamasını sıkı sıkı tembih eyledi.
Malik Eşter’in vefatından sonra Emirel Müminin haricî fitnesini ortadan kaldırma işiyle meşgul oldu. Bütün bunları Muaviye fırsat belleyip Mısır vilayetini Amr bin Âs’a verip altı bin askerle onu Mısır’ın istilası işiyle görevlendirdi. Ayrıca Muaviye bin Medih namındaki eşkıyaya da bir mektup yazarak ondan Amr bin Âs’a yardım etmesini istedi. Amr Mısır topraklarına girince Muaviye adındaki eşkıya maiyetiyle beraber gelip Amr’a tabi oldular.
Amr bin Âs Muhammed bin Ebu Bekir’e haber gönderdi: “Derhal Mısır’dan çıkıp gidesin. Zira Osman’ın kanı senin gerdanındadır.” dedi.
Muhammed dahi: “Ben senin ne mal olduğunu en iyi bilenlerdenim. Sen Osman’ın kanının peşinde değil, Muaviye’nin attığı kemiğin peşindesin. O kemiği de alman için hak etmen lazım.” dedi.
Neticede her iki taraf da harbe karar verdi. Muhammed bin Ebu Bekir, Osman’ı önce bıçakla yaralayan Kinane adındaki şahsı bir taife ile öncü birlik olarak Şam askerine karşı gönderdi. Amr bin Âs dahi Abdurrahman bin Halid bin Velid’i bir güruh ile Kinane’ye karşı gönderdi. İki güruh arasındaki savaşı Kinane kazandı. Halid bin Velid’in oğlu Abdurrahman yenilerek geri çekildi. Bunun üzerine Amr bin Âs, Muaviye bin Medih’e: “Git kendi oğlunla savaş.” diyerek Kinane’ye karşı babası Muaviye’yi gönderdi. Kinane babasıyla olan cenginde yenildi. Kendisi de babası tarafından öldürüldü.
Kinane yenilince Muhammed bin Ebu Bekir’le birlikte olanlar dağılıp perişan oldular. Bu savaşta yalnız kalan Muhammed bir harabede gizlendi. Sonra onu bulup ele geçiren Muaviye bin Medih tarafından şehit edildi. Cesedini bir atın ya da eşeğin karnına koyarak ateşte yaktılar. Amr ise zahmet çekmeden Mısır’da hâkimiyeti ele aldı.
Derler ki; Muhammed bin Ebu Bekir, Amr’ın Mısır üzerine yürüdüğü haberini alınca Emirel Müminin’den yardım istedi. Ol Şah-ı Velâyet de Kûfe halkından ona yardım göndermelerini istedi fakat icabet eden olmadı. Emirel Müminin bâr-gâh-ı ilâhîye dua ve niyazda bulundu: “Huda’ya; bu cemaatin üzerine öyle birisini musallat et ki onlara gün yüzü göstermesin. İlahi, Sakîf kabilesinden bir çocuğu bu taifeye havale eyle.” dedi.
Şah-ı Velâyet’in duası dergâh-ı icâbete erişip hemen o gece Haccac bin Yusuf Sakafî ki “Haccac-ı Zâlim” denmekle meşhur olan kişi dünyaya geldi. Ondan ise Kûfelilere erişen erişti.
MUAVİYE’NİN VİLAYET-İ CEZİREYE ASKER GÖNDERDİĞİ
Muhammed bin Ebu Bekir öldürülüp Amr bin Âs Mısır ülkesini ele geçirince Muaviye bu sefer de Basra vilayetini ele geçirmek için Abdullah bin Hazremî’yi o tarafa göndermişti. Abdullah bin Abbas tarafından Basra hâkimi olan Zeyyad bin Semye gözden kayboldu. Bu hale muttali olan Emirel Müminin Harise’yi Hazremî’nin cengine gönderdi. Harise varınca iki ordu arasında kıtâlî şehit oldu. İbn-i Hazremî yenilerek bir saraya sığındı. Harise’nin emriyle sarayı ateşe verdiler. Muaviye’nin komutanı maiyetiyle birlikte yanıp kül oldular.
Hicretin otuz dokuzuncu senesinde Muaviye Nu’man bin Beşîr Ensârî’yi on iki bin askerle Aynu’s-Samer vilayetini istilaya gönderdi. O sıralarda oranın hâkimi Emirel Müminin tarafından tayin edilen Malik bin Ka‘b idi. Malik’in askeri Şam’dan gelen orduyu görünce kaçtılar. Malik yanında kalan birkaç kahramanla birlik bir hisara çekilip Emirel Müminin’den yardım istediler. Emirel Müminin Kûfe halkından ona yardım etmelerini istediyse de icabet eden olmadı. Malik yardımın gelmeyeceğini anlayınca yanındakilerle hisardan çıkıp akşam oluncaya kadar cenk eyledi. O sırada Abdurrahman bin Ahnef pederinin emriyle Malik’in yardımına koştu. Nu’man gelenleri bir ordu zannedip Şam’a doğru geri çekildi.
Yine bu yıl içinde Muaviye Sufyan bin Affı altı bin askerle Heyt’e gönderdi. Heyt Musul tarafında bir şehrin adıdır. Sufyan Heyt’e varıp oradan Anbar tarafına geçti. Oraların hâkimi Emirel Müminin tarafından tayin edilen İbn-i Hassan-ı Bikrî idi. Sufyan’la savaşırken şehit oldu. Şam’ın askerleri oraları yağmalayıp talan ettiler. Bu haber Emirel Müminin’e ulaşınca bizzat kendisi Sufyan’ı def için tek başına Kûfe’den ayrılıp ordugâhına vardı. Ertesi gün Kûfe ileri gelenleri yanına varıp iltimasta bulundular. Kûfe’ye dönmesi için yalvardılar: “Ya Emirel Müminin, bu iş senin tek başına yapacağın iş değildir.” dediler.
Emirel Müminin onların isteklerini kabul edip geri döndü ve erbab-ı şecaatten bir taife ile Kays bin Sa’d’i Sufyan’ın üzerine gönderdi. Sa’d aldığı emirle Şam hududuna kadar gitti fakat kimseyi bulamadı. Şam ordusu geldiği gibi orada beklemeyip geri gitmişti.
Yine bu yıl içinde Muaviye Mesedetü’l-Gazzâr’ı bin yedi yüz neferle Teyma’ya gönderdi. Teyma Şam hududuna yakın bir yerdi. O tarafta sakin olan Arap-ı bâdiyeden zekât toplamasını, vermeyenlerle savaşmasını tenbih eyledi. Hatta Mekke ve Medine taraflarına varıp aynı minval üzere hareket etmesini söyledi. Çünkü bu haber Emirel Müminin’in katına erişti. Musabbib Fezzârî’yi iki bin savaşçıyla onun üzerine gönderdi. Musabbib ferman gereği Teyma denilen mahalle vardı. Orada Şamlılardan nice toplulukları kılıçtan geçirdi. İbn-i Mesade kendi akrabasından olduğu için dostane üç kılıç vurdu ve her kılıç darbesinde kendisine: “Kaç ve canını kurtar. Beyhude kanını döktürme bana.” dedi.
İbn-i Mesade yanındaki askerlerle Teyma kalesine sığındı. Kays bin Sa’d onun nasihat kabul etmez olduğunu görünce o hisarın etrafını odun tepeleriyle doldurup ateşe verdi. İçerdekiler yanacaklarını anlayınca feryada başladılar. Kays bin Sa’d onlara merhamet edip ateşi söndürdü. Gecenin karanlığı çökünce de İbn-i Mesade yanındakilerle birlikte hisardan çıkarak Şam tarafına doğru kaçtılar.
Yine bu yılda Muaviye Dahhak bin Kays’i bir orduyla bâdiye gönderdi ve ferman etti ki bâdiyeden kimseyi sağ komaya, kuyularını toprakla doldura, evlerini başlarına yıka, huccacı da Mekke’den engelleye ve onlara diye ki: “İmamınız olmayınca siz kime gidersiniz ve kiminle hac edersiniz?”
Dahhak o taraflara varıp çok katliam yaptı. Emirel Müminin’in bâdiye menazilinden bir menzilde huccaca delil olmaları için görevlendirdiği bir taifeyi kılıçtan geçirdi. Bu haber Emirel Müminin’e ulaşınca Hıcr bin Kendî’yi dört bin askerle Dahhak’ın üzerine gönderdi. Hıcr Dahhak’la karşılaşınca aralarında çok şiddetli cenk oldu. Dahhak’ın askerlerinin çoğu öldürüldü. Dahhak ise kaçıp kurtulmayı canına minnet bildi.
Yine bu yılda Muaviye Şam’ın eşrafından birini emîr-i hac tayin etti. Mısır halkını ve hudûd-ı mağrip ahalisini hac ettirmekle görevlendirdi. O sırada Kasım bin Abbas Emirel Müminin tarafından tayin edilmiş Mekke emîriydi. Muaviye’nin tayin ettiği emîri Mekke’yi ziyaretten men etti. İki fırka arasında muharebe tehlikesi zuhur edince Mekke halkı bu duruma mani oldular. “Hac mevsiminde biz buna izin vermeyiz.” dediler. Muaviye’nin emîri yerine Şeybe bin Osman’ı emîr-i hac tayin edip huccacın haccını eda etmelerini sağladılar.
Hicretin kırkıncı senesinde Muaviye Bişr İbn-i Ertân’ı üç bin er ile Haremeyn’i zabt edip halkını kendine biat etmek için Medine’ye gönderdi. Bişr önce Medine’ye geldi. O vakitte Ebu Eyyûb Ensârî Medine’nin hâkimiydi ve Emirel Müminin tarafından tayin edilmişti. Kendini gizledi. Bişr mescide gelip minbere çıktı ve esnâ-yı hutbede Osman’ın ahvalinden bahsetti. Medine halkından ağlayanlar oldu.
Bişr: “Ey Medineliler, Osman’ı siz öldürdünüz, şimdi ise onun için ağlıyorsunuz. Huda hakkı için eğer Muaviye sizi katilden nehy etmemiş olaydı sizden birinizi sağ bırakmazdım. Sizden her kim Muaviye’ye biat etmezse onun ölümü kaçınılmaz olacaktır.” diyerek minberden indi. Ve halkı Muaviye’ye biata davet eyledi. Halkın çoğu biat etti. Yalnız Ebu Eyyûb Ensârî’yi bulamıyorlardı. Dostlarının evlerini basıp yağmalıyorlardı. Nihayet dostlarının daha fazla zarar görmemesi için Mihmandar-ı Resulullah ortaya çıkıp ızdırar halindeki ruhsatla amel edip zahirde Muaviye’ye biat etmiş göründü. Zira o bu katil sürülerinin merhametten nasiplerinin olmadığını çok iyi biliyordu.
Bişr Ebu Hureyre’yi Medine’de halife koyup Mekke’ye gitti. O zaman Emirel Müminin tarafından Mekke hâkimi olan Kasım bin Abbas firar etti. Eş‘arî dahi ortalıkta görünmez oldu. En son Bişr’in adamları onu bulup getirdiler. Muaviye’ye biat aldıktan sonra da serbest bıraktılar.
Bişr Mekke’nin zaptından sonra Yemen vilayetine yöneldi. O asırda Yemen hâkimi olan Abdullah bin Abbas yerine Haris’i kaymakam bırakarak firar etti. Bişr Yemen’e gelince Haris’i ve oğlunu katletti. Abdullah bin Abbas’ın iki küçük masumunu dahi öldürdü.
Bişr’in Mekke ve Medine taraflarına gittiği haberini alan Emirel Müminin Harise bin Kudâme’yi, Vehb bin Mes‘udî Sakafî’yi dört bin askerle Bişr’in takibine gönderdi. Halifenin ordusu önce Harran’a uğradı. Orada Bişr’in tâbîlerinden buldukları bir cemaati kılıçtan geçirdiler. Sonra Yemen tarafına yöneldiler. Bişr ise bu takipten ancak kaçarak kurtulabildi.
Emirel Müminin Abdullah bin Abbas’ın masumlarının öldürüldüğü haberini alınca ellerini bâr-gâh-ı ehadiyyete kaldırdı: “Allahümme eslib ‘aklehu ve dînehu” (Allah’ım onun aklını da dinini de elinden al) diye niyazda bulundu. Kısa bir zaman sonra Bişr’de delilik alametleri göründü. Abuk sabuk konuşmaya başladı. Sonra kendi kılıcıyla kendini öldürdü.
Bu yılda Ukeyl bin Ebu Talip Emirel Müminin’in katına varıp geçim sıkıntısından ve kesret-i ıyâlden şikâyet eyledi. İstedi ki beytü’l-mâlden kendisine ayrıca tahsis yapılsın.
Emirel Müminin: “Beytü’l-mâlden ben senin hakkın olanı sana verdim.” dedi.
Ukeyl: “Geçinemiyorum. Çok zor durumdayım.” dedi.
Emirel Müminin: “Eğer sana bir şey vermekten başka çarem yoksa bu gece benimle beraber gel. Varıp falancanın gizlice sarayına girip malını alıp sana vereyim. Tamam mı?” dedi.
Ukeyl: “Bu hırsızlık olur.” dedi.
Emirel Müminin: “Mahşerde malını çaldığım bir kişiye cevap vermek, tüm müminlerin her birine ayrı ayrı cevap vermekten daha kolaydır. Zira beytü’l-mâlde bütün ümmetin hakkı vardır.” buyurdular.
Derler ki; Ukeyl Emirel Müminin’den payının artırılmasını isteyince ona bir miktar beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Sonra dönüp geldiğinde elinde kızgın bir demir vardı. Onu Ukeyl’e uzatıp: “İşte senin payın, al.” dedi.
Ukeyl: “Sen benim yanmamı mı istersin?”
Emirel Müminin: “Evet, tıpkı senin benim cehennemde yanmamı istediğin gibi.” dedi.
Ukeyl bu sefer gizlice Şam’a gitti. Muaviye’nin katına vardı. Muaviye onu tazimle karşıladı. Ona izzet ve ikramda bulundu. Özel meclislerinde ondan övgüyle bahseder: “Ukeyl öyle bir kişidir ki Ebu Talip onu daima Ali’ye tercih ederdi.” derdi.
Ukeyl de bunları dinler: “Heyhat heyhat. Benim ona nispetim zerrenin güneşe olan nispeti gibidir. Ey Muaviye insaf et. Ali Resulü Huda ile salata ve cihada kıyam ederken biz seninle putperestliğimizle iftihar ederdik.” derdi.
Hariciler derler ki; Emirel Müminin Ebu Musa’l-Eş‘arî’yi tahkim için Devmetü’l-Cendel’e göndermek isteyince haricilerin ileri gelenleri dediler ki: “Hükm-i Kitabullah’ı Eş‘arî’nin insafına bırakma. Onu muhaliflere gönderme.”
Emirel Müminin: “Bir anlaşma oldu. Ben bunu nasıl bozarım? Hem Rabbimiz: ‘Ufu bi ahdillahi iza ahettüm’ (Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin). Ben şimdi bunu nasıl bozarım?” deyince hariciler hep bir ağızdan: “Lâ hükme illâ lillah” (Hüküm Allah’ındır). “Bu kararından tövbe et. Hâlen asker hazır beklemektedir. Emir buyur, varıp düşmanın işini bitirelim.” dediler.
Emirel Müminin: “Ebu Musa’yı göndermemin sebebi sizlersiniz. Sizin sû-i tedbiriniz olmuştur. Onlar Kur’an sahifelerini mızraklarının ucuna taktıklarında bunun bir hile olduğunu ben size söylemedim mi? Sözümü dinlemediniz. Bana itaat etmediniz. Şimdi ise benim size itaat etmemi bekliyorsunuz.” dedi.
Hariciler: “Eğer bu tahkim olayından vaz geçmez isen seninle mukatele ederiz.” dediler.
O sırada haricilerden biri Emirel Müminin’e: “Bu taife tahkime izin verdiğin için seni tekfir ediyorlar. Eğer tövbe etmezsen seninle savaşacaklarını söylüyorlar.” dedi.
Emirel Müminin: “O zaman ben de onlarla savaşırım.” dedi.
Ne zaman ki tahkim olayından bir sonuç elde edilemedi, bu habere hariciler şaduman oldular. hatta: “ali kendini hilafetten azlettiği için kanı dahi mubâhtır” diyecek kadar ileri gittiler. emîrel müminîn onlara: “eğer bana itaat etmez iseniz sizi üç şeyden, kendimi ise bir şeyden men’ ederim. 1) mescide girmekten 2) ganimetten 3) siz benimle savaşmadıkça ben sizinle asla savaşmam.” dedi.
Derler ki; ebu hanife-i dinûrînin tarihinde yazılıdır ki; tahkim olayının haberi haricilere ulaşınca haricilerin ileri gelenleri abdullah bin vehb’in hanesinde bir araya geldiler ve halkı kûfe’den çıkıp gitmeye teşvik ettiler. emr-i hilafeti ise içlerinden yezid bin hasine teklif ettiler. lâkin o bunu kabul etmedi. bu sefer de ubey bin vafiye teklif ettiler, o da kabul etmedi. ondan sonra abdullah bin vehb’den bu görevi üstlenmesini istediler.
Abdullah bin vehb: “sizin bu imaretinizi kabul ettiğim dünya için değil ahiret içindir.” diyerek oradakilerden teker teker biat aldı ve: “ve men lem yehküm bima enzelellahu feulaike hümü’l kafirun” maide:44 (allah’ın indirdikleriyle hüküm etmeyenler kâfirlerdir) ayet-i celilesini okudular ve kûfe şehrinden ayrılmaya karar verdiler. ayrıca basra’ya bir mektup yazıp oradakileri de bu durumdan haberdar ettiler. kendi aralarında kararlaştırdılar ki; “kûfe’den toplu halde değil de birer ikişer ayrılalım. buluşma yerimiz nehrevan köprüsü olsun.”
Yolculuk esnasında etraftan ve basra’dan cem-i kesir gelip onlara katıldı. basra haricîleri yolda giderken her kime rast gelser mezheplerini onlara anlatırlardı. kabul edenler kurtulur, etmeyenler ise öldürülürdü. haricîlerin nehrevân’da toplandıkları haberi emîrel müminîn’e ulaşınca onlara mektup yazdı;
Mektup: “bismillahirrahmanirrahim. emîrel müminîn’den abdullah bin vehb’e. bizim hakem tayin ettiğimiz kişilerin hükümleri kitabullah’a muvafık olmadığı için biz onların hükümlerini yok saydık. ben hâlâ müminlerin halifesiyim. şimdi dönüp geles ez. hak teâlâ size merhamet eyleye.”
Bu mektup haricîlere ulaşınca: “sen tahkime razı olduğunda kâfir oldun. tâ tövbe edip iman etmedikçe biz sana tabi olmayız.” dediler.
Emîrel müminîn onların itaatinden ümidini kesip diledi ki onları kendi hâlleri üzere bıraka. kûfe’den çıkıp nahle denilen yere vardı. orada ordugâhını kurdu. orduya şam’ın kuşatılması talimatını verdi. emîrel müminîn etraf-ı memalike haberciler gönderdi. abdullah bin abbas’a da haber gönderdi. abdullah ferman mucibince basralılardan yedi bin askerle gelip onlara katıldı. emîrel müminîn’in ordusu o anlarda seksen binden daha fazlaydı.
Bu esnada haber geldi ki; haricîler ırak topraklarında fesada ve kitale başladılar. kitabullah’ı ve sünnet-i mustafa’yı unuttular. hatta resulullah’ın ashabından iki sahabe’yi dahi katlettiler. emîrel müminîn bu haberin doğruluğunu araştırmak için haris bin mürreyi nehrevân’a gönderdi. haris bin mürre nehrevân’a varır varmaz onu da katlettiler. bu olay üzerine ümera ve yârân emîrel müminîn’e bu tehlikenin def’î hususunda iltimasta bulundular: “bunları kendi hâllerine bırakmak maslahât değildir. mümkündür ki bu taifenin fesadları kûfe’ye dahi ulaşa. önce bu beliyye-i ortadan kaldırmamız gerekmektedir. bu tehlikeyi bertaraf edince de şam’a azimet eder, bu sefer de o eşkıya gürûhunun işlerini bitiririz.” dediler.
Bu tedbir emîrel müminîn tarafından kabul gördü. ordu haricîlerin ordugâhlarına bir fersah mesafede karar kıldı. emîrel müminîn ebu eyyûb el-ensârî ile abdullah bin abbas’ı havârîce elçi olarak gönderdi. tâ varıp onlara nasihat edeler, onları hakka davet edeler. fakat bu nasihatlerin hiç biri onlara kâr etmedi. dönüp keyfiyet-i hâli emîrel müminîn’e arz ettiler.
Bunun üzerine emîrel müminîn iki ordunun arasında bir yerde durup: “ey insanlar, ben tahkim olunan eş’arî ile amr’a: ‘kitabullah muktezâsınca hükm ediniz.’ dediğimi siz bilmez misiniz? muhaliflerin mızraklarının ucuna kur’ân sahifelerini geçirip karşımıza çıktıklarında: ‘bu bir hiledir, bir saat daha sabredin, zafer bizimdir.’ dememiş miydim? sizler ise: ‘iki hakemin hükmünden başka hükme razı olmayız.’ demediniz mi? benim dahi rızam hükm-i kitabullah üzere değil miydi? eş’arîye de amr’a da: ‘kur’ân’ın ihya ettiğini ihya ediniz, öldürdüğünü öldürünüz.’ dediğimi bilmez misiniz? onlar ki kitabullah’la amel etmediler, biz de onların aldıkları kararları iptal ettik. peki şimdi sizin bana muhalefetiniz ne içindir?” dedi.
Haricîler: “doğrudur. biz tahkime razı olduğumuz zaman kâfir olmuştuk. şimdi ise pişman olup tövbe ettik. sen dahi tövbe edip pişman olup müslüman olur isen biz yine sana inkıyad ederiz.” dediler.
Emîrel müminîn: “ben islam’da kadim iken, resulullah’ın emanetlerinin emini iken, ilk hicret edenlerden iken, o resul-i hüda’nın vasisi ve kardeşi iken, bunca cenklerde hazır bulunmuş iken kendi aleyhime küfür ile şehadet edersem ehl-i hidayetten iken ehl-i dalaletten olurum. içinizden birini bana gönderin, onunla bu meseleyi konuşalım.” buyurdu.
Haricîler abdurrahman bin kevvâb’ı gönderdiler.
Emîrel müminîn: “ey kevvâ, siz benim hilafetime razı olup benim yanımda cenk ederken şimdi bana karşı cenk etmenizin sebebi nedir? harb-i cemel’de sizden böyle bir şey vukua gelmemişti. bunun aslı nedir?” dedi.
İbn-i kevvâ: “harb-i cemel’de tahkim yoktu. sen tahkime razı olduğunda kâfir oldun.” dedi.
Emîrel müminîn: “peki, eş’arî ile amr’ın durumları nedir?” dedi.
İbn-i kevvâ: “her ikisi de kâfirdir.” dedi.
Emîrel müminîn: “peki, eş’arî devme tü’l-cündel’e gittiği vakitte mi kâfir oldu yoksa hüküm verdiği vakitte mi?” dedi.
İbn-i kevvâ: “hüküm verdiği vakitte.” dedi.
Emîrel müminîn: “gittiği zaman müslüman olup hükmettiği zaman kâfir olduysa benim onda ne günahım var? faraza resul-i hüda müşrikleri din-i islam’a davet için bir şahıs göndermiş olsa, o şahıs varıp müşrikleri başka bir dine davet eylese resul-i hüda ondan sorumlu olur mu?” dedi.
Haricîler ki bu sözleri işittiler, ibn-i kevvâ’ya münazaradan el çekmesini söylediler. ibn-i kevvâ dönüp makamına gitti.
Çün cenab-ı velâyet penâh kılıçtan gayri çarenin olmadığına kanaat getirdi, orduyu savaş düzenine soktu.
Sağ kanadı: hicr bin adî’ye
Sol kanadı: şiş bin rabia’ya
Süvarileri: ebu eyyûb el-ensârî’ye
Piyadeleri: ebu ketâde-i ensârî’ye havale eyle di.
Haricîler:
Sağ kanadı: muhammed bin hasbiye
Sol kanadı: erih bin ebu evfâ’ya
Süvarileri: herkos bin zehire
Piyadeleri: abdullah bin kevvâ’ya ihale eyle diler.
Emîrel müminîn sancağın muhafazasına iki bin asker tayin eyle di ve nida ettirdi ki: “her kim ki sancağın bulunduğu yere gele, eman bula. ve yine her kim ki kûfe tarafına gide, eman bula.”
Bu esnada mürre bin nevfel ki haricî reislerindendi, kendi tâbilerine: “ben emin değilim. ali damat ve biraderi ve vasî-i resulullah iken ben onunla nasıl cenk edem.” dedi ve beş yüz leşkeriyle haricîlerden ayrılıp kûfe tarafına gitti. yine haricî taifesinden bir gürûh dahî sancağın bulunduğu mahalle varıp canlarını kurtardılar.
Ebu hanife-i dinûrî tarihinde yazılmıştır ki; hazret-i şah-ı velâyet ferman buyurdu ki: “muhalifler size saldırmadıkça siz onlara saldırmayın.”
Haricîler gördüler ki karşı taraf savaşa istekli değiller, toplu halde saldırıya geçtiler. hamiyân-ı havza-i dînden olan kays bin muaviye haricîlerden şerih bin ebu evfâ’ya karşı geldi ve onun ayağını kılıçla kalçasından kopardı. şerih o yarayla kays bin said gelip işini bitirene kadar savaşmaya devam etti.
Derler ki; haricîlerden ahnes tâî isminde biri vardı ki harb-i sıffin’da emîrel müminîn’in yanında bulunanlardan idi. sıffin harbinde nice kahramanlık göstermişti. şamîlerden niceleri onun kılıcıyla ecel şerbetini içmişti. işte bu şahıs nehrevân’da saftan ayrılıp iki ordu’nun arasında durdu. kendini methü senâ ettikten sonra aç bir aslan gibi halifenin ordusuna saldırdı. safları yara yara tâ öbür tarafa geçti. emîrel müminîn ki bunu gördü, saftan çıkıp onun yolunu kesti. ahnes’i zülfikar ile ikiye ayırıp hak ile yek sân eyle di. sırayla üç muarız daha aynı akıbeti paylaştılar.
Çünkü abdullah bin vehb ki bu fitnenin başı idi, ileri çıkıp avaz-ı bülent ile: “ey ali ben yemin ettim ki ya seni katlederim yâda sen beni katledersin.” diyerek emîrel müminîn’e yaklaştı. lâkin yaklaşmasıyla âdem diyarına gitmesi bir oldu. ve savaş kısa bir zaman içinde sona erdi. şöyle ki dört bine yakın kişiden ancak dokuzu kurtulabildi.
Rivayettir ki; haricîlerle savaşmadan önce o şah-ı velâyetin lisanından şu sözler dökülmüştü: “bu savaş yerinde bizim şehidimizin sayısı dokuz. muhaliflerden kurtulanlar da yine dokuz olsa gerektir.”
Derler ki; haricîlerden kurtulan dokuz kişiden ikisi firar edip horasan vilayetine gittiler. iki nefer dahî vilayet-i cezire’de sakin oldular. ikisi dahî yemen’e gittiler. yemen’deki haricîler onların neslinden türedi. ikisi de amman’a yerleşti. bir tanesi de havâzin’e gitti.
Diğer bir rivayet: emîrel müminîn nehrevân harbinden evvel demiştir ki: “onlar (yani havâric taifesi) kur’ân okurlar amma kur’ân onların boğazlarından aşağı inmez. kalplerinde kur’ân’dan bir nişan bulunmaz. ol huda hakkı için ki taneyi toprakta bitirir ve âdemlilere hazine-i cûdunden libas-ı vücud giydirir, resulullah bana haber verdi ki: ‘ol taife ile cenk edeceksin. onlar batıl yoldan hak yola dönmezler. onların alametleri, ol cemaatin içinde biri vardır ki onun omuzunda kadın memesi gibi bir et bulunur. kılları da kedi bıyığına benzer.’”
Abdullah selmanî der ki; ben o seferde emîrel müminîn’in refiki idim. ne zaman ki nehrevân’a yaklaştık, bir şahıs gelip bize haber verdi ki: “haricîler nehrevân köprüsünden karşıya geçtiler.”
O sırada emîrel müminîn edâ-yı salâtla meşguldü. salâtı edâdan sonra durumu ol hazret’e arz ettik. “bu haber doğru değil. onlar nehrevân suyunu geçmediler. onlar suyun beri yakasındalar. o taife sizden dokuz kişiyi katledecek. onlardan ise dokuz kişiden başka kurtulan olmayacak.” buyurdu.
Haricî taifesi emîrel müminîn işaret ettiği yerde dokuz kişi hariç imha edildi. emîrel müminîn ölüler arasında zül-seddy’i (yani meme sahibini) bulmamızı emretti. birkaç kişi onu aradılar lakin bulamadılar. o şah-ı velâyet bize: “yeniden arayın.” dedi.
En son onu bir araya toplanmış kırk cesedin arasında bulduk. çünkü onun omuzunu açtılar. omuzunda resulullah’ın haber verdiği et parçası vardı ve kedi bıyığı gibi kalın kıllarla kaplıydı. onların silahları ve binekleri ganimet olarak alındı. saîr malları ise varislerine teslim edildi.
Ne zaman ki emîrel müminîn inayet-i rabbanî ile bu beliyyeden kurtuldu, huda-yı muteâl’e hamd ü senâ ve resul-i mustafa’ya salât ü selâm eyledikten sonra orduyu şam eşkıyasının hallî için hareket emri verdi. “çün hazret-i hak sizi marikîn üzerine galip eyle di. şimdi ise sıra: kasidîn denen o eşkıya sürüsünün işini bitirmeye geldi.” dedi.
Bu sırada komutanlarından bazıları kûfe’ye dönüp birkaç gün dinlenmeleri ve eksiklerini tamamlamaları için emîrel müminîn’den iltimasta bulundular. dileklerinin kabul görmesi üzerine topulu rehil (yola çıkış davulu) vurulup kûfe’ye geri döndüler. ordugâhlarını ise kûfe’nin dışında kurdular.
Emîrel müminîn ferman buyurdu ki: “şehirde mühim işleri olanlar şehre varsınlar ve yine aynı gün geri dönsünler.” fakat şehre inenler emre imtisal de tembellik gösterip geri dönmediler. leşkergâhı boş bırakıp rahat-ı nefsi, meşakkat-i sefer üzerine tercih ettiler. emîrel müminîn her hutbede kûfe halkına sitem ve serzenişlerde bulunuyordu.
Nihayet kûfe halkı ve etraf ahâlî huzur-i alî’ye gelip: “ya emîrel müminîn, siz nereye giderseniz biz senin arkandan geliriz.” dediler.
Emîrel müminîn: “sözlerinde samimi olanlar yarın falan yerde hazır olsunlar.” dedi. lâkin oraya vardığında üç yüzden ziyade kimseyi görmedi ve çok üzüldü. buna rağmen ertesi güne kadar bekledi. yine kimse gelmedi.
Bunun üzerine hicr bin adî ve kays bin adî ol hazret’in huzuruna gelip: “ya emîrel müminîn, maslahât oldur ki halka şam seferini duyurasın. eğer itaat etmezlerse asilerin cezalandırılmasına ferman buyurasın.” dediler. emîrel müminîn’den böyle bir ferman sadır olunca kûfe’de leşkerden kimse kalmayıp hepsi ordugâha geldiler.
Ma’kal bin kays çevre nahiye ve köylerden leşker tedarikiyle görevlendirildi. ma’kal henüz görevini tamamlamadan o şah-ı velâyet’in şehadet haberiyle yer gök sarsıldı.
Hicretin kırkıncı senesi ve emîrel müminîn’in şehadeti
Enes bin malik’ten rivayettir ki; aliyyü’l-mürtezâ hasta olmuştu. resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ebu bekir ve ömer ile onu ziyarete gittiler. resul-i hüda ali’nin yüzüne bakıp hatırını sual eyle di. ebu bekir’le ömer o sırada bir söz söylediler: “acaba ali bu hastalıktan kurtulur mu?” dediler. resul-i hüda onların bu sözlerini duyunca: “ali maktul ve şehit olmadıkça ölmez.” buyurdular.
Kitab-ı mustasfa’da yazılmıştır. muhammed bin ishak-ı hemedânî der ki; haricîlerin katlinden sonra emîrel müminîn muhammed bin ebu bekir’e haber gönderdi ki mısır savaşçılarından birkaç kişi göndere. muhammed emir gereği yirmi kişi seçip gönderdi. onlardan biri de abdurrahman bin mülcem mel’ûn idi.
Bazı tarihi nüshalarda mevcuttur ki; bir seferde ibn-i mülcem’in atı kayboldu. emîrel müminîn’in katına gelerek ondan at istedi. mübareğin gözleri o mel’ûne erişince: “üridü ihsânehu ve yüridü katlî” (ben ona yardım ederim, o beni öldürmek ister) buyurdular.
Yine kütüb-ü tevârihte vardır ki; emîrel müminîn dünyaya veda etmeden birkaç evvel gâh hasan’ın gâh hüseyin’in gâh abdullah bin ca’fer’in evine giderdi. her akşam birinde iftar ederdi. ve derdi ki: “benim dünyadaki sürem bitmek üzeredir.”
Kitab-ı ravzatü’l-ahbâb’ın sahibi der ki; ibn-i mülcem mel’ûnunun o hazret-i velâyet penâh’a sû-i kastıyla alakalı rivayet-i muhtelife görülmüştür. bu makamda güvenilir tarihçilerin ittifak ettikleriyle yetinilmiştir.
Yine derler ki; nehrevân olayından sonra abdurrahman bin mülcem, berk bin abdullah ve amr bin bekir, bunlar haricî taifesinden idiler. mekke’de bir araya geldiler. nehrevân’da ölenler için ağlaştılar. ali’yi, muaviye’yi, amr’ı öldürmeye yemin ettiler. emîrel müminîn’in işini ibn-i mülcem hâini üstlendi. berk bin abdullah muaviye’yi, amr bin bekir de amr bin âs’ı ihtiyar eyle diler ve kılıçlarını zehirleyerek harekete geçtiler. karar verdiler ki: “ramazanın falan gecesinde üçünden de kurtulmuş olacağız.”
Sonra ayrılıp yola koyuldular. çünkü ibn-i mülcem kûfe’ye geldi. haricî taifesinden bir avratla buluştu. o kadının güzellikte naziri yoktu. derler ki şu beyt onun şanında söylenmiştir:
Beyt:
“rûy-i çün hâsili nîk-û kârân
zülf-i çün nâme-i gunah kârân”
(yüzü leta fetin, hüsnün menbai, kaynağı sanki; zülfü ise içinde sûikast planı bulunan nâmeye benzer.)
O mel’ûnenin pederi, biraderi ve eri nehrevân’da öldürülmüştü. adı hüdâme idi. ibn-i mülcem onun güzelliğinin esiri olup onunla evlenmek isteyince o mel’ûne: “eğer benim mihrimi ödemeğe güç yetirebilirsen seninle evlenirim.” dedi.
İbn-i mülcem hâini: “nedir senin mihrin?” dedi.
Hüdâme: “benim mihrim ali’yi katletmendir.” dedi.
İbn-i mülcem bu teklifi kabul edince o mel’ûne ona üç de yardımcı buldu.
Diğer bir rivayette ramazanın on yedinci gecesi idi. berk bin abdullah şam’a erişip o gece mescitte muaviye’nin kıçına kılıçla vurup onu yaraladı. yakalanınca muaviye’ye: “seni sevindirecek bir haberim var.” dedi.
Muaviye: “nedir?” diye sordu.
Berk: “karındaşım ibn-i mülcem bu gece ali bin ebu talib’i öldürecek.” dedi.
Muaviye: “biz henüz böyle bir haber duymadık.” dedi. sonra emretti. berk’in ellerini ve ayaklarını kestiler. dilini çekip kopardılar. muaviye için doktor getirdiler.
Doktor: “bu yaranın tedavisi için iki yol var. ya dağlanırsın ya da şerbet içersin. eğer şerbeti içersen dölleme gücünü kaybedersin ve bir daha çocuğun olmaz.” dedi.
Muaviye: “benim dağlanmaya tahammülüm yoktur. evlatlarım ise çoktur.” diyerek şerbete razı oldu. ondan sonra muaviye’ye mescitte bir kafes yaptılar. mescide geldiğinde o kafeste muhafaza altında olurdu. ayrıca etrafında da muhafızlar bulunurdu.
Öte yandan ne zaman ki amr bin bekir mısır vilayetine vardı, fırsat kollamaya başladı. anlaştıkları o gece ise amr bin âs karın ağrısına müptela olmuştu. imamet için yerine benî âmir’den birini gönderdi. amr mescitte, imam secd e de iken öyle bir kılıç vurdu ki imam bir daha başını kaldıramadı. mescit karıştı. cemaattan dediler ki: “ey zalim, senin öldürdüğün kişi amr bin âs değildi.”
Mescitten firâr etti ve giderken de: “eredtu amren fe erâdellâhu hâricehu” (benim muradım başka, allah’ın muradı başka idi) derdi.
Rivayettir ki; emîrel müminîn seherde kûfe mescidine gelir, fecr e kadar ibadetle meşgul olurdu. yârânından bir gurup bu hale muttali olunca ol hazret’e bir zarar ziyan erişmesin diye mescidin etrafında nöbet tutmaya başladılar. bir gece emîrel müminîn mescide giderken onları görüp neden beklediklerini sordu.
“Ya emîrel müminîn, sana düşmandan bir zarar gelir endişesindeyiz.” dediler.
Emîrel müminîn: “siz beni âfât-i semâviyeden mi yoksa âfât-i arzîyeden mi korursunuz?” dedi.
Onlar: “biz seni âfât-i semâviyeden korumaya kadir değiliz. ancak sana ehl-i zemînden zarar gelir diye endişe ederiz.” dediler.
Emîrel müminîn: “âsumandan hüküm olunmadıkça rûy-i zeminde hiçbir emir zâhir olmaz.” buyurdu.
Bunun üzerine mescitte nöbetleşe durma işine son verdiler.
Yine nakildir ki; o günlerde emîrel müminîn şehadete kadem bastı. bir gün oğluna: “ey hasan, bu gece dedeni gördüm rüyada. ‘ya resulullah, bana ümmetten çok mihnetler ulaştı.’ dedim. buyurdu ki: ‘ey ali, onlardan daha hayırlı bir toplulukla birlikte olmak istemez misin?’”
Yine bazı nüshalarda emîrel müminîn’in şehadeti’nden beş gün evvel hasan ile hüseyin’e: “bu aydan kaç gün geçti?” diye sordu. onlar: “on iki gün geçti.” dediler. bunun üzerine emîrel müminîn: “beş gün daha sizin misafirinizim.” dedi.
Emîrel müminîn’in cariyelerinden biri der ki; perşembe gecesiydi. eline su dökerdim. yüzünü yıkarken: “bu gece bu yüzüm kendi kanımla boyansa gerektir.” buyurdular.
Sözün özü: o sabah ki bu olay zuhûr eyle di, o şah-ı velâyet buyurdular ki: “ölüme çare yoktur. murad-i ilahî ne ise o olur.” diyerek mescide gitmek için hane-i saâdetinden çıkınca menzil-i hümayunundaki kazlar o âfitabın yolu üzerinde durup feryad u figan eyle diler. hizmetkârlardan birisi eline bir çöp alıp onları kovalamak isteyince emîrel müminîn ona mani oldu: “onlara dokunma, çünkü onlar benim matemimi tutuyorlar.” dedi.
Çünkü hanesinden dışarı çıktı. o üç mel’ûn ki fırsat kollarlardı, harekete geçtiler. ibn-i mülcem arkadan gizlice zehirli kılıcıyla o şah-ı velâyetin ser-i saâdetine vurup firâr etti. o sırada ol hazret’in fem-i saâdetinden şu sözler döküldü: “füztu bi rabbi’l-ka’beti” (yolculuğum kâbe’nin rabbi’nedir).
Yârândan biri bu hâle muttali olunca arkasından yetişip ibn-i mülcem’i öldürdü.
Bir rivayet dahî şöyledir: ol mel’ûn karanlıktan istifade ederek kaçtı. gündüz onu ele geçirip emîrel müminîn’in huzuruna getirdiler. emîrel müminîn onu görünce: “ey düşman-i hüda, sen benim yardım ettiğim kişi değil misin?” dedi.
İbn-i mülcem: “evet, senin çok iyiliğini gördüm.” dedi.
Emîrel müminîn: “benim ölümümden sonra ona kısas uygulayın. zehirli bir kılıç darbesinden fazla vurmayın. çünkü o da bana tek bir darbe vurdu. yolculuğum sırasında benim için bir tabut hazır olsa gerek. beni o tabuta koyun. o tabutun ön tarafı tutulmuş olacak. siz arka tarafını tutun. o tabut nerede durursa mezarımı oraya kazın. kabrimi zeminle bir edin.” buyurdu.
Çün emîrel müminîn, o şah-ı velâyet, âfitab-i semâ ve zemîn, âlem-i fenâdan âlem-i bekâya doğru yola çıktı. yerler ve gökler, âlem-i mülk ve melekût onun için ağladı. o gün ramazan’ın yirmi üçüncü günü idi. yaşı ise altmış üçtü. sahih olan da budur. onun kemâlâtı ise şerh ve beyandan müstağnîdir.
(ikinci cilt burada sona erdi)