ELİF KİTABI
ELİF KİTABI. Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla Başarı ve kuvvet O’nunladır. Elif, bir olanın birliğidir; tek olarak birliktir. Birliğin delâleti, tekliğin delâletidir. O, tek başına bir ferdin derecesi bakımından en yüce mertebedir. Çünkü elif harfi sayının aslıdır ve sayılar ondan zuhûr eder.
KİTAPLAR


Elif Kitabı
ve o,
Ehadiyye Kitabıdır.
Şeyh, imam, âlim ve muhakkik Muhyiddin Lisânü’l-Hakk
—künyesi ariflerin Ebû Abdullah’ı olan—
Muhammed b. Ali b. Muhammed el-Arabî et-Tâî el-Hâtimî tarafından kaleme alınmıştır.
Hicrî 638 yılında vefat etmiştir.
Ahmed adıyla da isimlendirilir ve bu adla bilinir.
Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla
Başarı ve kuvvet O’nunladır.
Elif, bir olanın birliğidir; tek olarak birliktir. Birliğin delâleti, tekliğin delâletidir.
O, tek başına bir ferdin derecesi bakımından en yüce mertebedir. Çünkü elif harfi sayının aslıdır ve sayılar ondan zuhûr eder. Bu sebeple elif, noktanın doğrultu hâline gelmesinden ibarettir; zira nokta uzatılmadıkça elif ortaya çıkmaz. Elif tekliğin özü olduğundan, kendisinde çokluk bulunmaz.
Elifin derecesi bakımından, sayıda ikiye ayrılma söz konusu değildir. Çünkü elif, harflerin ilki ve insanın kıyamı gibidir; harfler onunla doğrulur. Harflerin çoğalması, tekliğin tekrarından ibarettir.
Ey kardeşler! Bu kitabın faydasını ihmal etmeyin; onu terk etmeyin. Bu, “Elif Kitabı”dır ve aynı zamanda “Ehadiyye Kitabı”dır. Onunla, bir olanın sırrı açıklanır. Kim onun resmini anlarsa, ferdiyetin sırrını anlamış olur; kim de ferdiyetin sırrını anlarsa, birliğin hakikatine ulaşır.
“Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın adıyla” sözüne gelince: Bu, bu kitabın telifine başlanırken yazılmıştır. Müellif der ki: Bu kitabı, zâhirden bâtına, ferdiyetten vahdete doğru bir mertebe düzeni üzere tertip ettim. Her bölüm bir öncekinin tamamlayıcısıdır ve nihayetinde hepsi bir tek hakikatte birleşir.
Yazınız, kalemlerinizi alın ve risâlesini tahkik ederek sabırla okuyun; Allâh size doğrulukta yardım etsin.
Ehadiyyet makamına gelince: O, teklik mertebesidir; onun üzerinde birlikten daha yüksek bir şey yoktur. Çünkü ehadiyyet, tekliğin özüdür ve hakikatler onun üzerine bina edilir.
Biliniz ki insanın varlığının esası birliktir. İnsan, bu yönüyle ehadiyyetin aynasıdır; çünkü o tek bir hakikat üzere yaratılmıştır. İnsan bu mânâyı anlamadıkça, “bir” olanın sırrını kavrayamaz. Zira ehadiyyet, zâtın kendisine mahsus bir birliktir; onda çoğalma ve parçalanma yoktur.
Bu sebeple, Rabbe nispet edilen teklik ile kulun algıladığı birlik aynı değildir. Nitekim peygamberlerin getirdiği ilâhî hitaplar da insanı bu hakikate yöneltmek içindir. Kur’ân’da bildirildiği üzere, Allâh her şeyin üzerindedir ve her şey O’na muhtaçtır.
Ehadiyyetin manası şudur: Mevcûdatın tamamı, varlık bakımından tek bir asla dayanır. İnsan kendi varlığında bu aslı idrak ederse, şirkten uzaklaşır; çünkü şirk, çokluk vehminden doğar. Hakikatte ise bütün varlıklar, bir olanın zuhurlarından ibarettir.
Bununla birlikte, insanın kulluğu yalnızca tek olana yöneliktir. Kulluğun özü, ehadiyyeti tanımak ve ona yönelmektir. Kim bu sırrı kavrarsa, ferdiyet makamına yaklaşır; kim de ondan yüz çevirirse, hakikati anlamaktan uzak kalır.
Bu, daha önce işaret edilen meselelerin devamıdır. Biliniz ki insanlar, birliğin hakikatini anlamadıkça dağınıklık içinde kalırlar. Çünkü birlikten kopan kimse, çoklukta kaybolur; çokluk ise hakikatte bağımsız bir varlık değildir.
Elif harfi, bütün harflerin aslı olduğu gibi, birlik de bütün varlıkların aslıdır. Harflerin çoğalması elifin farklı görünümlerinden ibarettir; varlıkların çoğalması da bir olanın tecellileridir. Bu sebeple çokluk, tekliğe aykırı değil; bilakis onun açılımıdır.
Her şey, hakikatte bir olana delâlet eder. Zira varlıkta görülen düzen ve ölçü, birliğin işaretidir. Eğer varlıkta gerçek bir ayrılık olsaydı, düzen de mümkün olmazdı. Bu yüzden arifler, her şeyde bir olanın izini görmüşlerdir.
“Bir olan” hakkında konuşan kimse, mekân ve yön gibi sınırlamalarla konuşamaz. Çünkü birlik, mekânın ve zamanın ötesindedir. İnsan ancak kalbini arındırdığında bu hakikate yaklaşabilir. Kalbin saflaşması ise, çokluk vehminden uzaklaşmakla gerçekleşir.
Bu noktada kulun görevi, birliğe yönelmek ve onu idrak etmeye çalışmaktır. Kulluğun özü budur. İnsan kendini bağımsız bir varlık zannettiği sürece hakikate ulaşamaz; fakat varlığını bir olana nispet ettiğinde gerçek anlamı kavramaya başlar.
Biliniz ki risâlet makamı, şeriatın zahirde ortaya çıkışıyla tamamlanır. Nebîler, insanlara hikmeti öğretmek ve kalplerini arındırmak için gönderilmişlerdir. Onların getirdiği hükümler, birliğin hikmetine dayanır; çünkü bütün emir ve yasaklar insanı tek olan hakikate yöneltmek içindir.
Birliğin hükmü, varlıkta görülen her şeyde geçerlidir. İnsanlar sayılarla çokluğu ifade etseler de, sayıların aslı birdir. Üç, dört ve on gibi sayılar bile hakikatte birin tekrarından ibarettir. Bu sebeple arifler, çoklukta bile bir olanın tecellisini görürler.
Eğer bir olan olmasaydı, iki ve üç de var olamazdı. Çünkü çokluk, tekliğin üzerine bina edilir. İnsan bu gerçeği kavradığında, varlıkta gördüğü ayrılıkların aslında bir düzen ve hikmetten doğduğunu anlar. Bu düzen, birliğin gizli sırlarından biridir.
Şu hâlde, birlik hakkında konuşan kimse onun çoğalmadığını ve bölünmediğini bilmelidir. Bir olan, kendisinden başka bir şeyle artmaz ve eksilmez. İnsanların zihninde oluşan çokluk düşüncesi, yalnızca görünüşteki farklılıklardan ibarettir.
Birliği anlamanın yolu, varlıkların hakikatini düşünmek ve onların aslına yönelmektir. Çünkü her şey, nihayetinde tek bir kaynağa döner. Bu hakikati idrak eden kimse, sayılardaki çokluğu bile birliğin delili olarak görür.
Sonuç şudur ki: Her çarpım aslında kendi üzerine dönüşten ibarettir. Sayılar çoğalıyor gibi görünse de, hepsi bir olanın tekrarından meydana gelir. Bu yüzden hesapta ortaya çıkan her sonuç, başlangıçta bulunan birliğe geri döner. Birlik, bütün sayıların temeli olduğu gibi, onların nihai sonucudur.
Birliğin sürekli tekrarı, varlıkta görülen çokluğun sebebidir. Fakat bu çokluk, hakikatte bağımsız bir varlık değildir; yalnızca bir olanın farklı mertebelerde görünmesidir. Hakikat açısından bakıldığında, başlangıç da son da aynıdır; çünkü her şey birliğe döner.
Meselâ dört sayısını ele alırsak: O, birin dört defa tekrarlanmasından ibarettir. Yedi de böyledir; yedi ayrı varlık değil, birin yedi görünüşüdür. Bu yüzden arifler, sayıların çokluğunu hakiki bir ayrılık saymazlar; bilakis birliğin açıklanması olarak görürler.
İnsan, varlığı yalnızca çokluk üzerinden değerlendirdiğinde hataya düşer. Çünkü çokluk, birliğin gölgesidir. Bir olan ise ne artar ne eksilir. Onunla ilgili olarak “iki oldu” veya “çoğaldı” denilemez; zira o, her durumda tek olarak kalır.
Bu sebeple, birlik hakkında konuşan kimse onun başlangıç ve son bakımından değişmediğini bilmelidir. Başlangıçta bir olan, sonuçta da birdir. Sayılar ne kadar artsa da, hakikatte birlikten başka bir şey ortaya çıkmaz.
Bil ki, birlik ikiye bölünmez; çünkü onun benzeri ve eşi yoktur. Bir olan, kendi zatıyla kaimdir ve varlığı başkasına dayanmaz.
İnsanî latifenin mertebesi de bu hakikate işaret eder. İnsan, beden ve ruh yönüyle çokluk içinde görünse de, hakikatte tek bir özden meydana gelmiştir. Nefsin parçalı görünümü, aslında birliğin farklı mertebelerde tezahür etmesidir. Bu yüzden arifler, insanı “küçük âlem” olarak adlandırmışlardır.
Kulun Rabbine yönelmesi, bu birliği idrak etmesiyle gerçekleşir. İnsan kendi nefsinde birlik sırrını gördüğünde, dış dünyadaki çokluk ona perde olmaktan çıkar. Peygamberlerin getirdiği öğretiler de insanı bu idrake ulaştırmak içindir.
Nitekim ilâhî hitapta, insanın yeryüzünde halife kılındığı bildirilir. Bu halifelik, insanın birliği temsil etmesi ve varlıkta dengeyi gözetmesi anlamına gelir. İnsan, kendisini bağımsız bir varlık zannettiğinde yanılır; fakat varlığını bir olana nispet ettiğinde hakikati kavramaya başlar.
İnsanî mertebelerin en yükseği, kalbin saflaşmasıyla ortaya çıkar. Kalp arındığında, birlik nuru onda belirir ve insan çokluk görüntülerinin ötesini görür. Böylece ibadet, yalnızca dış bir eylem olmaktan çıkar; insanın iç dünyasında gerçekleşen bir yöneliş hâline gelir.
Varlık âleminde görülen her suret, aslında birliğin yansımasıdır. Bedenler farklı olsa da ruhun kaynağı birdir. Bu yüzden arifler, çokluk içinde bile ayrılığı değil; birliğin izlerini aramışlardır.
Şöyle denilmiştir: Âdemoğullarının tamamının sayısı, ferdiyet sırrının açığa çıkmasına işaret eder. Âdem ile Îsâ —ikisine de selâm olsun— bu sırrın iki farklı mertebesini temsil ederler. Âdem’in yaratılışı, yeryüzünde insanın ortaya çıkışını ve hilâfet makamını gösterir; Îsâ’nın zuhuru ise ruhânî mertebenin inceliğini ve ilâhî nefhanın sırlarını anlatır.
Âdem’in kıssasında, insanın toprağa bağlı yönü ile ilâhî emre yönelen tarafı birlikte zikredilir. Çünkü insan, hem maddî hem de mânevî yönleri bir araya getiren bir varlıktır. Bu yüzden onun yaratılışı, birlik ile çokluğun birleşmesine bir misal olarak görülür.
Îsâ’nın zuhuru ise, ruhun beden üzerindeki hâkimiyetini ve ilâhî kudretin insan üzerindeki tecellisini anlatır. Onun kıssası, insanın yalnızca maddî yönüyle değil, ruhânî yönüyle de değerlendirilmesi gerektiğini öğretir. Böylece Âdem ile Îsâ’nın hikâyeleri, ferdiyet ve birlik sırrının iki ayrı yüzü hâline gelir.
İnsanın yaratılışındaki bu iki yön, kulun yolculuğunda da görülür: Biri toprağa bağlı olan nefs, diğeri ise semâya yönelen ruh. İnsan bu iki yön arasında denge kurduğunda, hakikate yaklaşır. Aksi hâlde ya yalnızca maddeye yönelir ya da dengeyi kaybeder.
Arifler, insanın kalbinde ortaya çıkan arzuların ve yönelişlerin de bu sırrın bir parçası olduğunu söylerler. Şehvet ve arzu, insanı sınayan unsurlardır; fakat doğru yönlendirilirse insanı kemale ulaştıran bir vasıta hâline gelebilir. İnsan bu dengeyi kurduğunda, kendi içindeki birliğin farkına varır.
Havvâ’nın yaratılışı, şehvet ve yönelişin ortaya çıkışına bir örnek olarak anlatılır. Âdem ile birlikte zikredilmesi, insanın hem birlik hem de çiftlik özelliğini taşıdığını gösterir. Çünkü insanın yaratılışı, tek bir asla dayanmakla birlikte, varlıkta iki yönlü bir görünüm kazanır.
Bir olanın kuvveti, ferdiyetin özünde gizlidir. Bu kuvvet bazen erkekte, bazen kadında farklı biçimlerde ortaya çıkar. Ancak hakikatte her iki görünüm de aynı kaynağa bağlıdır. Bu yüzden arifler, kadın ile erkek arasındaki farkı ayrılık olarak değil, birliğin iki yüzü olarak yorumlamışlardır.
İnsanın hakikati, tekliğe yönelmesiyle anlaşılır. Eğer insan yalnızca dış görünüşe bakarsa çokluk içinde kaybolur; fakat özü düşünürse, bütün farklılıkların tek bir kaynaktan doğduğunu görür. Bu anlayış, ehadiyyetin sırlarından biridir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişki de bu sırra işaret eder. Erkek kuvveti temsil ederken, kadın incelik ve çekimi temsil eder; fakat her ikisi de birliğin tamamlayıcı yönleridir. Birinin diğerine üstünlüğü değil, birlikte ortaya çıkan denge önemlidir.
İnsan, nefsindeki eksiklik ve fazlalıkları dengelediğinde hakikate yaklaşır. Bu denge, peygamberlerin öğretilerinde de vurgulanmıştır. İnsan kalbini arındırdığında, birlik nuru onda belirir ve çokluk görüntülerinin ardındaki hakikati görmeye başlar.
Metnin sonunda belirtildiği üzere, birlik hakkında konuşan kimse onun çoğalmadığını ve parçalanmadığını bilmelidir. Bir olan, her türlü karşıtlıktan münezzehtir; çiftlik ise yalnızca görünüşte ortaya çıkan bir mertebedir.
Bil ki, birlikte gerçek bir karşıtlık yoktur. Çünkü zıtlık, ancak çoklukta ortaya çıkar. Bir olanın yolunu izleyen kimse, mertebelerin farklılığını görse bile onların aslında tek bir kaynağa döndüğünü idrak eder. Sayıların ortaya çıkışı da bu hakikatin bir misalidir; çünkü bütün sayılar birden doğar ve yine ona döner.
Sayılarda “birden sonra iki” denilse de, hakikatte iki bağımsız bir varlık değildir; birin tekrarıdır. Üç, dört ve daha fazlası da böyledir. Bu yüzden arifler, sayıları birliğin açılımı olarak görmüşlerdir. Onlara göre çokluk, birliğin gizli hazinesini açıklayan bir perde gibidir.
Metinde, on iki sayısına ve göksel burçlara da işaret edilir. Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Aslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova ve Balık gibi burçların zikredilmesi, varlık âlemindeki düzenin birliğe bağlı olduğunu anlatmak içindir. Bu düzen, göklerde ve yerde aynı ilkeye dayanır.
Arifler şöyle der: Varlıkta görülen her şey, bir olanın ismî tecellileridir. Bir olan, kendi zatıyla sabittir; fakat isimleri ve sıfatları aracılığıyla çokluk şeklinde görünür. İnsan bu gerçeği kavradığında, çokluğu bağımsız bir gerçeklik olarak görmez; onu birliğin yansıması olarak değerlendirir.
Birliğin hükmü şudur: O, hem başlangıçtır hem sonuçtur. Sayılar çoğaldıkça bir olanın kudreti daha açık hâle gelir. Bu yüzden arifler, her şeyi bir olanın aynasında okurlar ve varlığın özünü bu bakışla anlamaya çalışırlar.
Sonuç olarak denilir ki: İkiden çıkan sonuç, aslında üçün ortaya çıkışıdır; çünkü hareket ve oluş ancak birliğin farklı mertebelerde görünmesiyle gerçekleşir. İnsan da bu yüzden hem birlik hem çokluk arasında bir yerde durur. O, tek bir hakikatten doğmuş olsa da, varlıkta çeşitli yönlerle görünür.
Bir olanın hükmü şudur: O, her hareketin başlangıcıdır. Hareket olmazsa sonuç da ortaya çıkmaz. Fakat hareketin kendisi bile birliğin hükmü altındadır. Bu nedenle arifler, varlıktaki bütün değişimleri tek bir asla bağlamışlardır.
Metinde, dört sayısının ortaya çıkışı da bu bağlamda ele alınır. Üçün üzerine eklenen bir, yeni bir mertebe meydana getirir. Fakat bu mertebe bağımsız değildir; yine birliğin tekrarıdır. Sayıların çoğalması, hakikatte bir olanın farklı yönlerden görünmesinden başka bir şey değildir.
Yazar burada, eski bilginlerin ve kitapların işaret ettiği bir hakikate değinir: Varlıkta ortaya çıkan her sonuç, aslında gizli bir başlangıcın açığa çıkmasıdır. Bu yüzden sonuçları bağımsız birer varlık gibi görmek doğru değildir. Onlar yalnızca bir olanın hükmünü gösteren işaretlerdir.
Birlik hakkında konuşurken dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Bir olan, kendi zatında değişmez. Çokluk ise yalnızca görünüştedir. İnsan bu hakikati idrak ettiğinde, varlıkta gördüğü farklılıkların aslında tek bir kaynağın yansımaları olduğunu anlar.
Metnin sonunda şu düşünce vurgulanır: Gerçek birlik, insanın aklıyla kavrayabileceği bir soyutlama değildir; aynı zamanda varlığın özüdür. İnsan kendi varlığında bu özü keşfettiğinde, ferdiyet sırrına yaklaşmış olur.
Bil ki, sonuç bakımından mesele şudur: Sebeplerden doğan her hüküm, aslında bir olanın hükmüne dayanır. Varlıkta görülen oluş ve fiiller, kendi başlarına bağımsız değildir; hepsi tek bir asla bağlıdır. Eğer bir olan olmasaydı, ne fiil ne de sonuç ortaya çıkabilirdi.
Yazar burada sarhoşluk (sekr) örneğini verir: İnsan bazen varlıkta görünen şeyleri gerçek zanneder ve çokluğu hakikat sanır. Oysa arifin hedefi, bu görünüşlerin ardındaki birliği kavramaktır. Sarhoşluk hâli, insanın çoklukta kaybolmasını; ayıklık ise birliğe yönelmesini temsil eder.
Bu bağlamda, hükmün doğruluğu yalnızca zahire bakılarak anlaşılmaz. İnsan, sonuçların arkasındaki hikmeti araştırmalı ve onları doğuran asla yönelmelidir. Çünkü ortaya çıkan her sonuç, birliğin farklı bir tecellisidir.
Metinde ayrıca nikâh ve birleşme sembolleri üzerinden birliğin açıklanmasına işaret edilir. Burada amaç, çokluk içinde görülen birleşmenin aslında tek bir hakikate dayandığını anlatmaktır. İki şeyin birleşmesi bile, bir olanın hükmü altında gerçekleşir.
Yazar, harflerin sırrına da değinerek elif harfinin bütün harflerin temeli olduğunu tekrar hatırlatır. Elif, harflerin başlangıcı olduğu gibi, birlik de bütün varlıkların başlangıcıdır. Harfler nasıl eliften doğuyorsa, sayılar ve varlıklar da bir olandan doğar.
Sonuç olarak denilir ki: Birlikten kopuk hiçbir varlık yoktur. İnsan bu gerçeği kavradığında, çokluk görüntülerine takılmadan hakikatin özüne yönelir. Böylece “Elif Kitabı”nın amacı olan birliğin sırrı anlaşılmış olur.
Bu kitapta anlatılanların tamamının “Harfler Kitabı” ile bağlantılı olduğu daha önce zikredilmişti. Çünkü elif harfi, diğer harflerden bağımsız bir düzenle kaimdir; Arap dilinde bütün harflerin aslı kabul edilir. Yazar, elifin harfler arasındaki yerini açıklayarak, birliğin varlık içindeki konumuna işaret eder.
İsimlerin ve kelimelerin ortaya çıkışı da bu temele dayanır. Nasıl ki bütün harfler eliften türemiş kabul edilirse, bütün varlıklar da bir olandan türemiştir. Bu yüzden kitabın amacı, elifin sırrını açıklayarak birliğin hakikatini göstermek olarak ifade edilir.
Yazar burada sözünü tamamlayarak şöyle der: “Bu kitap, ‘Elif Kitabı’dır ve aynı zamanda ‘Ehadiyye Kitabı’dır.” Ardından hamd ile bitirir: Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.
Dipnot / Açıklama (Müellif Hakkında):
Metnin sonunda, eserin müellifi olan Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin hayatına ve ilmine kısaca değinilir. Onun Endülüs’te doğduğu, ilim ve tasavvuf yolunda büyük bir otorite kabul edildiği, eserleriyle hakikat arayıcılarına rehber olduğu belirtilir. Metinde ayrıca onun faziletleri, ilmi mirası ve arifler arasındaki seçkin konumu övgüyle anlatılır.

