KAZIM MİRŞAN İLE ATLANTİS MEDENİYETİNİ ARARKEN-1
KAZIM MİRŞAN İLE ATLANTİS MEDENİYETİNİ ARARKEN-1. Metnin adı olan "Altı Yarık Tigin" çeşitli şekillerde yorumlanabilir: Altı ışığın nasibi, Altı ışıklı yol, Altı ışığın açılımı, Sembolik anlamıyla "Altın Çiçek Doktrini".
KİTAPLAR


KAZIM MİRŞAN İLE ATLANTİS MEDENİYETİNİ ARARKEN-1
Kayıp Kıtanın Ezoterik Tarihi ve Kozmik Göçlerin Sırrı
Maddeler atomlardan oluşur. Atomlar; iyonlar, moleküller, kristaller ve daha büyük atom kümeleri (sıvılar ve katılar) hâlinde bulunurlar. Geçmişte atomların maddenin bölünemeyen en küçük parçaları olduğu düşünülüyordu. Ancak zamanla atomların da daha küçük parçalara ayrılabildiği anlaşılmıştır.
Doğadaki bu yapı "iç içe geçmiş düzenler" olarak tanımlanabilir. Bu düzenlerin nerede başlayıp nerede sona erdiğini tam olarak bilmesek de, onları her zaman iki farklı düzey açısından inceleyebiliriz.
Bunlardan biri bizim doğrudan görebildiğimiz veya bildiğimiz düzendir. Örneğin atom, molekül veya Güneş Sistemi gibi yapılar bu gruba girer. Türk Budizmi bu düzeye "koğ" (parçacık, yapı birimi) adını vermekte, bu düzeni oluşturan ilkeye ise "nom" (söz, logos, yakın düzen yasası) demektedir.
Diğer düzey ise henüz tam olarak bilmediğimiz veya anlamaya çalıştığımız düzendir. Canlı insan, kozmos veya evren gibi daha büyük bütünler buna örnek gösterilebilir. Türk Budizmine göre bu düzen, parçacıkların birbirleriyle birleşerek oluşturduğu daha kapsamlı bir yapıdan meydana gelir. Bu yapıyı oluşturan ilkeye ise "burkan" (bütünsel düzen, uzak düzen yasası) adı verilir.
Atom fiziğinde olduğu kadar astronomide de gözlemlenebilen bu iki düzen biçimi — yakın düzen (nom) ve uzak düzen (burkan) — Türk Budizminin temel kavramlarından biridir.
Bu anlayış yalnızca felsefi metinlerde değil, eski Türk sanatında da görülmektedir. Örneğin Topkapı Sarayı albümlerindeki Siyah Kalem minyatürlerinde aynı nesnenin farklı açılardan birlikte gösterilmesi, bir atın başının hem önden hem yandan tasvir edilmesi gibi yöntemler, yakın ve uzak düzen anlayışının sanattaki yansımaları olarak yorumlanmaktadır.
Giriş: Esis-Ayt
Altın Çiçek Doktrini: Altı Yarık Tigin
1907 yılında Macar Türkolog Aurel Stein, Doğu Türkistan'daki Miran Kalesi'nde üç yaprak eski yazma buldu. Bu belgeler üzerinde çok eski bir Türkçe ile yazılmış metinler yer alıyordu.
Yazara göre bu metinler doğru yöntemlerle okunabildiği takdirde insan varoluşunun sırlarını açıklayabilecek niteliktedir.
Birinci yaprak, metnin ana bölümünü oluşturan altı temel kısımdan meydana gelir. İkinci ve üçüncü yapraklar ise bu temel bölümlerin gerçekleşme süreçlerini anlatmaktadır.
Metnin adı olan "Altı Yarık Tigin" çeşitli şekillerde yorumlanabilir:
Altı ışığın nasibi,
Altı ışıklı yol,
Altı ışığın açılımı,
Sembolik anlamıyla "Altın Çiçek Doktrini".
Yazara göre metnin en önemli özelliği çok katmanlı bir anlatım dili kullanmasıdır. Aynı ifadeler hem sembolik hem de kozmolojik anlamlar taşımaktadır.
Bu yöntem sayesinde metin yalnızca insan hayatını değil, aynı zamanda evrenin işleyişini de açıklamaya çalışmaktadır.
Metnin Kökeni
Yazar, metnin çok eski bir taş yazıttan kopyalanmış olabileceğini ileri sürmektedir.
Metindeki bazı işaretlerin çok eski Türk damgalarıyla yazılmış olması ve kopyayı yapan kişinin bazı eski sembolleri tam anlayamamış görünmesi, metnin oldukça eski dönemlere ait olabileceğini düşündürmektedir.
Bu nedenle şu ihtimal öne sürülmektedir:
Altı Yarık Tigin başlangıçta kutsal bir mekânda taş üzerine yazılmıştı. Daha sonra uzun süre rahipler tarafından korundu ve belirli tarihsel olaylardan sonra yazıya geçirilerek saklandı.
Altı Yarık Tigin'in Amacı
Yazara göre Altı Yarık Tigin:
İnsanlığın gelişim aşamalarını anlatan bir felsefe eseridir.
İnsan biyolojisi ile evrenin yapısını aynı sistem içinde açıklamaya çalışır.
İnsanın gelişimini kozmik yasalarla ilişkilendirir.
Doğa, insan ve evren arasında ortak bir düzen bulunduğunu savunur.
Bu nedenle eser yalnızca insanın tarihini değil, aynı zamanda bir tür "evren mekaniğini" de anlatmaktadır.
Dinler ve Ortak Bilgelik Geleneği
Yazar, yalnızca bu metnin değil;
Tevrat'ın,
Kur'an'ın,
Maya geleneklerinin,
Eski Mısır bilgisinin,
I-Ching'in,
Tibet sembolizminin
aynı temel hakikatin farklı anlatımları olduğunu ileri sürmektedir.
Bu nedenle kitabın amacı dinî metinlerde yer alan sembolik bilgileri bir araya getirerek incelemektir.
Yazar, antropoloji, biyoloji, genetik, tarih, jeoloji, astronomi ve fizik gibi farklı alanlardan örnekler kullanarak bu görüşü desteklemeye çalışmaktadır.
Altı Yarık Tigin'in Tarihî Önemi
Yazar şu soruyu sorar:
"Altı Yarık Tigin insanlığın bilinen en eski felsefe metni olabilir mi?"
Bu ihtimali desteklemek için dört delil ileri sürmektedir:
Ulu-Kem bölgesinde bulunan eski kaya resimleri.
Çok eski Türk damgalarıyla yazılmış bazı yazıtlar.
Tenoha takvimindeki sembolik yapı.
Tevrat'ta geçen "Şehadetin İki Levhası" anlatısı.
Yazar bu unsurların aynı düşünce sisteminin farklı yansımaları olduğunu düşünmektedir.
Şehadetin İki Levhası
Yazar, Musa'ya verilen taş levhaları kendi yorumuna göre yeniden açıklamaktadır.
Tevrat'ta Musa'ya verilen ilk levhaların daha sonra kırılması anlatılır. Yazar bunu insanlığın gelişim aşamalarında eski düzenlerin yerini yeni düzenlere bırakmasının sembolik bir anlatımı olarak yorumlamaktadır.
Daha sonra verilen ikinci levhalardaki On Emir'in ise önceki sistemin genişletilmiş ve tamamlanmış biçimi olduğunu ileri sürmektedir.
Bu yorumda "öldürme", "yok olma" ve "cezalandırılma" gibi ifadeler biyolojik veya tarihsel evrim süreçlerinde bazı insan topluluklarının ortadan kalkmasını simgesel olarak ifade eden kavramlar şeklinde ele alınmaktadır.
Bu metin boyunca yazar tarih, din, mitoloji, antropoloji ve kozmoloji unsurlarını bir araya getirerek insanlığın ve evrenin gelişimini açıklayan bütüncül bir model kurmaya çalışmaktadır. Ancak bu yorumların büyük bölümü modern tarih, arkeoloji ve bilim dünyasında kabul edilmiş görüşler değil; eserin yazarına özgü yorumlar ve teorik değerlendirmeler olarak görülmelidir.
TARİH VE MİT ARASINDA ATLANTİS
Atlantis, insanlık hafızasının en derin ve en kalıcı sembollerinden biridir. Onun hakkında konuşmak yalnızca kaybolmuş bir ülkeyi veya sular altında kaldığı söylenen bir uygarlığı tartışmak anlamına gelmez. Atlantis, aynı zamanda insanlığın geçmişe ilişkin hatırlayabildiği ve hatırlayamadığı her şeyin kesiştiği noktada duran büyük bir arketiptir. Bu nedenle Atlantis meselesi tarih ile mitolojinin, coğrafya ile metafiziğin, hafıza ile unutuluşun sınırlarında yer alır. Atlantis'i yalnızca bir tarih problemi olarak ele almak onu eksik anlamak olur; aynı şekilde onu yalnızca bir efsane olarak değerlendirmek de taşıdığı derin sembolik anlamları gözden kaçırmak demektir.
Kadim dünyanın insanları tarih ile miti birbirinden kesin çizgilerle ayırmıyorlardı. Onlar için büyük olaylar yalnızca yaşanmış hadiseler değil, aynı zamanda kozmik anlamlar taşıyan süreçlerdi. Bir devletin yükselişi göklerdeki düzenin yeryüzündeki yansıması olarak görülüyor, büyük felaketler yalnızca doğal olaylar olarak değil, kozmik döngülerin tezahürü olarak yorumlanıyordu. Bu yüzden eski metinlerde tarihsel olaylar sembollerle, semboller ise tarihsel olaylarla iç içe aktarılmıştır. Atlantis anlatısı da tam olarak böyle bir yapıya sahiptir.
Atlantis hakkındaki en bilinen anlatı Eflatun'un Timaios ve Kritias diyaloglarında karşımıza çıkar. Bu anlatıda Mısırlı rahipler tarafından Solon'a aktarılan kadim bir hikâyeden söz edilir. Hikâyeye göre Atlantis, büyük bir güç ve zenginliğe sahip bir uygarlıktır. Ancak bir gün meydana gelen büyük felaketler sonucunda denizlerin altına gömülmüş ve tarihten silinmiştir. Bu anlatının dikkat çekici yanı, yalnızca bir ülkenin yıkılışını anlatmamasıdır. Metin aynı zamanda insanlığın hafızası, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü, bilginin korunması ve unutulması gibi çok daha geniş konulara temas etmektedir.
Bu çalışmanın temel aldığı metinde Atlantis, geleneksel yorumlardan farklı biçimde değerlendirilmekte ve Orta Asya merkezli büyük bir uygarlık alanıyla ilişkilendirilmektedir. Metinde anlatılan BİR-OY BİL adı verilen yapı, yalnızca tarihsel bir devlet olarak değil, aynı zamanda birlik fikrinin sembolü olarak da okunabilecek özellikler taşımaktadır. Büyük göllerin çevresinde gelişen şehirler, ticaret yolları, kuzeydeki buzullar, büyük su baskınları ve ardından gelen göçler, tarihsel açıklamalar kadar sembolik anlamlar da içermektedir. Bu nedenle metni yalnızca kronolojik bir tarih anlatısı olarak değil, çok katmanlı bir ezoterik metin olarak okumak mümkündür.
Ezoterik geleneklerde kayıp ülke motifi son derece yaygındır. Tibet'te Şambala, İran geleneğinde Airyanem Vaejah, Hint düşüncesinde Meru çevresindeki kutsal bölgeler, Yunan dünyasında Hyperborea ve İslam tasavvufunda zaman zaman işaret edilen gizli kutup merkezleri aynı sembolik yapının farklı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Bu geleneklerin ortak özelliği, insanlığın geçmişte daha yüksek bir düzen içinde yaşadığı ve sonradan bu düzenin bozulduğu düşüncesidir. Atlantis de bu bağlamda kaybedilmiş düzenin ve unutulmuş bilginin sembolü haline gelir.
Metinde anlatılan büyük iklim değişiklikleri ve felaketler bu açıdan yalnızca jeolojik olaylar değildir. Ezoterik bakış açısına göre her büyük felaket aynı zamanda bilinç düzeyinde yaşanan bir dönüşümü temsil eder. Suların yükselmesi, buzların erimesi ve şehirlerin yok olması yalnızca fiziksel dünyada gerçekleşen hadiseler değil, aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasında meydana gelen kırılmaların sembolleridir. Atlantis'in sular altında kalması, insanın kendi merkezinden uzaklaşmasının ve kadim bilgeliği unutmasının metaforu olarak da okunabilir.
Bu noktada Atlantis'in bir coğrafya olmaktan çıkıp bir bilinç durumuna dönüştüğü görülür. Çünkü ezoterik gelenekler açısından önemli olan yalnızca bir yerin kaybolması değildir. Asıl mesele, o yerin temsil ettiği düzenin kaybolmasıdır. Kayıp ülke, kayıp hakikatin sembolü haline gelir. Atlantis böylece tarihin konusu olmaktan çıkar ve insan ruhunun hikâyesine dönüşür.
Mısırlı rahibin Solon'a aktardığı anlatıda dikkat çeken noktalardan biri de insanlığın birçok kez felaketler yaşadığı ve her felaket sonrasında bilgilerin büyük ölçüde unutulduğu düşüncesidir. Bu fikir yalnızca Atlantis anlatısına özgü değildir. Hint geleneğinde Yuga döngüleri, İran kozmolojisinde çağların dönüşümü, Stoacı filozofların büyük yangın teorileri ve çeşitli kadim toplumların tufan hikâyeleri aynı düşüncenin farklı biçimlerde ifade edilmesidir. İnsanlık yükselir, gelişir, büyük medeniyetler kurar; sonra bir kırılma yaşanır ve yeniden başlangıç yapmak zorunda kalır. Bu döngüsel tarih anlayışı ezoterik düşüncenin temel unsurlarından biridir.
Atlantis'in ezoterik anlamı burada daha açık hale gelir. Atlantis yalnızca kaybolmuş bir uygarlık değildir; o, insanlığın unutulmuş hafızasının adıdır. İnsanlığın geçmişte sahip olduğu fakat zaman içinde kaybettiği bütün bilgiler, sembolik olarak Atlantis'te toplanmıştır. Bu nedenle Atlantis araştırmaları yalnızca arkeolojik bir merakın ürünü değildir. İnsanlık aslında Atlantis'i ararken kendi kökenini, kendi geçmişini ve kendi unutulmuş yönlerini aramaktadır.
Metinde anlatılan göçler de aynı şekilde çok katmanlı bir anlam taşımaktadır. Büyük felaketlerden sonra bilgelerin, yöneticilerin ve halkların farklı coğrafyalara yayılması yalnızca nüfus hareketi olarak değerlendirilmemelidir. Ezoterik geleneklerde göç, hakikatin farklı merkezlere taşınmasını ifade eden temel sembollerden biridir. Bilgelik bir merkezde gizlenir, daha sonra çeşitli kollara ayrılarak farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkar. Mısır, Mezopotamya, Anadolu ve Yunan dünyasında görülen benzer semboller ve ortak mitolojik temalar, ezoterik yorum açısından bu tür bir hafıza aktarımının işaretleri olarak değerlendirilmiştir.
Atlantis'in merkezinde yer alan bir diğer kavram da birliktir. Metinde geçen BİR-OY BİL adı, sembolik açıdan birlik fikrini çağrıştırmaktadır. Ezoterik geleneklerde bütün çoklukların arkasında bir birlik bulunduğu düşünülür. İslam düşüncesinde tevhid, Yeni Eflatuncu gelenekte Bir, Hint felsefesinde Brahman, Taoist düşüncede Tao ve Kabala'da sonsuzluk ilkesi aynı hakikatin farklı isimleridir. Atlantis'in kaybı, bu birlik durumunun parçalanması olarak yorumlanabilir. Göçler, yeni devletlerin ortaya çıkışı ve kültürlerin ayrışması ise birliğin çokluğa dönüşmesi sürecini temsil eder.
Atlantis'in batışı bu nedenle yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir başlangıçtır. Çünkü ezoterik düşüncede hiçbir şey bütünüyle yok olmaz. Bilgi gizlenir, fakat kaybolmaz. Hakikat örtülür, fakat ortadan kalkmaz. Atlantis de bu nedenle ezoterik geleneklerde tamamen yok olmuş bir ülke olarak değil, gizlenmiş bir merkez olarak görülür. Onun fiziksel varlığı ortadan kalkmış olsa bile sembolik varlığı insanlığın hafızasında yaşamaya devam eder.
Atlantis'in asıl sırrı belki de burada yatmaktadır. O, belirli bir enlem veya boylam üzerinde bulunmayı bekleyen bir kara parçası değildir. O, insanlığın ortak bilinçaltında yaşayan bir hatıradır. Her çağ onu yeniden yorumlar. Her kültür onu kendi diliyle anlatır. Her nesil Atlantis'e farklı bir anlam yükler. Bu yüzden Atlantis hem tarihsel hem mitolojik, hem gerçek hem sembolik, hem geçmişte hem de daima şimdi olan bir olgudur.
Atlantis'in hikâyesi aslında insanın kendi hikâyesidir. İnsan nasıl özünden uzaklaşıyor, sonra yeniden özüne dönmeye çalışıyorsa; Atlantis de aynı yolculuğun kolektif ölçekteki sembolüdür. Kayıp kıta, kayıp benliktir. Batan şehir, unutulan hakikattir. Büyük göç, ruhun yolculuğudur. Ve Atlantis'in yeniden keşfi, insanın kendi içindeki kadim merkeze dönüşünden başka bir şey değildir.
Bölüm 1
ATLANTİS PROBLEMİ
Atlantis, dünya tarihinin en uzun ömürlü bilmecelerinden biridir. Yaklaşık iki bin beş yüz yıldır filozoflar, tarihçiler, arkeologlar, mistikler ve araştırmacılar Atlantis'in nerede bulunduğunu, gerçekten var olup olmadığını ve Eflatun'un anlattığı hikâyenin neyi ifade ettiğini anlamaya çalışmaktadırlar. Buna rağmen Atlantis bugün hâlâ kesin olarak bulunabilmiş değildir. Bu durum ilk bakışta şaşırtıcı görünse de, Atlantis probleminin asıl özelliği tam da burada ortaya çıkar. Çünkü Atlantis yalnızca bir coğrafya problemi değildir. O aynı zamanda bilgi, hafıza, sembol ve tarih anlayışıyla ilgili çok katmanlı bir problemdir.
Eflatun'un Timaios ve Kritias diyaloglarında anlattığı Atlantis tasviri, tarih boyunca sayısız araştırmacının ilgisini çekmiştir. Bir yanda "Atlantis gerçekten vardı" diyenler, diğer yanda "Atlantis tamamen bir alegoridir" görüşünü savunanlar ortaya çıkmıştır. Fakat iki bin yılı aşkın süredir devam eden tartışmaların sonunda Atlantis'in ne olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlanamamıştır. Bunun temel sebeplerinden biri, Eflatun'un metninin hem tarihsel hem de sembolik özellikler taşımasıdır. Metinde coğrafi ayrıntılar bulunur; şehirlerden, limanlardan, savaşlardan ve büyük felaketlerden söz edilir. Ancak aynı metin içerisinde ideal devlet anlayışı, ahlâkî çöküş ve kozmik düzen gibi sembolik temalar da yer alır. Bu nedenle Atlantis'in yalnızca tarihsel veya yalnızca mitolojik bir anlatı olarak değerlendirilmesi eksik kalmaktadır.
Atlantis'in bulunamamasının ilk sebebi, onun hakkında sahip olduğumuz bilgilerin doğrudan gözleme değil, aktarılmış anlatılara dayanmasıdır. Eflatun'a göre bilgiler Solon'dan, Solon'a ise Mısırlı rahiplerden ulaşmıştır. Rahipler de bu bilgilerin çok daha eski kayıtlar içerisinde muhafaza edildiğini söylemektedirler. Böyle bir aktarım zinciri içerisinde tarihsel gerçeklik ile sembolik yorumların birbirine karışmış olması kaçınılmazdır. Ezoterik geleneklerde bilgi çoğu zaman düz tarih anlatısı şeklinde değil, semboller ve alegoriler aracılığıyla korunmuştur. Bu nedenle Atlantis'i arayan kişi yalnızca bir yer değil, aynı zamanda bir anlam aramaktadır.
Atlantis'in bulunamamasının ikinci sebebi, insanlığın geçmişe ilişkin hafızasının parçalı olmasıdır. Büyük felaketler, göçler, savaşlar ve kültürel dönüşümler boyunca birçok bilgi kaybolmuştur. Mısırlı rahibin Solon'a aktardığı anlatıda da insanlığın birçok kez büyük felaketler yaşadığı ve her felaket sonrasında bilgilerin önemli ölçüde unutulduğu ifade edilmektedir. Bu bakış açısı yalnızca Atlantis anlatısına özgü değildir. Dünyanın birçok kadim geleneğinde geçmiş çağlara ait bilgilerin zaman içinde kaybolduğu ve yalnızca parçalarının günümüze ulaştığı düşüncesi mevcuttur. Atlantis bu anlamda unutulmuş tarihin sembolü haline gelmiştir.
Atlantis'in bulunamamasının üçüncü sebebi ise araştırmacıların çoğu zaman tek bir coğrafi noktaya odaklanmalarıdır. Oysa Atlantis anlatısı, farklı çağlarda farklı halklar tarafından yeniden yorumlanmış olabilir. Bir toplumun hafızasında bulunan eski bir merkez, göçler sonucunda yeni bir coğrafyaya taşınabilir ve zamanla o yeni bölge eski merkezin adıyla anılabilir. Bu nedenle Atlantis'in fiziksel bir mekândan çok bir kültürel hafıza alanı olması ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Atlantis'in en yaygın yorumlarından biri, onun Atlantik Okyanusu'nda aranması gerektiği düşüncesidir. Bunun temel nedeni, Atlantis adının modern çağlarda doğrudan Atlantik Okyanusu ile ilişkilendirilmiş olmasıdır. Özellikle on dokuzuncu yüzyıldan itibaren birçok araştırmacı, Atlas Okyanusu'nun ortasında büyük bir kıtanın bulunduğunu ve bu kıtanın sonradan battığını ileri sürmüştür. Bu teorilere göre Azor Adaları, Kanarya Adaları ve diğer bazı ada grupları eski Atlantis'in dağ zirvelerinden ibarettir.
Atlantik Okyanusu teorileri özellikle romantik tarih anlayışının geliştiği dönemde büyük ilgi görmüştür. Okyanusun derinliklerinde kayıp şehirlerin bulunduğu düşüncesi, hem bilimsel hem de edebî hayal gücünü harekete geçirmiştir. Ancak modern jeoloji, Atlantik Okyanusu'nun taban yapısını ayrıntılı biçimde incelemiş ve yakın tarihli bir kıta batışını destekleyen güçlü kanıtlar ortaya koyamamıştır. Bu durum Atlantis araştırmalarının yönünü değiştirmiştir. Fakat ezoterik açıdan bakıldığında Atlantik teorisinin tamamen reddedilmesi de doğru olmayabilir. Çünkü burada önemli olan yalnızca fiziksel coğrafya değildir. Okyanus, kadim geleneklerde bilinçdışının sembolüdür. Derinliklere gömülen kıta ise unutulmuş bilgeliği temsil eder. Böylece Atlantik Okyanusu, tarihsel bir mekân olmaktan çok kolektif hafızanın sembolik alanı haline gelir.
Atlantis'in Atlantik Okyanusu'nda aranmasına karşılık bazı araştırmacılar Ege Denizi'ne yönelmişlerdir. Özellikle Santorini veya eski adıyla Thera Adası çevresinde meydana gelen büyük volkanik patlamalar, Atlantis anlatısıyla ilişkilendirilmiştir. Ege teorilerine göre Eflatun'un anlattığı felaket, tarih öncesi dönemde yaşanan büyük bir volkan patlamasının hafızalarda bıraktığı izlerden doğmuştur. Thera patlaması gerçekten de Akdeniz dünyasını derinden etkileyen önemli bir olaydır. Tsunamiler, kül yağışları ve ekonomik çöküşler uzun süre bölgenin tarihini şekillendirmiştir.
Ege teorilerinin çekiciliği, Atlantis anlatısındaki bazı unsurlarla tarihsel olaylar arasında benzerlik kurulabilmesinden kaynaklanır. Ancak burada da kesin bir sonuca ulaşmak mümkün olmamıştır. Çünkü Eflatun'un verdiği birçok ayrıntı doğrudan Ege coğrafyasına uymamaktadır. Bunun yanında metinde anlatılan büyüklük ve siyasi hâkimiyet alanı da Santorini gibi nispeten küçük bir ada ile açıklanmakta zorlanmaktadır.
Ezoterik açıdan bakıldığında Ege teorilerinin önemi başka bir noktada ortaya çıkar. Deniz, bilinçdışını temsil ederken ada bireysel bilinci temsil eder. Adanın patlama sonucunda yok olması, bireysel bilincin büyük bir dönüşüm geçirmesini simgeler. Bu nedenle Ege'deki Atlantis yorumları yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda psikolojik ve sembolik anlamlar da taşımaktadır.
Atlantis araştırmalarında dikkat çeken bir başka yaklaşım ise bu eserin temel aldığı metinde görülen Orta Asya merkezli yorumdur. Bu görüşe göre Atlantis, Atlantik Okyanusu'nda değil; büyük iç denizler, göller ve ticaret yolları çevresinde gelişmiş çok geniş bir uygarlık alanının hafızasıdır. Metinde anlatılan BİR-OY BİL, OM-OĞ, UÇUGİLTİR ve diğer merkezler, Atlantis anlatısının farklı bir tarihsel yorumunu ortaya koymaktadır. Burada Atlantis bir ada olmaktan çok, büyük bir kültürel ve siyasi birlik olarak tasvir edilmektedir. Büyük göllerin kuruması, iklim değişiklikleri ve ardından gelen göçler ise Atlantis'in çöküşünü açıklayan temel unsurlar olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşımın tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak, ezoterik açıdan son derece önemli bir sembolizm taşıdığı görülmektedir. Çünkü burada Atlantis bir kıtadan çok bir merkez fikrini temsil etmektedir. Merkezin kaybı ise insanlığın birlik durumundan uzaklaşmasını simgeler.
Atlantis probleminin en derin boyutu ise "kayıp kıta" kavramının sembolik anlamında ortaya çıkar. Ezoterik gelenekler açısından kayıp kıta, çoğu zaman fiziksel bir kara parçasından daha fazlasını ifade eder. O, kaybedilmiş bir bilinç durumunun sembolüdür. İnsanlığın başlangıçta daha yüksek bir bilgiye sahip olduğu, daha sonra bu bilgiyi unuttuğu fikri dünyanın birçok ezoterik öğretisinde mevcuttur. Atlantis bu kayıp bilginin mekânsal ifadesi haline gelmiştir.
Kayıp kıta aynı zamanda kayıp merkezdir. Merkez ise düzenin ve bütünlüğün sembolüdür. Bir merkez kaybolduğunda çevre dağılır. Birlik parçalanır. Gelenekler ayrışır. İnsanlar farklı yönlere göç ederler. Fakat merkezin hatırası yaşamaya devam eder. Atlantis'in yüzyıllar boyunca unutulmaması da bu yüzdendir. İnsanlık aslında kayıp bir kıtayı değil, kayıp merkezi aramaktadır.
Ezoterik düşüncede denize gömülme motifi de son derece önemlidir. Su, bilinçdışını ve gizlenmiş bilgiyi temsil eder. Bir şeyin sular altına inmesi onun yok olması anlamına gelmez. Tam tersine görünür alandan görünmez alana çekilmesi anlamına gelir. Atlantis'in batışı da bu nedenle hakikatin yok oluşu değil, örtülüşü olarak yorumlanabilir. Bilgelik kaybolmaz; yalnızca gizlenir. Daha sonra farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde yeniden ortaya çıkar.
Bu bakımdan Atlantis problemi aslında bir arkeoloji probleminden çok bir hafıza problemidir. İnsanlık Atlantis'i ararken kendi geçmişini, kendi kökenini ve kendi unutulmuş yönlerini aramaktadır. Bu yüzden Atlantis'in tam olarak bulunamaması şaşırtıcı değildir. Çünkü Atlantis yalnızca geçmişte kalmış bir ülke değil, insanlığın kolektif bilinçaltında yaşamaya devam eden büyük bir semboldür. Onun gerçek yeri haritalarda değil, hafızanın derinliklerindedir. Bu nedenle Atlantis problemi çözülemeyen bir bilmece değil, her çağın yeniden yorumladığı ve yeniden anlamlandırdığı yaşayan bir metafordur.
Bölüm 2
EFLATUN'UN ŞİFRELİ ANLATIMI
Atlantis meselesi üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü, Eflatun'un Timaios ve Kritias adlı eserlerinde yer alan anlatının nasıl okunması gerektiği sorusu etrafında şekillenmiştir. Bu anlatı ilk bakışta tarihsel bir olayın aktarımı gibi görünse de, metin dikkatle incelendiğinde çok katmanlı bir yapıya sahip olduğu görülür. Eflatun bir tarihçi değildir; o bir filozoftur. Bu nedenle onun kaleme aldığı metinlerde tarih, siyaset, metafizik ve sembolizm çoğu zaman birbirinden ayrılmaz biçimde iç içe geçmiştir. Atlantis anlatısını anlamanın ilk şartı da onu yalnızca bir tarih kaydı olarak değil, aynı zamanda semboller aracılığıyla inşa edilmiş bir düşünce sistemi olarak değerlendirmektir.
Atlantis hikâyesi doğrudan Eflatun'un şahsi bilgisi olarak sunulmaz. Tam tersine bilgi, birbirini takip eden aktarım halkaları üzerinden okuyucuya ulaştırılır. Bu durum tesadüfi değildir. Ezoterik geleneklerde bilginin kaynağı kadar aktarım zinciri de önemlidir. Çünkü bilgi yalnızca bir olayın anlatımı değil, aynı zamanda bir mirasın korunmasıdır. Eflatun'un kullandığı yapı dikkatle incelendiğinde Atlantis'in sıradan bir tarih hikâyesi değil, kadim dünyanın hafıza zincirlerinden süzülerek gelen bir gelenek anlatısı olduğu anlaşılır.
Anlatının merkezinde Solon bulunmaktadır. Solon yalnızca bir devlet adamı değil, aynı zamanda Yunan düşüncesinin en önemli bilge figürlerinden biridir. Eflatun'un Solon'u seçmesi tesadüfi değildir. Çünkü Solon tarih ile bilgelik arasında köprü kuran bir şahsiyet olarak görülmektedir. Onun Mısır'a yaptığı yolculuk da sıradan bir diplomatik ziyaret olarak değil, bilgeliğin kaynağına yapılan sembolik bir yolculuk olarak okunabilir.
Kadim dünyada Mısır yalnızca bir ülke değildi. Mısır, ezoterik geleneklerin hafızasında bilginin muhafaza edildiği büyük merkezlerden biri olarak görülüyordu. Yunan filozoflarının önemli bir kısmının Mısır'a seyahat ettiğine dair gelenekler bulunur. Pisagor, Orpheus ve çeşitli bilgelik okullarına dair anlatılarda da benzer motiflerle karşılaşılır. Bilge kişi, kendi ülkesinden çıkar, kadim merkeze gider, orada gizli bilgileri öğrenir ve geri döner. Bu yapı ezoterik inisiyasyon hikâyelerinin temel şablonlarından biridir.
Bu nedenle Solon'un Mısır seyahati yalnızca coğrafi bir hareket değildir. Ezoterik açıdan bakıldığında bu yolculuk, bilincin yüzeysel bilgi alanından derin hafıza alanına inişini temsil etmektedir. Mısır burada geçmişin hafızasıdır. Solon ise unutulmuş bilgiyi yeniden keşfetmek isteyen insanı temsil eder.
Anlatıya göre Solon, Mısır rahipleriyle görüşür ve kendi halkının geçmişine ilişkin bilgiler vermeye başlar. Ancak rahip onu durdurur ve Yunanların geçmiş hakkında çok az şey bildiklerini söyler. Bu sahne Atlantis anlatısının en önemli bölümlerinden biridir. Çünkü burada ilk kez insanlığın unutkanlığı teması ortaya çıkar. Rahip, Solon'a Yunanların çocuk gibi olduklarını söyler. Bunun nedeni zekâ eksikliği değildir. Sorun hafıza eksikliğidir. İnsanlar büyük felaketler yaşamış, eski bilgiler kaybolmuş ve her defasında uygarlık yeniden başlamak zorunda kalmıştır.
Bu düşünce yalnızca Atlantis hikâyesine özgü değildir. Dünyanın birçok ezoterik geleneğinde insanlığın geçmişte sahip olduğu bilgileri zamanla kaybettiği anlatılır. Hint düşüncesinde çağlar ilerledikçe insanın ruhsal kapasitesinin azaldığı söylenir. İran geleneklerinde altın çağdan uzaklaşıldığı anlatılır. Tasavvufta insanın asli fıtratını unuttuğu ve yeniden hatırlaması gerektiği vurgulanır. Atlantis anlatısındaki rahip de aynı fikri dile getirmektedir. Ona göre insanlığın sorunu bilgisizlik değil, unutkanlıktır.
Rahibin Solon'a aktardığı bilgiler arasında en dikkat çekici olanı, insanlığın birçok kez büyük felaketler yaşadığı düşüncesidir. Rahibe göre insanlar yalnızca bir kıyamet yaşamamışlardır. Ateşle gelen felaketler, sularla gelen felaketler ve başka büyük yıkımlar defalarca meydana gelmiştir. Bu anlatı modern tarih anlayışına yabancı görünse de kadim dünyanın döngüsel zaman anlayışıyla tamamen uyumludur.
Ezoterik geleneklerde zaman doğrusal değildir. Tarih bir başlangıçtan sona doğru ilerleyen tek yönlü bir süreç olarak görülmez. Bunun yerine yükseliş ve çöküşlerden oluşan büyük döngüler düşünülür. Medeniyetler doğar, gelişir, zirveye ulaşır ve ardından çökerler. Sonra yeni bir döngü başlar. Atlantis de bu büyük döngülerden yalnızca biridir.
Rahibin sözlerinde dikkat çeken bir diğer unsur, bilgilerin tapınaklarda korunduğuna dair vurgudur. Bu ifade de ezoterik açıdan son derece önemlidir. Çünkü kadim dünyada tapınak yalnızca ibadet edilen bir mekân değildi. Aynı zamanda bilginin korunduğu bir hafıza merkeziydi. Rahipler astronomiden matematiğe, tarihten kozmolojiye kadar pek çok bilgiyi muhafaza etmekteydiler. Bu nedenle Mısır rahibi yalnızca bir din adamı değil, geçmiş çağların hafızasını taşıyan bir bilgelik muhafızıdır.
Atlantis anlatısının en çok tartışılan unsurlarından biri ise dokuz bin yıllık zaman problemidir. Eflatun'un aktardığına göre Atlantis'in çöküşü Solon'dan yaklaşık dokuz bin yıl önce meydana gelmiştir. Bu tarih hesaplandığında olayın günümüzden yaklaşık on bir ila on iki bin yıl öncesine denk geldiği görülür.
Bu sayı tarihçiler kadar ezoterik araştırmacıların da dikkatini çekmiştir. Çünkü on iki bin yıl civarı, dünya tarihinde önemli iklim değişikliklerinin yaşandığı bir döneme karşılık gelir. Son buzul çağının sona ermesi, deniz seviyelerinin yükselmesi ve büyük çevresel dönüşümler bu zaman aralığında meydana gelmiştir. Metinde de kuzeydeki buzulların erimesi, büyük su hareketleri ve geniş coğrafi değişimler Atlantis anlatısıyla ilişkilendirilmektedir.
Ancak ezoterik açıdan sayıların yalnızca kronolojik değerler taşımadığı da bilinmektedir. Kadim geleneklerde sayılar çoğu zaman sembolik anlamlar içerirler. Dokuz sayısı tamamlanmayı ve bir döngünün sonunu temsil eder. Bin sayısı ise büyüklüğü ve uzun süreyi ifade eder. Bu nedenle dokuz bin sayısı yalnızca matematiksel bir tarih değil, aynı zamanda çok büyük bir çağın sona erişini ifade eden sembolik bir formül olarak da okunabilir.
Atlantis kronolojisi meselesi burada daha karmaşık hale gelir. Çünkü anlatıda geçen tarihler yalnızca olayların zamanını belirtmez; aynı zamanda insanlığın hafızasında yer eden büyük dönüşüm noktalarını da temsil eder. Metinde anlatılan BİR-OY BİL'in kuruluşu, göller çevresinde yükselen medeniyetler, büyük iklim değişiklikleri ve ardından gelen göç hareketleri bir kronoloji oluşturmaktadır. Ancak bu kronoloji yalnızca siyasi olayların sıralanması değildir. Aynı zamanda bir bilinç dönüşümünün hikâyesidir.
Atlantis'in yükselişi birlik dönemini temsil eder. Büyük göllerin çevresinde kurulan şehirler, ticaret yolları ve geniş kültürel ağlar düzenin sembolleridir. Daha sonra iklim değişir. Buzullar çözülür. Sular yükselir. Şehirler terk edilir. İnsanlar göç etmeye başlarlar. Bu süreç yalnızca fiziksel bir felaket olarak değil, birlik durumundan çokluk durumuna geçiş olarak da okunabilir.
Ezoterik düşüncede her altın çağın ardından bir dağılma dönemi gelir. Bilgi parçalanır. Merkez kaybolur. Gelenekler farklı yönlere yayılır. Ancak hakikat tamamen ortadan kalkmaz. Onun parçaları yeni merkezlerde yaşamaya devam eder. Atlantis'in seçkinlerinin farklı coğrafyalara göç ettikleri yönündeki anlatılar da bu düşünceyle uyumludur. Bilgelik merkezi yok olur fakat bilgeliğin taşıyıcıları hayatta kalır.
Bu açıdan bakıldığında Atlantis kronolojisi yalnızca bir devletin tarihini anlatmaz. O, insanlığın ortak hafızasında yer eden büyük bir dönüşüm sürecinin sembolik anlatımıdır. Yükseliş, bütünlük, felaket, göç ve yeniden kuruluş temaları yalnızca Atlantis'e özgü değildir. Aynı motifler dünyanın farklı geleneklerinde de tekrar tekrar ortaya çıkmaktadır.
Eflatun'un şifreli anlatımının asıl gücü de burada yatmaktadır. Metin aynı anda birçok düzeyde okunabilir. Bir tarihçi onu geçmişte yaşanmış olayların kaydı olarak değerlendirebilir. Bir filozof ideal devlet üzerine düşünceler görebilir. Bir ezoterik araştırmacı ise insanlığın unutulmuş hafızasına dair semboller keşfedebilir. Atlantis anlatısının iki bin yılı aşkın süredir canlı kalmasının sebebi de budur. Çünkü o yalnızca geçmişi anlatmaz; aynı zamanda insanlığın kendisini anlamaya yönelik bitmeyen arayışını da yansıtır.
Atlantis böylece yalnızca kayıp bir ülke olmaktan çıkar. O, unutulmuş hafızanın sembolü haline gelir. Solon'un yolculuğu insanın hakikati arayışını temsil eder. Mısır rahibi kadim bilgelik geleneğinin sesi olur. Dokuz bin yıl insanlığın unuttuğu çağların metaforu haline gelir. Ve Atlantis kronolojisi, tarih boyunca tekrar eden yükseliş ve çöküş döngülerinin büyük bir sembolik haritası olarak karşımıza çıkar.
Bölüm 3
BÜYÜK TUFANLAR ÇAĞI
İnsanlık tarihinin en eski hatıralarından biri büyük felaketlerdir. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, kadim toplumların hafızalarında suların yükseldiği, şehirlerin yok olduğu, halkların göç etmek zorunda kaldığı ve eski dünyanın sona erdiği dönemlere ilişkin anlatılarla karşılaşılır. Mezopotamya'nın tufan hikâyeleri, Hint geleneğindeki Manu anlatısı, İran mitolojisindeki büyük felaket döngüleri, Amerika kıtasındaki yerli halkların su baskını efsaneleri ve Eflatun'un Atlantis anlatısı, birbirinden binlerce kilometre uzak kültürlerde ortaya çıkmış olmalarına rağmen dikkat çekici ortak unsurlar taşırlar. Bu ortaklık, büyük tufanların yalnızca tarihsel olaylar olarak değil, aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasına kazınmış derin deneyimler olarak değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır.
Atlantis anlatısının merkezinde de büyük bir felaket yer alır. Ancak burada söz konusu olan yalnızca bir ada veya bir şehrin yok olması değildir. Anlatının arka planında bütün bir dünyanın değiştiği, iklimlerin dönüştüğü, denizlerin yer değiştirdiği ve insanların yaşam biçimlerinin köklü şekilde farklılaştığı bir dönem bulunmaktadır. Bu nedenle Atlantis meselesini anlamak için öncelikle büyük tufanlar çağının neyi temsil ettiğini kavramak gerekir.
Bilimsel araştırmalar, yaklaşık on iki bin yıl önce dünyanın son büyük buzul çağından çıkmaya başladığını göstermektedir. Uzun süre boyunca kuzey yarımkürenin önemli bölümleri devasa buz kütleleriyle kaplı kalmıştır. Bu buzullar yalnızca kutup bölgelerini değil, Avrupa'nın kuzeyini, Asya'nın geniş alanlarını ve Kuzey Amerika'nın büyük kısmını da etkisi altına almıştır. İnsanlık bu dönemde bugün bildiğimiz coğrafyadan oldukça farklı bir dünyada yaşamaktaydı. Deniz seviyeleri daha düşüktü, bazı bölgeler kara köprüleriyle birbirine bağlıydı ve iklim sistemleri günümüzdekinden tamamen farklı işliyordu.
Ezoterik açıdan bakıldığında buzul çağı yalnızca bir iklim dönemi değildir. Buz, kadim sembolizmde durağanlığı, donmuş zamanı ve gizlenmiş potansiyeli temsil eder. Tohum nasıl kış boyunca toprağın altında bekliyorsa, insanlık da bazı dönemlerde büyük dönüşümlere hazırlanırken görünürde hareketsiz kalabilir. Bu nedenle birçok ezoterik gelenekte buz ve kış mevsimi, sona erişten çok dönüşüm öncesindeki bekleyiş hâlini ifade eder.
Son buzul devrinin sona ermesiyle birlikte dünya tarihinin en büyük çevresel değişimlerinden biri başlamıştır. Yavaş yavaş yükselen sıcaklıklar devasa buz kütlelerini eritmiş, eriyen sular yeni göllerin, yeni nehirlerin ve yeni denizlerin oluşmasına yol açmıştır. Bugün dünyanın doğal tarihi olarak tanımlanan bu süreç, kadim insanların gözünde kozmik ölçekte bir felaket olarak algılanmış olmalıdır. Çünkü nesiller boyunca değişmeden duran coğrafyalar kısa süre içerisinde dönüşmeye başlamış, eski yaşam alanları sular altında kalmış ve insanların alıştıkları düzen bozulmuştur.
Metinde anlatılan kuzey buzlarının erimesi ve ardından gelen büyük su hareketleri, Atlantis anlatısının temel unsurlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. BİR-OY BİL çevresinde gelişen yaşam alanlarının değişmesi, büyük göllerin taşması ve yeni iklim şartlarının ortaya çıkması, medeniyetlerin kaderini etkileyen olaylar olarak tasvir edilmektedir. Bu anlatı tarihsel doğruluğundan bağımsız olarak, insanlığın hafızasında derin izler bırakan çevresel dönüşümlerin sembolik yansıması olarak okunabilir.
Buzulların erimesi yalnızca suların yükselmesine yol açmamıştır. Aynı zamanda insanların dünya görüşünü de değiştirmiştir. Binlerce yıl boyunca sabit kabul edilen doğal düzen bozulduğunda insanlar yaşadıkları felaketleri anlamlandırmaya çalışmışlardır. Bu anlamlandırma çabası zamanla mitolojilere dönüşmüştür. Böylece tarihsel olaylar sembollerle birleşmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılan büyük tufan hikâyeleri ortaya çıkmıştır.
Atlantis anlatısında sıkça karşılaşılan "sular altında kalma" motifi bu nedenle son derece önemlidir. Ezoterik düşüncede su yalnızca fiziksel bir unsur değildir. Su aynı zamanda bilinçdışını, görünmeyeni ve henüz şekillenmemiş olanı temsil eder. Bir şeyin su altında kalması onun yok olması anlamına gelmez. Tam tersine görünür dünyadan çekilip görünmez dünyaya geçmesi anlamına gelir. Atlantis'in sular altında kalışı da bu nedenle hakikatin yok oluşu değil, gizlenişi olarak yorumlanabilir.
Kadim geleneklerde tufan anlatılarının ortak bir özelliği vardır. Felaket her şeyi yok etmez. Her zaman bir grup insan kurtulur. Bir gemi, bir dağ, bir mağara veya bir kutsal merkez aracılığıyla bilgi korunur ve yeni çağa taşınır. Nuh'un gemisi, Manu'nun kurtuluşu, İran geleneğindeki korunaklı merkezler ve Atlantis'ten kurtulan bilgelerin hikâyeleri aynı yapının farklı biçimleridir. Ezoterik açıdan bu durum son derece anlamlıdır. Çünkü hakikat hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. Yalnızca taşıyıcılarını değiştirir.
Metinde büyük felaket sonrasında gerçekleşen göçlerden söz edilmektedir. Bilgelerin, yöneticilerin ve halkların farklı bölgelere yayılması yalnızca tarihsel bir nüfus hareketi değildir. Ezoterik yorum açısından bu süreç, bilgeliğin merkezden çevreye doğru dağılmasını temsil eder. Bir zamanlar tek merkezde bulunan bilgi, felaket sonrasında farklı kültürlere aktarılır. Böylece yeni uygarlıklar ortaya çıkar ve eski merkezlerin hatırası farklı isimler altında yaşamaya devam eder.
Küresel iklim değişimi kavramı günümüzde çoğunlukla modern çevre sorunlarıyla ilişkilendirilmektedir. Ancak insanlık tarihi boyunca iklim değişimleri medeniyetlerin yükseliş ve çöküşlerinde belirleyici rol oynamıştır. Yağış düzenlerinin değişmesi, nehirlerin yön değiştirmesi, göllerin kuruması veya taşması gibi olaylar yalnızca doğal süreçler değildir. Bunlar aynı zamanda toplumların ekonomik, siyasi ve kültürel yapılarını doğrudan etkileyen dönüşümlerdir.
Ezoterik gelenekler ise iklim değişimlerini daha geniş bir çerçevede ele alırlar. Onlara göre doğadaki değişimler ile insanlığın ruhsal durumu arasında bir paralellik bulunmaktadır. Bu düşünce modern bilimsel bakış açısından sembolik görünse de kadim toplumlar için son derece doğal kabul edilmiştir. Gökte olanın yerdekiyle, yerde olanın insanla ve insanın da kozmik düzenle bağlantılı olduğu düşünülmüştür. Bu nedenle büyük iklim değişimleri yalnızca fiziksel olaylar değil, aynı zamanda kozmik döngülerin yeryüzündeki tezahürleri olarak değerlendirilmiştir.
Atlantis anlatısında yer alan felaketler de bu bağlamda okunabilir. Burada yaşanan değişim yalnızca coğrafi değildir. Aynı zamanda bir çağın sona erişidir. Eski dünyanın düzeni çökerken yeni bir dünyanın temelleri atılmaktadır. Bu nedenle Atlantis'in batışı bir son olduğu kadar yeni başlangıçların da habercisidir.
Ezoterik geleneklerde kıyamet kavramı da çoğu zaman yanlış anlaşılmıştır. Modern zihinde kıyamet, dünyanın tamamen yok olması anlamına gelir. Oysa birçok kadim öğretide kıyamet bir son değil, bir dönüşüm sürecidir. Kelimenin kökenindeki "ayağa kalkma", "ortaya çıkma" ve "açığa çıkma" anlamları bu anlayışı desteklemektedir. Kıyamet, gizli olanın görünür hale gelmesi, eski düzenin dağılması ve yeni düzenin ortaya çıkmasıdır.
Bu nedenle ezoterik kıyamet anlayışında felaketler mutlak yok oluş olarak görülmez. Onlar dönüşümün araçlarıdır. Eski yapıların yıkılması, yeni yapıların kurulabilmesi için gereklidir. Tufan, yangın, deprem ve benzeri büyük olaylar sembolik olarak eski bilinç durumlarının çözülmesini temsil ederler. İnsanlık böyle dönemlerde büyük kayıplar yaşar; ancak aynı zamanda yeni bir gelişim aşamasına geçer.
Atlantis'in batışı da bu anlamda bir kıyamettir. Fakat burada kıyamet yalnızca fiziksel bir yıkım değildir. Aynı zamanda bir çağın kapanmasıdır. BİR-OY BİL gibi merkezî yapıların çözülmesi, eski bilgi sistemlerinin dağılması ve halkların farklı yönlere göç etmesi, kolektif bir bilinç dönüşümünün göstergeleri olarak okunabilir. Eski birlik parçalanmış, çokluk ortaya çıkmıştır. Ancak birlik bütünüyle yok olmamış, farklı geleneklerin derinliklerinde yaşamaya devam etmiştir.
Kadim dünyanın büyük tufan anlatıları bu nedenle yalnızca geçmişe ait olayları anlatmazlar. Onlar aynı zamanda insan ruhunun içsel süreçlerini de yansıtırlar. Her insan hayatında küçük kıyametler yaşar. Eski kimlikler çöker, alışkanlıklar değişir, dünya görüşleri dönüşür. Bu süreçler çoğu zaman sancılıdır. Ancak yeni bir bilinç seviyesine ulaşmanın yolu da bu dönüşümlerden geçmektedir.
Atlantis'in sular altında kalışı bu nedenle yalnızca tarihsel bir olay olarak okunamaz. O, insanlığın ortak hafızasında yer eden büyük dönüşümün sembolüdür. Buzulların erimesi, suların yükselmesi, şehirlerin kaybolması ve halkların göç etmesi; bütün bunlar yalnızca coğrafi değişiklikler değil, aynı zamanda insanlığın bir bilinç aşamasından diğerine geçişinin mitolojik anlatımıdır.
Büyük Tufanlar Çağı, böylece yalnızca geçmişte yaşanmış felaketlerin dönemi olmaktan çıkar. O, eski dünyanın öldüğü ve yeni dünyanın doğduğu eşik zamanın adı haline gelir. Atlantis bu eşikte kaybolur; fakat onun hatırası yaşamaya devam eder. Çünkü hakikat, ezoterik geleneklerin ortak öğretisine göre, hiçbir zaman tamamen yok olmaz. O yalnızca şekil değiştirir, gizlenir ve zamanı geldiğinde yeniden ortaya çıkar.
Bölüm 4
BİR-OY BİL'İN EZOTERİK ANLAMI
Atlantis anlatısının bu metindeki en dikkat çekici unsurlarından biri, merkezî bir uygarlık olarak tasvir edilen BİR-OY BİL kavramıdır. İlk bakışta bu ifade yalnızca tarihsel veya siyasi bir yapı adı gibi görünse de, metnin bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde çok daha derin anlamlar taşıdığı görülmektedir. Çünkü BİR-OY BİL yalnızca bir devlet, bir ülke veya bir coğrafya değildir. O aynı zamanda bir birlik fikrini, bir merkez ilkesini ve insanlığın ortak hafızasında yer etmiş kadim bir düzen anlayışını temsil etmektedir. Bu nedenle BİR-OY BİL'i anlamak, yalnızca Atlantis anlatısının tarihsel boyutunu değil, onun ezoterik ve sembolik katmanlarını da anlamanın anahtarlarından biridir.
Kadim geleneklerde isimler yalnızca nesneleri tanımlamak için kullanılmaz. Bir isim aynı zamanda bir hakikatin sembolik taşıyıcısıdır. Ezoterik düşüncede isim ile öz arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu kabul edilir. Bu nedenle BİR-OY BİL ifadesi de yalnızca fonetik bir yapı olarak değil, taşıdığı sembolik anlamlar açısından değerlendirilmelidir.
Kelimenin ilk unsuru olan “bir”, kadim metafizik sistemlerin hemen tamamında merkezi öneme sahiptir. Bir, yalnızca sayısal bir değeri ifade etmez. O aynı zamanda bütünlüğü, kaynağı ve başlangıcı temsil eder. İslam düşüncesinde tevhid, Yeni Eflatuncu gelenekte Bir, Hermetik öğretilerde İlk İlke, Hint düşüncesinde Brahman ve Taoist gelenekte Tao, farklı isimlerle ifade edilseler de aynı metafizik hakikate işaret ederler. Çokluk görünürde vardır; fakat bütün çoklukların arkasında bir birlik bulunur.
Bu açıdan bakıldığında BİR-OY BİL adı, yalnızca siyasi bir organizasyonu değil, birlik ilkesine dayanan bir düzen fikrini temsil ediyor olabilir. Metinde anlatılan geniş coğrafi alanlar, farklı halklar ve büyük ticaret ağları da bu yorumla uyum göstermektedir. Çünkü burada tasvir edilen yapı, sıradan bir devlet olmaktan çok, çeşitli toplulukları ortak bir düzen altında birleştiren büyük bir merkez olarak görünmektedir.
Ezoterik geleneklerde birlik fikri yalnızca siyasi bir anlam taşımaz. Birlik aynı zamanda kozmik düzenin temel prensibidir. Evrenin görünürde sonsuz çeşitlilik göstermesine rağmen tek bir kaynaktan meydana geldiği düşünülür. Bu nedenle birçok kadim uygarlık kendi devlet yapılarını da kozmik düzenin yeryüzündeki yansıması olarak görmüştür. Hükümdar göğün temsilcisi, merkez şehir dünyanın merkezi ve devlet ise kozmik düzenin yeryüzündeki izdüşümü olarak değerlendirilmiştir.
Bu bakımdan BİR-OY BİL kavramı, ezoterik açıdan bir “kozmik birlik devleti” şeklinde yorumlanabilir. Böyle bir yapı yalnızca insan topluluklarını yönetmek için kurulmuş siyasi bir organizasyon değildir. Aynı zamanda evrensel düzenin sembolik temsilidir. Merkezden çevreye yayılan düzen, gökteki kozmik uyumun yeryüzündeki karşılığıdır.
Metinde BİR-OY BİL'in geniş göl sistemleri, ticaret yolları ve çeşitli halklarla ilişkili olarak anlatılması da bu açıdan anlam kazanmaktadır. Burada merkez yalnızca coğrafi bir nokta değildir. Merkez, farklı yönlerden gelen akımların birleştiği eksendir. Tıpkı bir çarkın dönmesini sağlayan sabit göbek gibi, merkez de hareketin ortasında değişmeden duran ilkedir.
Merkez sembolizmi bütün ezoterik geleneklerin ortak unsurlarından biridir. İnsanlık tarihinin farklı dönemlerinde ortaya çıkan kutsal şehirler, kutsal dağlar ve kutsal merkezler aynı arketipin farklı biçimleridir. Kudüs, Mekke, Meru Dağı, Olimpos, Şambala, Hyperborea ve benzeri merkezler yalnızca coğrafi yerler değildir. Bunlar evrenin düzen noktası olarak algılanan sembolik merkezlerdir.
Kadim insan için merkez, dünyanın kalbidir. Göğün ve yerin birleştiği nokta olarak görülür. İnsanların yaşadığı sıradan mekânlar çevreyi oluştururken, merkez kutsal alan olarak kabul edilir. Çünkü merkezin ilahi düzene daha yakın olduğu düşünülür.
BİR-OY BİL'in metin içerisinde üstlendiği rol de bu merkez sembolizmiyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Buradan göçler başlamaktadır. Buradan ticaret yolları yayılmaktadır. Büyük felaketler bu merkezi etkilemekte ve merkezin dağılmasıyla birlikte yeni uygarlıklar ortaya çıkmaktadır. Bu durum, BİR-OY BİL'in yalnızca siyasi bir yapı değil, kültürel ve ruhsal bir merkez olarak algılandığını göstermektedir.
Merkezin kaybı ise ezoterik geleneklerde son derece önemli bir temadır. Bir merkez ortadan kalktığında yalnızca şehirler yıkılmaz. Aynı zamanda insanlar yön duygularını da kaybederler. Düzen çözülür. Gelenek parçalanır. Bilgi dağılır. Atlantis anlatısında görülen büyük göçler ve medeniyetlerin farklı yönlere yayılması bu açıdan değerlendirildiğinde, merkezin kaybının sembolik anlatımı olarak okunabilir.
Bu noktada BİR-OY BİL'in Atlantis ile olan ilişkisi daha da belirgin hale gelir. Atlantis yalnızca bir ada değilse ve bir merkez medeniyeti temsil ediyorsa, BİR-OY BİL de bu merkezin tarihsel veya sembolik adı olarak düşünülebilir. Böyle bir yorumda Atlantis'in batışı, merkezin kaybı anlamına gelir. Fakat merkez bütünüyle yok olmaz. Onun bilgisi farklı toplumlar arasında yaşamaya devam eder.
Kadim geleneklerde merkezin en ilginç biçimlerinden biri kutup sembolizmidir. Kutup yalnızca coğrafi kuzey noktası değildir. O aynı zamanda evrenin ekseni olarak kabul edilir. Birçok mitolojide dünyanın ekseni bir dağ, bir sütun veya bir ağaç şeklinde tasvir edilir. Bu eksen göğü ve yeri birbirine bağlar. Kutup Yıldızı ise değişmeyen merkez olarak görülür.
Kutup sembolizmi özellikle Hyperborea, Şambala ve çeşitli kuzey geleneklerinde büyük önem taşır. Bu anlatılarda kuzey, sıradan bir yön değil, kadim bilgeliğin kaynağı olarak değerlendirilir. Kutup bölgesi dünyanın merkezi olarak kabul edilir ve buradan yayılan bilgi insanlığa yön verir.
Atlantis anlatısının bazı yorumlarında da benzer bir kutup teması görülmektedir. Özellikle buzullar, kuzey bölgeleri ve büyük iklim değişiklikleriyle ilgili unsurlar bu sembolizmi çağrıştırmaktadır. Metinde kuzeydeki buzulların erimesi ve bunun büyük dönüşümlere yol açması, yalnızca iklimsel bir olay değil, aynı zamanda kutupsal merkezin bozulması şeklinde de okunabilir.
Ezoterik düşüncede kutup uygarlıkları kavramı da bu bağlamda ortaya çıkar. Bu uygarlıklar tarihsel gerçeklikten bağımsız olarak, insanlığın ilk bilgeliğini temsil eden arketipsel merkezlerdir. Hyperborea, Thule, Şambala ve benzeri anlatılar bu ortak yapının farklı ifadeleridir. Bu merkezlerin temel özelliği, insanlığın başlangıç dönemindeki birlik hâlini temsil etmeleridir.
BİR-OY BİL de bu perspektiften değerlendirildiğinde, bir kutup uygarlığı arketipi olarak görülebilir. Burada kutup kelimesi yalnızca kuzeyi değil, değişmeyen merkezi ifade etmektedir. İnsan toplulukları çevrede hareket ederken merkez sabit kalır. Tarih değişir, devletler yükselir ve yıkılır; ancak merkez ilkesi yaşamaya devam eder.
Bu nedenle BİR-OY BİL'in ezoterik anlamı yalnızca geçmişte yaşamış olabilecek bir uygarlığın adı olmaktan çok daha geniştir. O, birlik ilkesinin sembolüdür. O, kozmik düzenin yeryüzündeki yansımasıdır. O, kayıp merkezin adıdır. O, insanlığın ortak hafızasında yer alan ilk düzen fikrinin sembolik ifadesidir.
Atlantis anlatısında meydana gelen büyük felaketler sonrasında merkezin dağılması ve halkların farklı yönlere göç etmeleri, ezoterik açıdan birliğin çokluğa dönüşümünü temsil etmektedir. Ancak bu dönüşüm bir son değildir. Çünkü bütün ezoterik geleneklerde çokluk yeniden birliğe dönme eğilimindedir. İnsanın yolculuğu da bu nedenle merkeze dönüş yolculuğu olarak tasvir edilir.
BİR-OY BİL böylece yalnızca geçmişte kalan bir uygarlık değil, insanlığın her çağda yeniden aradığı merkez fikri haline gelir. Onun coğrafi olarak nerede bulunduğundan daha önemli olan şey, neyi temsil ettiğidir. Çünkü ezoterik açıdan gerçek merkez haritalarda değil, insan bilincinin derinliklerinde bulunmaktadır. Atlantis'in ve BİR-OY BİL'in asıl sırrı da burada yatmaktadır: Kaybolan şey bir ülke değil, birlik bilincidir. Aranan şey ise yeniden hatırlanacak olan kadim merkezdir.



