KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-1

KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-1. ProtoTürk kozmolojisinde bu anlayış TÖRT ON kavramıyla ifade edilmektedir. "Tört" sözcüğü dört anlamına gelirken, TÖRT ON yalnızca sayısal bir değeri değil, aynı zamanda evrenin temel yapısal düzenini temsil etmektedir. Bu kavram, varoluşun farklı düzeylerinde..

KİTAPLAR

6/17/202633 min oku

KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-1

Prototürk Bilgeliğinden Modern Kozmolojiye Birleşik Evren Modeli

BÖLÜM 1

NOM, TENRİ, İSİS VE ÖK: KOZMİK KANUNLARIN TEMELLERİ

İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri, evrenin nasıl ortaya çıktığı değil, neden belirli bir düzen içerisinde varlığını sürdürdüğüdür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin belirli aralıklarla tekrar etmesi, yıldızların gökyüzündeki hareketleri, canlıların doğup büyümesi ve ölmesi gibi sayısız olay, insan zihninde daima aynı düşünceyi doğurmuştur: Evrenin arkasında görünmeyen bir düzen bulunmaktadır. Bu düzen, farklı çağlarda ve farklı kültürlerde çeşitli isimlerle ifade edilmiştir. Kimi toplumlar onu kader olarak tanımlamış, kimileri ilahi irade olarak görmüş, kimileri ise matematiksel yasalar biçiminde açıklamaya çalışmıştır. ProtoTürk kozmolojisinde ise bu düzenin temel adı NOM'dur.

NOM, yalnızca bir yasa veya kural anlamına gelmez. O, varoluşun bütününü yöneten kozmik düzeni ifade eder. Evrenin işleyişini mümkün kılan bütün prensipler, NOM kavramının içerisinde yer alır. Güneşin çekim kuvvetine bağlı olarak gezegenlerin yörüngelerinde dönmesi de, atom çekirdeğinin belirli kuvvetlerle bir arada tutulması da, canlılığın oluşumu da bu büyük düzenin parçalarıdır. Bu nedenle NOM, modern bilimdeki fizik yasalarına benzetilebilecek olsa da onlardan daha kapsamlı bir anlam taşır. Çünkü NOM yalnızca maddenin hareketini değil, aynı zamanda bilginin, hayatın ve bilincin işleyişini de kapsar.

Bugün modern fizik evreni dört temel kuvvetin yönettiğini kabul etmektedir. Kütle çekimi, elektromanyetizma, güçlü nükleer kuvvet ve zayıf nükleer kuvvet olmadan evren bugünkü biçimiyle var olamazdı. Ancak bu kuvvetlerin neden var olduğu sorusu hâlâ tam olarak cevaplanabilmiş değildir. Bilim, bu kuvvetlerin nasıl işlediğini açıklayabilmektedir; fakat onları mümkün kılan temel prensibin ne olduğu konusunda kesin bir sonuca ulaşamamıştır. ProtoTürk düşüncesi bu noktada bütün kuvvetlerin ve bütün süreçlerin arkasında NOM adı verilen evrensel düzenin bulunduğunu ileri sürmektedir. Buna göre doğa yasaları, daha derindeki bir düzenin görünür yansımalarından ibarettir.

Evrenin düzenli olması, onun rastgele oluşmuş bir yapı olmadığını düşündürmektedir. Bir atomun içinde elektronların belirli kurallara göre davranması, galaksilerin milyarlarca yıl boyunca dağılmadan varlıklarını sürdürebilmeleri ve matematiksel ilişkilerin evrenin her seviyesinde geçerli olması, düzenin evrenin temel karakteri olduğunu göstermektedir. Bu nedenle NOM kavramı, yalnızca bir inanç veya felsefi yaklaşım değil, aynı zamanda evrendeki düzen olgusunun kadim bir yorumudur.

Bu kozmik düzen anlayışının merkezinde TENRİ kavramı yer alır. TENRİ, ProtoTürk düşüncesinde gökyüzünde yaşayan insan biçimli bir varlık değildir. O, yaratıcı prensibin kendisidir. Varlığı mümkün kılan ilk kaynak, ilk sebep ve ilk kudret olarak düşünülür. Bu yönüyle TENRİ, birçok felsefi sistemdeki mutlak gerçeklik kavramına benzemektedir. Varlık dünyasında görülen bütün çeşitlilik ve çokluk, aslında tek bir kaynağın farklı tezahürleri olarak kabul edilir.

Mutlak birlik fikri, insan düşüncesinin en eski ve en derin kavramlarından biridir. Evrende sayısız yıldız, gezegen, canlı türü ve enerji biçimi bulunmasına rağmen bunların hepsi aynı fizik yasalarına tabidir. Aynı atomlar hem insan bedenini hem yıldızları hem de galaksileri meydana getirmektedir. Bu durum, çeşitliliğin altında bir birlik bulunduğunu göstermektedir. ProtoTürk kozmolojisinde bu birlik TENRİ kavramıyla ifade edilir. TENRİ yalnızca evreni yaratan değil, aynı zamanda onun her an varlığını sürdürmesini sağlayan temel gerçekliktir.

Burada insan zihninin karşılaştığı en büyük felsefi sorunlardan biri ortaya çıkar: İlk neden problemi. Eğer her şeyin bir sebebi varsa, evrenin sebebi nedir? Eğer evren yaratıldıysa onu yaratan nedir? Bu soru tarih boyunca filozofları, din adamlarını ve bilim insanlarını meşgul etmiştir. Aristoteles bu soruya "ilk hareket ettirici" kavramıyla cevap vermeye çalışmış, İslam filozofları "Vacibü'l Vücud" anlayışını geliştirmiş, modern kozmoloji ise Büyük Patlama teorisiyle evrenin başlangıcını açıklamaya yönelmiştir. Ancak başlangıcın öncesi meselesi hâlâ tartışmalıdır. ProtoTürk anlayışında TENRİ, sebebi olmayan ilk gerçekliktir. O, var olmak için başka bir kaynağa ihtiyaç duymaz. Diğer bütün varlıklar ise varlıklarını ondan alırlar.

TENRİ'nin varlığı evrene yalnızca başlangıç vermekle kalmaz. Aynı zamanda evrendeki düzenin devamlılığını da mümkün kılar. Çünkü düzenin sürdürülebilmesi için yalnızca bir başlangıç değil, aynı zamanda sürekli bir denge mekanizması gereklidir. Bu noktada İSİS kavramı ortaya çıkar.

İSİS, kendini açığa çıkaran düzen anlamına gelir. Eğer TENRİ mutlak kaynağı temsil ediyorsa, İSİS bu kaynağın evrende görünür hâle gelmesidir. Başka bir ifadeyle İSİS, potansiyelin gerçekleşmesi, gizlinin açığa çıkması ve düzenin fark edilir hâle gelmesidir. ProtoTürk metinlerinde İSİS çoğu zaman kendini belli eden, ortaya çıkan veya görünür olan prensip olarak değerlendirilmiştir.

Modern bilim açısından bakıldığında bu kavramın ilginç karşılıkları bulunmaktadır. Evrende başlangıçta yalnızca enerji bulunduğu düşünülmektedir. Daha sonra bu enerji maddeye dönüşmüş, yıldızları ve galaksileri meydana getirmiştir. Bilgi teorileri ise evrenin yalnızca maddeden değil, aynı zamanda bilgi süreçlerinden oluştuğunu ileri sürmektedir. Bu açıdan bakıldığında İSİS kavramı, evrendeki potansiyelin düzenli biçimde açığa çıkmasını ifade eden kozmik bir süreç olarak yorumlanabilir.

Kozmik bilinç kavramı da burada önem kazanmaktadır. İnsanlık tarihi boyunca birçok düşünür evrenin yalnızca mekanik süreçlerden ibaret olmayabileceğini savunmuştur. Stoacılar evrensel akıldan söz etmiş, Hint düşüncesi Brahman kavramını geliştirmiş, tasavvuf geleneği vahdet anlayışını ortaya koymuştur. Günümüzde ise bilinç araştırmaları, bilincin yalnızca beynin bir ürünü mü yoksa daha temel bir gerçekliğin parçası mı olduğu sorusunu tartışmaktadır. ProtoTürk kozmolojisindeki İSİS kavramı, evrenin yalnızca maddi değil aynı zamanda anlam taşıyan bir düzen olduğunu ifade eden önemli bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Ancak düzenin ortaya çıkması kadar korunması da önemlidir. İşte bu noktada ÖK kavramı devreye girer. ProtoTürk düşüncesinde ÖK, yöneten, düzenleyen ve dengeleyen prensibi ifade etmektedir. Bir hükümdarın ülkesini yönetmesi gibi, evrenin de kendi içinde bir düzen mekanizması bulunmaktadır. Bu düzen mekanizması ÖK adıyla sembolleştirilmiştir.

ÖK kavramı zamanla Rab anlayışıyla ilişkilendirilmiştir. Rab, yalnızca yaratan değil, aynı zamanda yöneten, geliştiren ve koruyan anlamına gelir. Bir tohumun ağaca dönüşmesi, yıldızların belirli süreçlerden geçerek evrimleşmesi ve canlıların karmaşık sistemler oluşturması, evrende sürekli işleyen bir düzenleyici mekanizmanın varlığına işaret etmektedir. Modern bilim bu mekanizmaları doğal süreçler olarak açıklarken, kadim düşünce onları ÖK kavramı altında toplamıştır.

ÖK, kaosun karşısındaki ilkedir. Eğer evrende yalnızca rastlantı olsaydı hiçbir yapı uzun süre varlığını sürdüremezdi. Atomlar dağılır, yıldızlar oluşamaz, yaşam ortaya çıkamazdı. Oysa evren belirli dengeler üzerine kuruludur. Kütle çekimi ile genişleme arasındaki hassas denge, atom içindeki kuvvetlerin uyumu ve yaşamı mümkün kılan fizik sabitleri, düzenleyici bir yapının varlığını göstermektedir. ProtoTürk kozmolojisinde bu düzenleyici yapı ÖK olarak adlandırılmıştır.

Böylece NOM, TENRİ, İSİS ve ÖK kavramları birlikte ele alındığında bütüncül bir kozmolojik model ortaya çıkmaktadır. TENRİ ilk kaynağı temsil eder. İSİS bu kaynağın görünür hâle gelişidir. ÖK ortaya çıkan düzenin korunmasını sağlar. NOM ise bütün bu süreçleri yöneten evrensel kanunun adıdır. Bu dört kavram birlikte düşünüldüğünde, ProtoTürk kozmolojisinin yalnızca bir inanç sistemi değil, aynı zamanda evrenin yapısını açıklamaya çalışan kapsamlı bir düşünce modeli olduğu görülmektedir.

BÖLÜM 2

YOKLUKTAN VARLIĞA: EVRENİN İLK UYANIŞI

İnsanlığın en eski sorularından biri, evrenin başlangıcından önce ne olduğudur. Bu soru yalnızca dinlerin ve mitolojilerin değil, aynı zamanda modern fiziğin de cevaplamaya çalıştığı en temel problemlerden biridir. İnsan zihni doğal olarak her olayın bir öncesini düşünmeye eğilimlidir. Bir ağacın öncesinde tohum, bir insanın öncesinde anne ve baba, bir yıldızın öncesinde gaz bulutları vardır. Ancak söz konusu evren olduğunda bu alışılmış düşünce biçimi yetersiz kalmaktadır. Çünkü evrenin başlangıcından önce ne olduğu sorusu, zamanın ve mekânın da öncesini sorgulamaktadır. Eğer zaman evrenle birlikte başladıysa, "önce" kavramının kendisi anlamını yitirmektedir.

ProtoTürk kozmolojisinde evrenin ortaya çıkışını anlamaya yönelik kavramların başında YOKLUK gelir. Ancak burada kastedilen sıradan anlamda bir hiçlik değildir. YOKLUK, henüz görünür varlığın ortaya çıkmadığı, fakat bütün olasılıkların gizil olarak mevcut bulunduğu bir durumdur. Bu nedenle YOKLUK kavramı, modern fiziğin kuantum vakumu olarak adlandırdığı olgu ile belirli benzerlikler göstermektedir.

Günümüzde birçok insan boşluğu tamamen hiçbir şeyin bulunmadığı bir alan olarak düşünmektedir. Oysa modern fizik, boşluğun gerçekte boş olmadığını ortaya koymuştur. Kuantum alan teorisine göre uzayın en boş görünen bölgelerinde bile sürekli olarak enerji dalgalanmaları meydana gelmektedir. Sanal parçacıklar oluşmakta ve yok olmakta, görünmez enerji alanları faaliyet göstermektedir. Başka bir ifadeyle boşluk, görünürde sessiz olsa da derinlerinde sürekli hareket barındıran dinamik bir yapıdır.

Bu durum bilim tarihindeki en ilginç keşiflerden biridir. Çünkü uzun süre boyunca evrenin temelinde mutlak boşluk bulunduğu düşünülmüştür. Antik Yunan filozoflarından bazıları boşluğu gerçek kabul etmiş, bazıları ise boşluğun var olamayacağını savunmuştur. Modern bilim ise her iki görüşü de aşan yeni bir anlayış geliştirmiştir. Buna göre boşluk vardır, ancak sandığımız gibi mutlak bir hiçlik değildir.

Mutlak boşluk problemi burada ortaya çıkar. Eğer gerçekten hiçbir şeyin bulunmadığı bir durum söz konusu olsaydı, varlığın ortaya çıkması nasıl mümkün olabilirdi? Hiçbir sebebin bulunmadığı bir ortamda ilk hareket nasıl başlayabilirdi? İlk enerji nasıl ortaya çıkabilirdi? Bu sorular fizikçileri, filozofları ve ilahiyatçıları günümüzde de meşgul etmeye devam etmektedir.

ProtoTürk düşüncesinde YOKLUK, üretken bir sessizlik olarak değerlendirilmiştir. Bu sessizlik içerisinde henüz açığa çıkmamış bütün ihtimaller gizlidir. Tohumun içerisinde ağacın saklı olması gibi, YOKLUK da evrenin henüz görünmeyen hâlidir. Bu nedenle yokluk ile hiçlik aynı şey değildir. Hiçlik mutlak bir yok oluşu ifade ederken, YOKLUK yaratılış öncesindeki gizli potansiyeli temsil eder.

Bu potansiyel durumun ardından UYUS adı verilen kozmik evre gelir. UYUS, kelime anlamı itibarıyla uyku, durgunluk veya bekleyiş hâlini ifade eder. Ancak burada söz konusu olan fiziksel bir uyku değildir. Bu kavram, evrenin henüz uyanmamış olduğu kozmik durumu anlatmaktadır.

Bir tohum toprağın altında nasıl sessizce bekliyorsa, evren de UYUS evresinde henüz görünür hâle gelmemiş bir potansiyel olarak tasavvur edilmektedir. Bu nedenle UYUS, durağanlık ile hareket arasındaki eşik olarak düşünülebilir. Henüz yıldızlar yoktur. Henüz galaksiler oluşmamıştır. Henüz zamanın akışı bile başlamamıştır. Fakat bütün bunların meydana gelmesini sağlayacak imkânlar gizli olarak mevcuttur.

Modern kozmolojide buna benzer düşünceler farklı teorilerde ortaya çıkmaktadır. Bazı bilim insanları Büyük Patlama'dan önce kuantum dalgalanmalarının bulunduğunu ileri sürerken, bazıları evrenimizin daha büyük bir çoklu evren yapısının parçası olabileceğini düşünmektedir. Döngüsel evren modelleri ise evrenlerin doğup öldüğü sonsuz süreçlerden söz etmektedir. Her ne kadar bu teoriler deneysel olarak kesinleşmemiş olsa da ortak noktaları dikkat çekicidir: Evrenin başlangıcı mutlak bir hiçlikten ziyade gizli bir potansiyel durumdan doğmuş olabilir.

UYUS evresi aynı zamanda kozmik sessizlik dönemidir. İnsan yaşamındaki derin uyku nasıl bilinç faaliyetlerinin görünürde durduğu bir süreç ise, evren de kendi büyük uyanışından önce böyle bir sessizlik içinde tasavvur edilmiştir. Ancak bu sessizlik hareketsizlik anlamına gelmez. Tam tersine, gelecekte gerçekleşecek bütün olayların tohumu burada saklıdır.

İşte bu sessizlik bir noktada bozulur. Potansiyel hâlde bekleyen evren ilk hareketini gerçekleştirir. ProtoTürk kozmolojisinde bu aşama İLK TİTREŞİM olarak tanımlanmaktadır.

Titreşim kavramı evrenin anlaşılması açısından son derece önemlidir. Günümüzde fizik bilimi maddeyi giderek daha derin seviyelerde inceledikçe, evrenin temelinde titreşimlerin bulunduğunu keşfetmektedir. Ses dalgaları titreşimdir. Işık elektromanyetik titreşimlerden oluşur. Atomlar sürekli titreşim hâlindedir. Kuantum alanları titreşerek parçacıkları meydana getirir.

Bu nedenle titreşim yalnızca fiziksel bir olay değil, varoluşun temel karakterlerinden biridir.

İLK TİTREŞİM kavramı, kozmik sessizliğin ilk kez hareket kazanmasını ifade etmektedir. Durgun suya düşen ilk damla gibi, bu ilk hareket bütün evrene yayılacak olaylar zincirini başlatmıştır. Burada söz konusu olan yalnızca enerji değil, aynı zamanda düzenin başlangıcıdır.

Kadim geleneklerin çoğunda yaratılışın bir ses, söz veya titreşim ile başladığı anlatılır. Hint geleneğindeki "Om" kavramı, Yahudi-Hristiyan geleneğindeki "Başlangıçta söz vardı" anlayışı ve İslam düşüncesindeki "Ol" emri, yaratılışı harekete geçiren ilk titreşime işaret eden sembolik anlatımlar olarak yorumlanabilir.

Modern fizik de evrenin başlangıcında son derece yoğun ve enerjik bir durum bulunduğunu kabul etmektedir. Bu ilk hâlin ardından genişleme başlamış ve enerji bütün uzaya yayılmıştır. Kozmik mikrodalga arka plan ışıması, bugün hâlâ bu ilk hareketin yankıları olarak değerlendirilmektedir.

İLK TİTREŞİM aynı zamanda ilk frekansın ortaya çıkışıdır. Frekans, belirli bir hareketin tekrar sayısını ifade eder. Evrendeki her yapı belirli frekanslar üretmektedir. Atomlardan yıldızlara, hücrelerden galaksilere kadar her sistem kendine özgü titreşim özelliklerine sahiptir. Bu nedenle bazı modern teoriler evreni devasa bir titreşim ağı olarak değerlendirmektedir.

ProtoTürk kozmolojisindeki ilk dalga anlayışı da bu düşünceyle uyumludur. İlk hareket tek bir noktada kalmamış, bütün varoluşa yayılan kozmik bir dalga oluşturmuştur. Böylece zaman başlamış, mekân oluşmuş ve evren görünür hâle gelmeye başlamıştır.

Bu süreç sonunda modern kozmolojinin Büyük Patlama olarak adlandırdığı aşamaya ulaşılır. Büyük Patlama çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Birçok insan bunu uzay boşluğunda gerçekleşen dev bir patlama olarak düşünür. Oysa Büyük Patlama uzayın içindeki bir patlama değildir; bizzat uzayın genişlemeye başlamasıdır.

Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce son derece yoğun ve sıcak bir durumdan başlayan genişleme süreci, günümüzde de devam etmektedir. Galaksiler birbirlerinden uzaklaşmakta, uzay sürekli genişlemektedir. Bu teori, modern kozmolojinin temelini oluşturmaktadır.

ProtoTürk düşüncesinde Büyük Patlama'nın birebir karşılığı bulunmasa da, evrenin gizli bir potansiyel durumdan ortaya çıkması, ilk hareketin başlaması ve varlığın aşamalı biçimde açığa çıkması gibi fikirler dikkat çekici paralellikler göstermektedir. YOKLUK, UYUS ve İLK TİTREŞİM kavramları birlikte değerlendirildiğinde, evrenin bir anda ortaya çıkmış kaotik bir yapı değil; aşama aşama gerçekleşen büyük bir kozmik açılım olduğu düşüncesi ortaya çıkmaktadır.

Sonuç olarak YOKLUK, UYUS, İLK TİTREŞİM ve BÜYÜK PATLAMA kavramları bir bütün hâlinde ele alındığında, evrenin doğuşuna ilişkin kapsamlı bir model ortaya çıkmaktadır. Önce görünmez potansiyel vardır. Ardından kozmik bekleyiş dönemi gelir. Daha sonra ilk hareket gerçekleşir ve bu hareket bütün varoluşa yayılan bir dalga oluşturur. Sonunda ise evren genişlemeye başlar ve yıldızlar, galaksiler, gezegenler ve yaşam ortaya çıkar. Bu süreç yalnızca fiziksel bir olaylar dizisi değil, aynı zamanda varlığın görünmezden görünene doğru gerçekleştirdiği büyük yolculuktur.

BÖLÜM 3

İLK MADDE VE KOZMİK TOHUM

Evrenin ortaya çıkışıyla ilgili en büyük sorulardan biri, ilk hareketten sonra ne olduğudur. Eğer başlangıçta yalnızca enerji veya görünmez bir potansiyel durum bulunuyorduysa, bugün gözlemlediğimiz madde nasıl ortaya çıkmıştır? Galaksileri oluşturan yıldızlar, yıldızları oluşturan atomlar ve atomları meydana getiren temel parçacıklar hangi süreçlerden geçerek bugünkü hâllerine ulaşmıştır?

Modern kozmoloji bu sorulara cevap verebilmek için evrenin ilk saniyelerinden itibaren gerçekleşen olayları incelemektedir. Ancak ilginç olan nokta, kadim kozmolojilerin de aynı sorular üzerinde düşünmüş olmalarıdır. ProtoTürk kozmolojisinde evrenin ilk maddi oluşum süreci, YÜDE İLDİNÜ ve ASURİ kavramları etrafında açıklanmaktadır. Bu kavramlar yalnızca fiziksel maddeyi değil, aynı zamanda maddenin ortaya çıkmasını mümkün kılan temel özü de ifade etmektedir.

YÜDE İLDİNÜ kavramı, öz köken veya ilk tohum anlamında değerlendirilmektedir. Burada söz konusu olan şey henüz tam anlamıyla madde değildir. Daha çok bütün maddi varlıkların türediği temel çekirdek, ilk kaynak veya ilk özdür. Bir ağacın bütün bilgisi nasıl küçücük bir tohumun içinde saklıysa, evrenin bütün yapısının da başlangıçta çok daha sade bir öz içerisinde bulunduğu düşünülmektedir.

İnsanlık tarihi boyunca birçok düşünce sistemi evrenin temelinde tek bir öz bulunduğunu ileri sürmüştür. Antik Yunan filozofları bu özü arkhe olarak adlandırmışlardır. Kimileri suyu, kimileri havayı, kimileri ise ateşi temel unsur olarak görmüştür. Hint düşüncesinde Brahman kavramı bütün varoluşun kaynağı olarak kabul edilmiştir. Tasavvuf geleneğinde ise bütün çokluğun tek bir hakikatten doğduğu vurgulanmıştır.

ProtoTürk kozmolojisindeki YÜDE İLDİNÜ anlayışı da benzer biçimde, evrenin çeşitliliğinin altında yatan ortak kökeni ifade etmektedir. Milyarlarca galaksi, sayısız yıldız ve gezegen, farklı elementler ve canlı türleri görünüşte birbirlerinden tamamen farklıdır. Ancak daha derine inildiğinde hepsinin aynı temel yapı taşlarından meydana geldiği görülmektedir. Modern fizik de evrendeki bütün maddelerin aynı temel parçacıklardan oluştuğunu göstermektedir. Bu nedenle öz köken fikri yalnızca metafizik bir düşünce değil, aynı zamanda fiziksel evrenin gözlemlenen özellikleriyle de uyumlu bir yaklaşımdır.

Öz kökenin ardından ASURİ kavramı ortaya çıkar. ASURİ, ilk maddenin doğuşunu ifade etmektedir. Evrenin ilk dönemlerinde sıcaklık ve enerji yoğunluğu son derece yüksekti. Büyük Patlama'dan sonraki ilk anlarda bildiğimiz anlamda atomlar henüz mevcut değildi. Evren, enerji ve temel parçacıkların hâkim olduğu son derece dinamik bir ortamdan oluşuyordu.

Zaman ilerledikçe sıcaklık düşmeye başladı. Enerji yoğunluğunun azalmasıyla birlikte ilk temel parçacıklar daha kararlı yapılar oluşturmaya başladı. Protonlar ve nötronlar ortaya çıktı. Bunlar gelecekte bütün atomların temelini oluşturacaktı.

ProtoTürk kozmolojisinde ASURİ kavramı, işte bu ilk maddesel tezahürün sembolü olarak değerlendirilebilir. Gizli potansiyelin görünür maddeye dönüşmesi, kozmik yaratılışın en önemli aşamalarından biridir. Çünkü bu aşamaya kadar evren yalnızca enerji ve hareketten oluşurken, artık şekil kazanabilecek bir madde temeli oluşmaya başlamaktadır.

Modern bilim açısından bakıldığında evrendeki ilk ve en önemli element hidrojen olmuştur. Büyük Patlama'dan sonraki ilk birkaç yüz bin yıl içerisinde protonlar ve elektronlar birleşerek ilk hidrojen atomlarını meydana getirmiştir. Bu nedenle hidrojen yalnızca bir element değil, aynı zamanda bütün kozmik evrimin başlangıç noktasıdır.

Bugün evrendeki görünür maddenin büyük kısmını hâlâ hidrojen oluşturmaktadır. Yıldızların temel yakıtı hidrojendir. Galaksilerin büyük bölümü hidrojen gazı içerir. Güneş de dâhil olmak üzere yıldızların enerjisi hidrojen çekirdeklerinin birleşmesinden doğmaktadır.

Bu nedenle bazı araştırmacılar hidrojeni evrenin ilk tohumu olarak tanımlamaktadır. Çünkü daha ağır elementlerin tamamı hidrojen sayesinde oluşmuştur. Eğer hidrojen olmasaydı yıldızlar meydana gelemezdi. Yıldızlar olmadan karbon, oksijen, demir ve yaşam için gerekli diğer elementler de ortaya çıkamazdı.

Bu açıdan bakıldığında hidrojen, evrenin ilk maddi dili olarak düşünülebilir. Bütün karmaşıklıkların temelinde yer alan son derece sade bir başlangıçtır. ProtoTürk kozmolojisindeki öz köken anlayışı ile hidrojenin kozmik rolü arasında sembolik bir paralellik kurulabilir. Çünkü her ikisi de çokluğun altında yatan ilk çekirdeği temsil etmektedir.

Hidrojenin ortaya çıkışından sonra evren daha kararlı hâle gelmeye başladı. Protonlar ve elektronlar birleşerek ilk atomları oluşturdu. Bu süreç modern kozmolojide rekombinasyon dönemi olarak adlandırılmaktadır. Yaklaşık 380 bin yıl süren bu aşamadan sonra evren ilk kez ışığın serbestçe hareket edebileceği bir yapıya kavuşmuştur.

İlk atomların oluşumu, kozmik tarih açısından son derece önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü bundan önce evren yoğun enerji nedeniyle ışığı tutan opak bir yapıya sahipti. Atomların oluşmasıyla birlikte ışık serbest kalmış ve bugün hâlâ gözlemleyebildiğimiz kozmik mikrodalga arka plan ışıması ortaya çıkmıştır.

Bu ilk atomlar büyük ölçüde hidrojen ve helyumdan oluşuyordu. Evrende henüz karbon, oksijen veya demir gibi ağır elementler bulunmuyordu. Ancak gelecekte yaşamı mümkün kılacak bütün elementlerin tohumu bu basit atomların içinde saklıydı.

İlk atomların oluşmasının ardından evren uzun bir sessizlik dönemine girdi. Bu dönem bazen kozmik karanlık çağlar olarak adlandırılır. Henüz yıldızlar oluşmamıştı. Uzay büyük ölçüde hidrojen ve helyum bulutlarından meydana geliyordu. Ancak kütle çekimi yavaş yavaş bu gazları bir araya toplamaya başlamıştı.

Milyonlarca yıl boyunca süren bu süreç sonunda evrenin ilk yıldızları doğdu. İlk yıldızların ortaya çıkışı, kozmik tarihin en önemli olaylarından biridir. Çünkü yıldızlar yalnızca ışık ve enerji üretmezler; aynı zamanda evrenin kimyasal evrimini de başlatırlar.

Bir yıldızın merkezinde hidrojen atomları birleşerek helyuma dönüşür. Bu süreç muazzam miktarda enerji açığa çıkarır. Daha büyük yıldızlarda ise karbon, oksijen, silikon ve demir gibi daha ağır elementler oluşmaya başlar. Yıldız ömürlerini tamamladığında bu elementler uzaya yayılır ve yeni yıldızların, gezegenlerin ve yaşamın temelini oluşturur.

Bu nedenle yıldızlar evrenin kimyasal fabrikaları olarak tanımlanmaktadır. İnsan bedenindeki karbon atomları, kanımızdaki demir ve soluduğumuz oksijen, milyarlarca yıl önce yaşamış yıldızların çekirdeklerinde üretilmiştir. Modern astrofiziğin ünlü ifadesiyle insan gerçekten de yıldız tozundan yapılmıştır.

ProtoTürk kozmolojisinde ilk yıldızların doğuşu, öz kökenin görünür evrene dönüşmesinin önemli aşamalarından biri olarak yorumlanabilir. Çünkü yıldızlar yalnızca fiziksel yapılar değildir. Onlar aynı zamanda kozmik dönüşümün merkezleridir. Maddeyi dönüştürür, yeni elementler üretir ve evrenin geleceğini şekillendirirler.

YÜDE İLDİNÜ'den başlayan öz köken süreci, ASURİ ile ilk maddenin doğuşuna ulaşmış; hidrojen ile ilk kozmik yapı taşı ortaya çıkmış; atomların oluşumu ile evren kararlı hâle gelmiş; yıldızların doğuşu ile de kozmik yaratılışın ikinci büyük evresi başlamıştır. Böylece başlangıçta yalnızca potansiyel hâlde bulunan evren, adım adım karmaşık yapılara dönüşerek galaksilerin, gezegenlerin ve nihayet yaşamın ortaya çıkacağı büyük sahneyi hazırlamıştır.

BÖLÜM 4

KOZMİK DÖRTLÜ, TÖRT ON VE EVRENİN DÖRTLÜ MİMARİSİ

Evrenin yapısını anlamaya çalışan insanlık, çok eski çağlardan beri belirli sayıların doğanın işleyişinde özel bir yere sahip olduğunu fark etmiştir. Bu sayıların arasında dört rakamı ayrı bir önem taşımaktadır. Dünyanın dört yönü, yılın dört mevsimi, Ay'ın temel dört evresi, eski çağlarda kabul edilen dört unsur ve birçok kültürde görülen dörtlü sembolizm, insanlığın evreni anlamlandırma biçiminde ortak bir kalıp oluşturmuştur.

ProtoTürk kozmolojisinde bu anlayış TÖRT ON kavramıyla ifade edilmektedir. "Tört" sözcüğü dört anlamına gelirken, TÖRT ON yalnızca sayısal bir değeri değil, aynı zamanda evrenin temel yapısal düzenini temsil etmektedir. Bu kavram, varoluşun farklı düzeylerinde tekrar eden bir kozmik mimariyi ifade eder. Nasıl ki bir ağacın kökleri, gövdesi, dalları ve yaprakları bir bütün oluşturuyorsa, evren de belirli temel ilkelerin birleşmesiyle ortaya çıkan büyük bir sistemdir.

Kadim düşünce sistemlerinde dört sayısı çoğu zaman tamamlanmış bir düzeni temsil etmektedir. Bir nokta tekliği, iki sayı karşıtlığı, üç sayı dengeyi ifade ederken, dört sayı somutlaşmış düzeni ve kararlılığı temsil eder. Bu nedenle birçok gelenekte dört, yaratılmış evrenin sayısı olarak kabul edilmiştir. ProtoTürk düşüncesindeki TÖRT ON anlayışı da evrenin düzenli ve dengeli yapısını açıklamaya çalışan kozmolojik bir model olarak görülebilir.

Modern bilim açısından bakıldığında da ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Evrenin işleyişi büyük ölçüde dört temel kuvvet tarafından belirlenmektedir. Bütün galaksiler, yıldızlar, gezegenler, atomlar ve canlı organizmalar bu kuvvetlerin etkisi altında varlıklarını sürdürmektedir. Dolayısıyla günümüz fiziği de evrenin temel işleyişini açıklarken bir anlamda kendi "kozmik dört" modelini kullanmaktadır.

Bu dört temel kuvvetin ilki kütle çekim kuvvetidir. Kütle çekimi evrendeki en tanıdık kuvvetlerden biridir. İnsanların yeryüzünde kalmasını sağlayan, Ay'ın Dünya çevresinde dönmesine neden olan ve galaksileri bir arada tutan temel etkidir. İlk bakışta diğer kuvvetlere göre daha zayıf görünmesine rağmen, büyük ölçeklerde evrenin mimarisini belirleyen ana güçlerden biridir.

Kütle çekim kuvveti olmasaydı yıldızlar oluşamazdı. Gaz bulutları bir araya gelemez, galaksiler meydana gelemez ve gezegen sistemleri kurulamazdı. Evren yalnızca dağılmış parçacıklardan oluşan düzensiz bir alan olarak kalırdı. Bu nedenle çekim kuvveti, kozmik düzenin kurucu unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.

İkinci temel kuvvet elektromanyetizmadır. İnsanlığın günlük yaşamında en fazla karşılaştığı kuvvetlerden biri budur. Işık elektromanyetik bir dalgadır. Elektrik ve manyetizma aynı kuvvetin farklı görünümleridir. Kimyasal bağlar elektromanyetik etkileşimlerle oluşur. İnsan vücudundaki sinir sistemi bile elektromanyetik süreçler aracılığıyla çalışmaktadır.

Eğer elektromanyetizma olmasaydı atomlar birbirleriyle bağ kuramazdı. Moleküller oluşamaz, su meydana gelemez ve yaşam ortaya çıkamazdı. Bu nedenle elektromanyetik kuvvet yalnızca fiziksel bir etkileşim değil, aynı zamanda karmaşık yapıların doğmasını sağlayan temel mekanizmalardan biridir.

Üçüncü kuvvet güçlü nükleer kuvvettir. Bu kuvvet atom çekirdeğinin içinde faaliyet göstermektedir. Protonlar aynı elektrik yüküne sahip oldukları için birbirlerini itmeleri gerekir. Buna rağmen atom çekirdeği dağılmaz. Çünkü güçlü nükleer kuvvet protonları ve nötronları bir arada tutmaktadır.

Güçlü kuvvet olmasaydı evrendeki hiçbir atom kararlı şekilde varlığını sürdüremezdi. Hidrojen dışındaki elementler oluşamaz ve yıldızların çekirdeklerinde gerçekleşen nükleer süreçler mümkün olmazdı. Dolayısıyla evrenin maddi yapısının temelinde güçlü kuvvet yer almaktadır.

Dördüncü temel kuvvet ise zayıf nükleer kuvvettir. Adı zayıf olsa da kozmik tarih açısından son derece önemlidir. Radyoaktif bozunmaların gerçekleşmesini sağlar ve yıldızların enerji üretim süreçlerinde kritik rol oynar. Güneş'in merkezindeki reaksiyonlar zayıf kuvvet olmadan gerçekleşemezdi. Bu nedenle Dünya'daki yaşamın devamı da dolaylı olarak bu kuvvete bağlıdır.

Bu dört kuvvet birlikte düşünüldüğünde dikkat çekici bir tablo ortaya çıkmaktadır. Kütle çekimi büyük ölçekli yapıları oluşturur. Elektromanyetizma kimyasal dünyayı meydana getirir. Güçlü kuvvet atom çekirdeklerini ayakta tutar. Zayıf kuvvet ise dönüşüm süreçlerini mümkün kılar. Böylece evrenin bütün yapısı bu dört temel prensip üzerine kurulmuş görünmektedir.

Ancak dört sayısının önemi yalnızca modern fizikte görülmez. İnsanlık tarihinin en eski kozmolojik sistemlerinde de benzer bir yaklaşım bulunmaktadır. Dört unsur öğretisi bunların en bilinen örneğidir.

Antik çağlarda evrenin dört temel unsurdan meydana geldiği düşünülüyordu: toprak, su, hava ve ateş. Günümüz bilimi bu unsurları fiziksel gerçeklik olarak kabul etmese de, onların sembolik anlamları son derece dikkat çekicidir.

Toprak kararlılığı ve maddeyi temsil eder. Su değişimi ve akışı ifade eder. Hava hareketi ve iletişimi sembolize eder. Ateş ise dönüşüm ve enerjinin simgesidir. Bu unsurlar yalnızca fiziksel maddeler değil, aynı zamanda doğadaki temel süreçlerin sembolik anlatımları olarak değerlendirilmiştir.

ProtoTürk kozmolojisinde de benzer biçimde dört yön, dört unsur ve dört temel denge anlayışının bulunduğu görülmektedir. Bu durum insan zihninin evrendeki düzeni anlamlandırırken belirli ortak kalıplara ulaştığını göstermektedir.

Dörtlü yapı yalnızca fiziksel dünya ile sınırlı değildir. Modern fizik, evrenin dört boyutlu bir uzay-zaman yapısına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Uzun süre boyunca insanlar evreni üç boyutlu olarak düşünmüşlerdir. Yukarı-aşağı, sağ-sol ve ileri-geri yönleri günlük deneyimlerimizin temelini oluşturmaktadır. Ancak Einstein'ın geliştirdiği görelilik kuramı, zamanın da uzayın ayrılmaz bir parçası olduğunu göstermiştir.

Böylece evren dört boyutlu bir yapı olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Üç boyut mekânı oluştururken, dördüncü boyut zamanı temsil etmektedir. Bir cismin evrendeki yerini tam olarak tanımlayabilmek için yalnızca bulunduğu noktayı değil, aynı zamanda hangi anda bulunduğunu da bilmek gerekir.

Bu anlayış, evren hakkındaki düşüncelerimizi kökten değiştirmiştir. Artık zaman ayrı bir akış değil, uzayla birleşmiş tek bir yapı olarak görülmektedir. Yıldızların hareketleri, galaksilerin oluşumu ve evrenin genişlemesi bu dört boyutlu yapı içerisinde gerçekleşmektedir.

ProtoTürk kozmolojisindeki TÖRT ON kavramı ile modern fiziğin dört boyutlu evren anlayışı arasında doğrudan bir eşitlik kurmak mümkün değildir. Ancak her iki yaklaşımın da evreni dörtlü bir düzen içerisinde anlamlandırmaya çalışması dikkat çekicidir. Kadim düşünce sembollerle ifade edilen bir kozmoloji geliştirmiş, modern bilim ise aynı düzeni matematiksel denklemlerle açıklamaya çalışmıştır.

Sonuç olarak TÖRT ON, yalnızca dört sayısını ifade eden bir kavram değildir. O, evrendeki düzenin, dengenin ve yapısal bütünlüğün sembolüdür. Dört temel kuvvet, dört unsur ve dört boyut gibi farklı alanlarda karşımıza çıkan dörtlü modeller, insanlığın evreni anlamlandırma çabasının ortak izlerini taşımaktadır. Bu nedenle TÖRT ON, ProtoTürk kozmolojisinde evrenin mimari planını temsil eden en önemli kavramlardan biri olarak değerlendirilebilir. Dört, burada yalnızca bir sayı değil; varoluşun görünür düzene dönüşmesinin sembolüdür.

BÖLÜM 5
ALTI YARIĞ VE ÜÇ NOM TİLGENİ

Evrenin yapısını anlamaya çalışan bütün kadim uygarlıklar, doğanın yalnızca maddi nesnelerden oluşmadığını, aynı zamanda belirli geometrik prensiplere göre işlediğini fark etmişlerdir. Gökyüzündeki yıldızların hareketleri, kristallerin yapıları, bitkilerin büyüme biçimleri, canlıların anatomik düzenleri ve hatta galaksilerin dağılımı incelendiğinde, evrende tekrar eden belirli matematiksel ve geometrik kalıpların bulunduğu görülmektedir.

Modern bilim bu düzeni matematiksel yasalarla açıklamaya çalışırken, eski uygarlıklar onu semboller ve kutsal geometriler aracılığıyla ifade etmişlerdir. ProtoTürk kozmolojisinde bu anlayışın önemli unsurlarından biri ALTI YARIĞ ve ÜÇ NOM TİLGENİ kavramlarıdır. Bu kavramlar yalnızca sayısal düzenleri değil, aynı zamanda evrenin oluşumunda etkili olduğu düşünülen temel geometrik prensipleri ifade etmektedir.

Kadim düşüncede geometri yalnızca şekillerin incelenmesi değildir. Geometri, evrenin dili olarak kabul edilir. Çünkü doğadaki her oluşum belirli oranlara, açılara ve simetrilere bağlıdır. Bir kar tanesinin altıgen yapısından galaksilerin spiral kollarına kadar her yerde matematiksel düzenin izleri görülmektedir. Bu nedenle kozmolojinin en eski sorularından biri şudur: Evren neden kaotik değil de geometriktir?

ALTI YARIĞ kavramı bu soruya verilen kadim cevaplardan biri olarak değerlendirilebilir.

Altı sayısı doğada olağanüstü bir yere sahiptir. Kristallerin önemli bir kısmı altıgen yapılara sahiptir. Arılar peteklerini altıgen biçiminde inşa ederler. Kar taneleri çoğunlukla altı kollu simetriler gösterir. Moleküler düzeyde birçok yapı altılı dizilimler ortaya koyar. Bu nedenle altı sayısı yalnızca bir rakam değil, doğanın verimlilik ve denge prensibinin sembollerinden biridir.

ProtoTürk düşüncesinde ALTI YARIĞ, evrenin temel yapısal düzenlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Burada altı sayıdan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Altı yön kavramı bunun anlaşılmasını kolaylaştırır. Bir cismin;

yukarı,
aşağı,
sağ,
sol,
ileri,
geri

olmak üzere altı temel yönü vardır. Böylece üç boyutlu mekânın tamamı altılı bir düzen içinde tanımlanmış olur.

Bu nedenle ALTI YARIĞ, evrenin mekânsal bütünlüğünü sembolize eden bir kavram olarak görülebilir.

Ancak bu altılı yapının merkezinde başka bir düzen daha bulunmaktadır. Bu düzen ÜÇ NOM TİLGENİ olarak ifade edilmektedir.

Üç sayısı insanlık tarihindeki en temel kozmolojik sembollerden biridir. Bir nokta varlığı, iki nokta karşıtlığı temsil ederken, üçüncü nokta dengeyi meydana getirir. Bu nedenle üçlü yapı birçok gelenekte yaratılışın temel modeli olarak görülmüştür.

ProtoTürk kozmolojisinde üçlü yapı, evrenin temel işleyiş prensiplerini temsil etmektedir. Birçok doğal süreç incelendiğinde üçlü bir düzenin tekrar ettiği görülür.

Başlangıç,
gelişim,
sonuç.

Doğum,
yaşam,
ölüm.

Geçmiş,
şimdi,
gelecek.

Madde,
enerji,
bilgi.

Bu tekrar eden üçlü modeller, evrendeki olayların yalnızca doğrusal değil, döngüsel ve dengeli bir yapı içerisinde gerçekleştiğini göstermektedir.

ÜÇ NOM TİLGENİ kavramının merkezinde yer alan tilgen, yani üçgen, geometri tarihinin en temel şeklidir. Bir düzlem üzerinde kararlılığını koruyabilen ilk kapalı şekil üçgendir. Dört kenarlı yapılar kolayca bozulabilirken, üçgen kendi formunu koruyabilmektedir. Bu nedenle mühendislikten mimariye kadar birçok alanda üçgen yapılar kullanılmaktadır.

Doğada da benzer durum görülmektedir. Kristal oluşumlarından moleküler bağlara kadar birçok sistemde üçgensel simetriler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle üçgen, yalnızca geometrik bir şekil değil, aynı zamanda kararlılığın sembolüdür.

Kadim bilgeler evrenin bu geometrik karakterini fark ederek kutsal geometri anlayışını geliştirmişlerdir.

Kutsal geometri, evrendeki düzenin geometrik formlar aracılığıyla ifade edilmesidir. Nokta birliktir. Çizgi hareketi temsil eder. Üçgen oluşumu, kare düzeni, daire ise sonsuzluğu sembolize eder.

Birçok eski uygarlıkta tapınakların, piramitlerin ve kutsal yapıların belirli geometrik oranlara göre inşa edilmesi tesadüf değildir. Çünkü geometri yalnızca matematiksel bir araç değil, kozmik düzenin görünür dili olarak değerlendirilmiştir.

ProtoTürk kozmolojisindeki üçlü ve altılı sistemler de bu kutsal geometrinin parçaları olarak düşünülebilir.

Geometrik düzen denildiğinde insanlık tarihinin en etkili sembollerinden biri olan Tetraktis karşımıza çıkar.

Pisagor geleneğinde Tetraktis, birin, ikinin, üçün ve dördün toplamından oluşan on sayısının geometrik ifadesidir.

1 + 2 + 3 + 4 = 10

Bu sayı dizisi yalnızca matematiksel bir işlem değildir. Aynı zamanda evrenin yaratılış düzenini temsil eden sembolik bir model olarak değerlendirilmiştir.

Bir noktadan iki noktaya, oradan üçgene ve nihayet dörtgen yapıya ulaşan süreç, düzenin ortaya çıkışını anlatmaktadır.

Tetraktis aynı zamanda evrendeki çokluğun birlikten doğduğu düşüncesini ifade eder. Bütün karmaşık sistemler daha basit yapıların birleşmesiyle oluşmaktadır. Atomlar molekülleri, moleküller hücreleri, hücreler canlıları meydana getirir. Aynı ilke galaksilerden toplumlara kadar her seviyede gözlemlenebilir.

Kutsal geometri içerisinde özel bir yere sahip olan başka bir kavram ise Altın Oran'dır.

Yaklaşık olarak 1,618 değerine sahip olan bu oran, doğada olağanüstü bir sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Bitkilerin yaprak dizilimlerinde, ayçiçeğinin tohum düzeninde, deniz kabuklarının spiral yapısında ve insan anatomisinin çeşitli bölgelerinde altın oran ilişkileri gözlemlenmektedir.

Rönesans sanatçıları eserlerinde bu oranı kullanmış, mimarlar yapılarını bu ölçülere göre tasarlamış ve matematikçiler bu sayının özelliklerini incelemişlerdir.

Altın oranın dikkat çekici yönü, doğadaki büyüme süreçleriyle olan ilişkisidir. Bir sistem büyürken hem eski düzenini koruyor hem de yeni yapı oluşturuyorsa, çoğu zaman altın oran benzeri ilişkiler ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle altın oran yalnızca estetik bir ölçü değil, aynı zamanda düzenli büyümenin matematiksel ifadesidir.

Evrendeki geometrik düzenin daha da derin bir boyutu fraktal yapılarda ortaya çıkar.

Fraktal kavramı modern matematiğin önemli keşiflerinden biridir. Bir şeklin küçük parçalarının bütüne benzemesi prensibine dayanır. Başka bir ifadeyle, büyük ölçekte görülen yapı küçük ölçekte de tekrar eder.

Bir ağacın dalları buna güzel bir örnektir. Kalın dallar daha ince dallara ayrılır, onlar da daha küçük dallara bölünür. Her seviyede benzer bir desen ortaya çıkar.

Aynı durum nehir sistemlerinde, bulutlarda, yıldırım oluşumlarında ve hatta galaksi kümelerinde görülmektedir.

Fraktal yapıların en ilginç özelliği, karmaşıklığın basit kurallardan doğabilmesidir. Çok küçük matematiksel kurallar tekrarlandığında son derece karmaşık şekiller ortaya çıkabilmektedir.

Bu durum evrenin işleyişi hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Belki de evrenin bütün çeşitliliği, çok az sayıdaki temel prensibin sonsuz biçimde tekrarlanmasından doğmaktadır.

ProtoTürk kozmolojisindeki NOM kavramı bu açıdan yeniden değerlendirilebilir. Eğer evren belirli kozmik kanunlara göre işliyorsa, galaksilerden atomlara kadar her seviyede benzer düzenlerin ortaya çıkması beklenir. Fraktal evren anlayışı da tam olarak bunu ifade etmektedir.

Sonuç olarak ALTI YARIĞ, ÜÇ NOM TİLGENİ, kutsal geometri, Tetraktis, altın oran ve fraktal evren kavramları birlikte ele alındığında, evrenin yalnızca madde ve enerjiden oluşan bir sistem olmadığı görülmektedir. Aynı zamanda matematiksel ilişkilerle, geometrik oranlarla ve tekrar eden düzenlerle örülmüş büyük bir yapıdır. Bu yapı içerisinde sayı, şekil ve hareket birbirinden ayrılmaz hâle gelir. Böylece geometri yalnızca ölçme sanatı olmaktan çıkar ve kozmik düzenin dili hâline dönüşür. Belki de evrenin en derin sırrı, maddeye değil; maddenin arkasındaki görünmez geometrik düzene dayanıyor olabilir.

BÖLÜM 6
ON YAŞLAR VE KOZMİK ZAMANIN DÖNGÜLERİ

İnsanlık tarihinin en büyük gizemlerinden biri zamandır. İnsan doğduğu andan itibaren zamanın akışı içerisinde yaşamaktadır. Her gün biraz daha yaşlanır, her mevsim değişimiyle doğanın dönüşümüne tanıklık eder ve sonunda kendi yaşamının da belirli bir döngünün parçası olduğunu fark eder. Ancak zaman yalnızca insan yaşamını etkileyen bir süreç değildir. Yıldızlar doğar ve ölür, galaksiler birleşir, kıtalar hareket eder ve evren sürekli değişim hâlinde varlığını sürdürür. Bu nedenle zaman, yalnızca saatlerin ölçtüğü bir akış değil, varoluşun temel boyutlarından biridir.

ProtoTürk kozmolojisinde zaman, doğrusal bir çizgi olarak değil, büyük döngüler halinde ilerleyen bir süreç olarak ele alınmaktadır. Bu anlayışın merkezinde ON YAŞLAR kavramı bulunmaktadır. Burada "yaş" yalnızca insan ömrünü ifade eden bir kelime değildir. Aynı zamanda çağ, dönem ve kozmik evre anlamlarını taşımaktadır. ON YAŞLAR ise evrenin büyük zaman döngülerini anlatan bir kozmolojik kavram olarak değerlendirilebilir.

Kadim toplumların çoğunda zamanın döngüsel olduğu düşünülmüştür. Gece gündüze dönüşür, ardından yeniden gece gelir. Kışın ardından bahar gelir, ardından yaz ve sonbahar yaşanır. Ay büyür, küçülür ve yeniden büyür. Bu gözlemler, doğanın temel karakterinin döngüsellik olduğunu göstermektedir. İnsanlar bu nedenle evrenin tamamının da benzer döngüler içerisinde hareket ettiği fikrine ulaşmışlardır.

ProtoTürk düşüncesindeki ON YAŞLAR anlayışı da bu gözlemlerden doğmuş görünmektedir. Evrendeki büyük oluşumlar ve büyük dönüşümler belirli çağlar içerisinde gerçekleşmektedir. Her çağın bir başlangıcı, gelişimi, olgunlaşması ve sona erişi vardır. Ardından yeni bir çağ başlar. Böylece zaman doğrusal bir çizgi değil, birbirini takip eden büyük halkalar dizisi hâline gelir.

Modern kozmolojiye bakıldığında bu düşüncenin tamamen yabancı olmadığı görülmektedir. Günümüzde evrenin yaklaşık 13,8 milyar yıllık bir geçmişe sahip olduğu kabul edilmektedir. Ancak bazı teoriler evrenimizin yalnızca tek bir kozmik döngünün parçası olabileceğini ileri sürmektedir. Döngüsel evren modellerine göre evren genişleme ve daralma süreçlerinden geçebilir. Bir evren sona erdiğinde yeni bir evren doğabilir. Böylece yaratılış tek seferlik bir olay olmaktan çıkar ve sonsuz bir dönüşüm sürecine dönüşür.

Döngüsel evren fikri insanlık tarihindeki birçok kültürde karşımıza çıkmaktadır. Hint kozmolojisinde milyarlarca yıllık çağlardan söz edilir. Antik Yunan düşüncesinde evrenin sürekli olarak yeniden oluştuğu görüşleri bulunur. Türk kozmolojisinde de zamanın büyük dönemler halinde aktığı düşüncesi dikkat çekmektedir.

Bu yaklaşımın temelinde önemli bir gözlem bulunmaktadır. Evrende hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalmaz. Yıldızlar doğar, yaşar ve ölür. Galaksiler birleşir. Türler ortaya çıkar ve yok olur. Medeniyetler yükselir ve çöker. Eğer küçük ölçekte her şey döngüsel hareket ediyorsa, evrenin tamamı da benzer bir prensibe tabi olabilir.

Zamanın doğası meselesi burada önem kazanmaktadır. Çünkü döngülerden söz edebilmek için öncelikle zamanın ne olduğunu anlamak gerekir. İnsanlık tarihinin en büyük filozofları bu konuda farklı görüşler ileri sürmüştür. Kimilerine göre zaman mutlak bir akıştır. Kimilerine göre ise zaman yalnızca değişimin ölçüsüdür.

Newton zamanı evrenden bağımsız mutlak bir nehir gibi düşünüyordu. Ona göre zaman her yerde aynı hızla akıyordu. Ancak Einstein'ın görelilik teorisi bu anlayışı kökten değiştirdi. Artık zamanın mutlak olmadığı, hız ve kütle çekim etkilerine bağlı olarak farklı şekillerde akabileceği bilinmektedir.

Bu durum insan sezgilerine aykırı görünse de deneysel olarak doğrulanmıştır. Dünya yüzeyindeki saatlerle yörüngedeki uyduların saatleri aynı hızda çalışmaz. Çok güçlü kütle çekim alanlarında zaman daha yavaş akar. Işık hızına yaklaşan bir yolculukta zamanın akışı değişir.

Modern fizik böylece zamanın evrenin temel dokusunun bir parçası olduğunu göstermiştir. Uzay ve zaman birbirinden ayrı değildir. Birlikte uzay-zaman adı verilen dört boyutlu yapıyı meydana getirirler.

ProtoTürk kozmolojisindeki zaman anlayışı da benzer biçimde yalnızca mekanik bir akış olarak görülmez. Zaman, evrenin dönüşüm sürecidir. Varlıkların değişim ritmi, oluşumların sıralanışı ve kozmik düzenin hareket hâli zamanın kendisini oluşturur. Başka bir ifadeyle zaman, olayların gerçekleştiği bir sahne değil, olayların kendisiyle birlikte ortaya çıkan bir süreçtir.

Zamanın anlaşılması bizi evrenin geleceğiyle ilgili başka bir kavrama götürmektedir: entropi.

Entropi modern fiziğin en önemli kavramlarından biridir. En basit tanımıyla düzensizliğin ölçüsüdür. Bir sistem zamanla daha düzensiz hâle gelme eğilimindedir. Sıcak bir nesne çevresine ısı yayar. Düzenli yapılar zamanla bozulur. Enerji giderek daha dağınık hâle gelir.

Bu durum termodinamiğin ikinci yasası olarak bilinmektedir. Evrenin genel eğilimi düzenin azalması ve enerjinin daha eşit biçimde dağılması yönündedir.

İlk bakışta bu düşünce karamsar görünebilir. Çünkü entropi sonunda evrenin enerji bakımından tamamen dengelendiği ve hiçbir yapının oluşamadığı bir duruma ulaşacağını öngörmektedir. Bu olasılık modern kozmolojide "ısı ölümü" senaryosu olarak adlandırılır.

Ancak evrenin hikâyesi yalnızca düzensizlikten ibaret değildir. Çünkü entropi artarken yerel düzenler de oluşabilmektedir. Yıldızlar doğmakta, galaksiler şekillenmekte ve yaşam ortaya çıkmaktadır. Bu durum evrenin hem düzen hem düzensizlik süreçlerini aynı anda taşıdığını göstermektedir.

ProtoTürk kozmolojisinde de benzer bir anlayış görülmektedir. Her oluşum bir çözülmeye, her yükseliş bir dönüşüme ve her düzen yeni bir değişime gebedir. Hiçbir yapı sonsuza kadar aynı kalmaz. Bu nedenle değişim, kozmik düzenin ayrılmaz bir parçasıdır.

Bu düşünce bizi sonsuz dönüş kavramına ulaştırmaktadır.

Sonsuz dönüş, evrenin sürekli olarak kendisini yenilediği fikridir. Bir şey sona erdiğinde tamamen yok olmaz; başka bir biçimde yeniden ortaya çıkar. Doğadaki döngüler bunun küçük ölçekli örnekleridir. Su buharlaşır, bulut olur, yağmur olarak geri döner. Bir yıldız ölür ve geride bıraktığı elementlerden yeni yıldızlar doğar. Bir orman yanar ve yıllar sonra yeniden yeşerir.

Modern astrofizik de benzer süreçleri gözlemlemektedir. Bir yıldızın ölümü sırasında uzaya saçılan elementler gelecekte yeni yıldızların ve gezegenlerin hammaddesi hâline gelir. İnsan bedenindeki atomların çoğu milyarlarca yıl önce yaşamış yıldızların çekirdeklerinde üretilmiştir. Bu anlamda evren sürekli olarak kendisini yeniden inşa etmektedir.

Sonsuz dönüş düşüncesi yalnızca fiziksel bir süreç değil, aynı zamanda kozmolojik bir ilkedir. Varlık sürekli değişmektedir, fakat hiçbir şey bütünüyle kaybolmamaktadır. Biçimler değişir, düzenler dönüşür, ancak evrenin temel akışı devam eder.

ON YAŞLAR kavramı bu nedenle yalnızca zamanın geçişini değil, evrenin ritmini ifade etmektedir. Her çağ kendi doğumunu, gelişimini ve sonunu içinde taşır. Ancak her son aynı zamanda yeni bir başlangıcın kapısını açar. Böylece zaman düz bir çizgi olmaktan çıkar ve sonsuz halkalar hâlinde dönen büyük bir kozmik çarka dönüşür.

Belki de evrenin en büyük sırrı burada yatmaktadır. Zaman yalnızca ileriye doğru akan bir nehir değil, kendi içine kıvrılan ve sürekli kendisini yenileyen devasa bir döngü olabilir. Yıldızlardan galaksilere, atomlardan bilinçlere kadar her şey bu büyük ritmin içerisinde hareket etmektedir. Ve belki de varoluşun gerçek anlamı, bu sonsuz dönüşün içinde saklıdır.