KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-2
KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-2.
KİTAPLAR


KAZIM MİRŞAN VE DİNLERİN KÖKENİ-2
BÖLÜM 7
OY, ÖZ VE İÇİŞ: BİLİNÇ VE RUH KOZMOLOJİSİ
Evrenin yapısını anlamaya çalışan insanlık, yıldızların hareketlerini çözmeden çok önce kendi iç dünyasının gizemleriyle karşılaşmıştır. İnsan gökyüzüne baktığında evreni görür, ancak gözlerini kapattığında bambaşka bir evrenle karşılaşır. Düşünceler, hatıralar, duygular, hayaller ve farkındalık; maddi dünyada doğrudan gözlemlenemeyen fakat insan deneyiminin merkezinde yer alan olgulardır. Bu nedenle bilinç problemi, yalnızca felsefenin değil, aynı zamanda nörobilimin, psikolojinin ve modern fiziğin de en büyük araştırma alanlarından biri hâline gelmiştir.
Bugün bilim insanları insan beynindeki yaklaşık seksen altı milyar nöronun faaliyetlerini inceleyebilmekte, düşünme süreçlerinin biyolojik temellerini araştırabilmekte ve bilinç durumları hakkında önemli bilgiler elde edebilmektedir. Ancak hâlâ cevaplanamamış temel bir soru bulunmaktadır:
Beyindeki elektriksel faaliyetler nasıl olup da öznel deneyime dönüşmektedir?
Başka bir ifadeyle, atomlardan ve moleküllerden oluşan fiziksel bir yapı nasıl olur da "ben" diyebilen bilinçli bir varlık hâline gelir?
ProtoTürk kozmolojisinde bu soruya yaklaşan kavramların başında OY, ÖZ ve İÇİŞ gelmektedir. Bu kavramlar insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını, aynı zamanda bilgi, bilinç ve anlam taşıyan bir varlık olduğunu ifade etmektedir.
OY kavramı bilinç, düşünce ve farkındalıkla ilişkilendirilmektedir. İnsanın kendisinin farkında olması, geçmişi hatırlayabilmesi, geleceği planlayabilmesi ve soyut kavramlar üretebilmesi bilinç olgusunun temel özellikleridir. Bilinç yalnızca bilgi depolamak değildir. Bilgiye anlam verebilmek, onu değerlendirebilmek ve yorumlayabilmektir.
Bir bilgisayar milyonlarca veri işleyebilir. Ancak bu verilerin farkında değildir. İnsan ise yalnızca bilgiyi işlemez; aynı zamanda işlediğinin de farkındadır. İşte bu farkındalık, bilinç probleminin merkezinde yer almaktadır.
ProtoTürk düşüncesinde OY, yalnızca bireysel düşünceyi değil, aynı zamanda evrensel bilgi alanıyla bağlantıyı da ifade eden bir kavram olarak yorumlanmaktadır. Buna göre bilinç, tamamen kapalı bir sistem değildir. İnsan zihni evrenin genel düzeniyle etkileşim hâlindedir. Bu düşünce birçok kadim gelenekte de görülmektedir. İnsan zihni küçük bir evren olarak kabul edilmiş, bireysel bilinç ile kozmik düzen arasında bağ kurulmuştur.
Bilinç kavramı bizi doğrudan ÖZ kavramına götürmektedir. Çünkü bilinçten söz edildiğinde kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkar:
Bilinçli olan kimdir?
Düşünen kimdir?
Hatırlayan kimdir?
Karar veren kimdir?
Bu soruların merkezinde benlik problemi yer almaktadır.
ÖZ, bireysel varlığın çekirdeğini ifade etmektedir. İnsan sürekli değişmektedir. Çocukluk dönemi sona erer, gençlik geçer, beden yaşlanır ve düşünceler dönüşür. Buna rağmen kişi kendisini aynı kişi olarak hissetmeye devam eder. On yıl önceki bedeninin büyük bölümü değişmiş olmasına rağmen birey hâlâ kendisini aynı "ben" olarak algılar.
Bu durum felsefe tarihinde büyük tartışmalara yol açmıştır. Eğer beden sürekli değişiyorsa benliği koruyan şey nedir? Eğer düşünceler değişiyorsa kimlik nasıl devam etmektedir?
ProtoTürk kozmolojisinde ÖZ, işte bu sürekliliği sağlayan temel çekirdek olarak görülmektedir. O, değişen deneyimlerin arkasındaki kalıcı merkezdir. Tıpkı bir ağacın her yıl yapraklarını değiştirmesine rağmen aynı ağaç olarak kalması gibi, insan da değişen bedenine ve zihnine rağmen özünü korumaktadır.
Tasavvuf geleneğinde buna hakiki benlik denilmiş, Hint düşüncesinde Atman kavramı geliştirilmiş, Antik Yunan'da ruhun özünden söz edilmiştir. Farklı isimler kullanılmış olsa da temel soru aynıdır: İnsan yalnızca maddeden mi ibarettir, yoksa onun arkasında daha derin bir öz mü bulunmaktadır?
ÖZ kavramı bu soruya verilen kadim cevaplardan biridir.
OY ve ÖZ kavramlarının birleştiği noktada İÇİŞ kavramı ortaya çıkmaktadır. İÇİŞ, kelime anlamı bakımından iç mekân, iç ev veya iç dünya anlamlarını çağrıştırmaktadır. Ancak kozmolojik yorumlarda çok daha geniş bir anlama sahiptir. İÇİŞ, insanın yalnızca fiziksel beden içinde yaşayan bir varlık olmadığını, aynı zamanda bilinçsel bir evrene sahip olduğunu ifade etmektedir.
İnsan dış dünyayı duyuları aracılığıyla algılar. Ancak bu algılar zihinde yeni bir gerçeklik oluşturur. Bir dağa bakan iki kişi aynı görüntüyü görebilir, fakat zihinlerinde oluşan anlamlar farklıdır. Çünkü herkes kendi iç evreninde yaşamaktadır.
ProtoTürk kozmolojisinde İÇİŞ, bireysel bilinç ile evrensel düzen arasındaki buluşma noktası olarak düşünülebilir. İnsan evrenin içinde yaşarken aynı zamanda evreni kendi zihninde yeniden kurmaktadır. Böylece dış dünya ile iç dünya arasında sürekli bir etkileşim meydana gelmektedir.
Modern bilimde son yıllarda ortaya çıkan bazı yaklaşımlar, bilincin yalnızca beynin ürünü olmayabileceğini tartışmaya başlamıştır. Bu tartışmaların merkezinde Bilinç Alanı Hipotezi bulunmaktadır.
Bu hipotez henüz kabul edilmiş bir bilimsel teori değildir. Ancak çeşitli araştırmacılar bilincin elektromanyetik alanlar, kuantum süreçleri veya evrensel bilgi ağlarıyla ilişkili olabileceğini öne sürmektedir. Buna göre bilinç, yalnızca beynin içinde üretilen bir olay olmayabilir. Beyin, daha geniş bir bilinç alanına erişim sağlayan biyolojik bir arayüz görevi görüyor olabilir.
Bu düşünce radikal görünse de tarih boyunca birçok düşünür benzer fikirler ileri sürmüştür. Evrensel akıl, kolektif bilinç, kozmik zihin ve evrensel ruh gibi kavramlar farklı kültürlerde ortaya çıkmıştır.
ProtoTürk kozmolojisindeki OY ve İÇİŞ kavramları da bu tür yorumlara açık bir yapı sunmaktadır. Eğer bilinç evrenin temel özelliklerinden biri ise, insan zihni yalnızca bireysel değil aynı zamanda kozmik bir süreç içerisinde değerlendirilebilir.
Bilinç alanı hipotezi bizi kaçınılmaz olarak ölüm sonrası bilinç problemine götürmektedir. İnsanlık tarihinin en eski sorularından biri şudur:
Ölümden sonra bilinç devam eder mi?
Beden öldüğünde benlik tamamen yok olur mu?
Yoksa bilinç farklı bir biçimde varlığını sürdürür mü?
Bilimsel açıdan bu soruların kesin cevapları bulunmamaktadır. Modern nörobilim bilincin beyin faaliyetleriyle yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ancak bilincin öznel doğası nedeniyle ölüm sonrasına ilişkin kesin deneysel verilere ulaşmak son derece zordur.
Bununla birlikte ölüm deneyimleri, klinik ölüm vakaları ve bilinç araştırmaları bu tartışmayı canlı tutmaktadır. Bazı araştırmacılar bilincin bütünüyle biyolojik süreçlere bağlı olduğunu savunurken, bazıları daha karmaşık modeller üzerinde çalışmaktadır.
ProtoTürk kozmolojisinde ÖZ kavramı nedeniyle ölüm, mutlak yok oluş olarak değerlendirilmemektedir. Beden değişebilir, çözünebilir ve doğaya karışabilir; ancak özün yolculuğu farklı biçimlerde devam edebilir. Bu anlayış birçok eski kültürde görülen ruhun sürekliliği fikriyle paralellik göstermektedir.
Son yıllarda bilinç araştırmalarında dikkat çeken alanlardan biri de kuantum bilinç teorileridir. Bu teorilere göre bilinç, yalnızca klasik biyolojik süreçlerle açıklanamayabilir. Beynin derin yapılarında kuantum düzeyde olaylar meydana geliyor olabilir ve bu süreçler bilinç deneyimine katkıda bulunabilir.
Bu yaklaşımın en bilinen örneklerinden biri Roger Penrose ve Stuart Hameroff tarafından geliştirilen Orch-OR modelidir. Bu modele göre bilinç, nöronların içindeki mikrotübüllerde gerçekleşen kuantum süreçleriyle bağlantılı olabilir. Teori henüz doğrulanmamış olsa da bilinç araştırmalarında önemli tartışmalar yaratmıştır.
Kuantum bilinç düşüncesinin ortaya çıkmasının temel nedeni, bilincin klasik fizik kurallarıyla tam olarak açıklanamamasıdır. İnsan zihni yaratıcılık, sezgi ve öznel deneyim gibi özellikler göstermektedir. Bazı araştırmacılar bu durumun daha derin fiziksel süreçlerle ilişkili olabileceğini düşünmektedir.
ProtoTürk kozmolojisinde OY kavramı, bilinç ile evrensel düzen arasında kurulan bağı ifade etmektedir. Bu nedenle kuantum bilinç teorileriyle sembolik düzeyde belirli benzerlikler kurulabilmektedir. Her iki yaklaşım da bilinci yalnızca biyolojik bir yan ürün olarak görmek yerine, evrenin daha temel özellikleriyle ilişkilendirmeye çalışmaktadır.
Sonuç olarak OY, ÖZ ve İÇİŞ kavramları birlikte değerlendirildiğinde insanın yalnızca maddi bir varlık olmadığına dair kapsamlı bir kozmolojik model ortaya çıkmaktadır. OY bilinçtir, ÖZ bireysel kimliğin çekirdeğidir, İÇİŞ ise bilincin yaşadığı kozmik iç evrendir. Bilinç alanı hipotezi, ölüm sonrası bilinç tartışmaları ve kuantum bilinç teorileri ise bu kadim kavramların modern çağdaki yankıları olarak görülebilir.
Belki de evrenin en büyük gizemi yıldızların doğuşunda değil, onların farkına varabilen bilincin ortaya çıkışındadır. Çünkü evren milyarlarca yıl boyunca sessizce var olmuş olabilir; ancak bilinç ortaya çıktığında evren ilk kez kendisini seyretmeye başlamıştır.
BÖLÜM 8
KİRTGÜNÇ VE KOZMİK DNA: EVRENİN BİLGİSEL MİMARİSİ
İnsanlık uzun süre evreni yalnızca madde ve enerjiden oluşan bir yapı olarak değerlendirmiştir. Ancak son yüzyılda gerçekleşen bilimsel gelişmeler, evrenin anlaşılması için madde ve enerjinin tek başına yeterli olmayabileceğini göstermiştir. Kuantum fiziği, bilgi teorisi, biyoloji ve kozmoloji alanlarında ortaya çıkan yeni yaklaşımlar, bilginin evrenin temel bileşenlerinden biri olabileceğini düşündürmektedir.
Bugün bir hücrenin çekirdeğinde saklanan DNA molekülü incelendiğinde, yaşamın yalnızca kimyasal maddelerden oluşmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü DNA yalnızca atomlardan meydana gelen bir molekül değildir. Aynı zamanda bilgi taşıyan bir yapıdır. Bir insan bedeninin nasıl oluşacağını belirleyen plan, bu molekülün içerisinde kodlanmış durumdadır.
Bu durum bilim insanlarını önemli bir soruyla karşı karşıya bırakmıştır:
Evrenin kendisi de bilgi taşıyan bir sistem olabilir mi?
ProtoTürk kozmolojisinde bu düşünceye yaklaşan kavramlardan biri KİRTGÜNÇ'tür. KİRTGÜNÇ, yaratıcı çekirdek anlamında yorumlanabilecek bir kavramdır. Bu çekirdek yalnızca maddenin başlangıcını değil, aynı zamanda düzenin, bilginin ve oluşumun temel kaynağını ifade etmektedir.
KİRTGÜNÇ anlayışına göre evrende görülen bütün çeşitlilik, daha derindeki ortak bir çekirdekten doğmaktadır. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler, canlılar ve bilinç farklı görünseler de aynı temel kaynağın farklı tezahürleri olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle yaratıcı çekirdek yalnızca fiziksel bir başlangıç noktası değil, aynı zamanda bütün kozmik düzenin taşıyıcısıdır.
Modern bilimde buna benzer düşünceler farklı alanlarda ortaya çıkmaktadır. Büyük Patlama teorisi, bütün görünür evrenin son derece yoğun ve küçük bir başlangıç durumundan doğduğunu ileri sürmektedir. Kuantum alan teorisi, bütün parçacıkların ortak alanların farklı titreşimlerinden oluştuğunu söylemektedir. Bilgi teorisi ise karmaşık yapıların temelinde bilgi akışlarının bulunduğunu göstermektedir.
Bu açıdan bakıldığında KİRTGÜNÇ, evrenin maddi ve bilgisel kökenini birlikte ifade eden bir kozmolojik çekirdek olarak yorumlanabilir.
Evrenin bilgi taşıdığı fikri ilk bakışta alışılmadık görünse de modern bilim bu konuda giderek daha fazla veri ortaya koymaktadır. Bugün bilgisayarların temelinde bilgi bulunur. DNA'nın temelinde bilgi bulunur. Hücrelerin işleyişinde bilgi bulunur. Sinir sisteminde bilgi işlenir. Hatta fiziksel sistemlerin davranışları bile bilgi kavramı kullanılarak açıklanabilmektedir.
Bu nedenle bazı fizikçiler evreni büyük bir bilgi sistemi olarak değerlendirmeye başlamışlardır.
John Wheeler'ın ünlü "It from Bit" yaklaşımı buna örnek gösterilebilir. Wheeler'a göre fiziksel gerçeklik, en temel düzeyde bilgi süreçlerinden doğmaktadır. Başka bir ifadeyle evren önce bilgi, sonra madde şeklinde anlaşılabilir.
Bu görüş kesin olarak kanıtlanmış değildir. Ancak dikkat çekici bir düşünce sunmaktadır. Eğer bilgi gerçekten evrenin temel bileşenlerinden biriyse, madde ve enerji onun görünür biçimleri olabilir.
ProtoTürk kozmolojisinde KİRTGÜNÇ kavramının yaratıcı çekirdek olarak değerlendirilmesi, bu tür yaklaşımlarla sembolik benzerlikler göstermektedir. Çünkü yaratıcı çekirdek yalnızca maddeyi değil, düzeni de üretmektedir. Düzen ise bilginin varlığını gerektirir.
Bilginin bulunduğu yerde kodlar ortaya çıkar.
Bugün yaşamın temelinde genetik kodlar bulunmaktadır. DNA dört temel nükleotidden oluşur. Ancak bu dört harfli sistem milyarlarca farklı canlı türünü meydana getirebilmektedir. Bir insan ile bir ağacın temel biyokimyasal dili büyük ölçüde aynıdır. Farkı oluşturan şey maddeler değil, bu maddelerin taşıdığı bilgidir.
Bu gerçeklik kozmik kodlar fikrini ortaya çıkarmaktadır.
Kozmik kodlar, evrenin işleyişini belirleyen temel bilgi kalıpları olarak düşünülebilir. Fizik yasaları bir anlamda evrenin çalışma kodlarıdır. Kütle çekiminin belirli biçimde işlemesi, ışığın belirli hızla hareket etmesi ve atomların belirli davranışlar göstermesi, evrende değişmeyen bilgi kalıplarının bulunduğunu göstermektedir.
Bir bilgisayar programı nasıl belirli kurallara göre çalışıyorsa, evren de belirli kodlara göre işliyor olabilir.
Bu düşünce bazı modern fizik teorilerinde de yer almaktadır. Matematiksel evren hipotezi, simülasyon teorileri ve bilgi temelli kozmoloji yaklaşımları, evrenin temelinde matematiksel düzenler ve bilgi yapıları bulunduğunu ileri sürmektedir.
ProtoTürk kozmolojisinde NOM kavramı evrensel kanunu temsil ederken, KİRTGÜNÇ bu kanunun üretici çekirdeğini ifade etmektedir. Böylece kozmik kodlar, yaratıcı çekirdekten yayılan düzen ilkeleri olarak anlaşılabilir.
Elbette evrenin gerçekten DNA'ya sahip olduğu söylenemez. Ancak burada kullanılan genetik yapı kavramı sembolik bir anlam taşımaktadır. Nasıl ki DNA canlıların gelişim planını içeriyorsa, evrende de oluşum süreçlerini yöneten temel bilgi şablonları bulunuyor olabilir.
Galaksilerin oluşumu, yıldızların yaşam döngüsü, elementlerin üretimi ve yaşamın ortaya çıkışı belirli düzenlere göre gerçekleşmektedir. Bu durum, evrenin tamamen rastlantısal değil, belirli yapısal ilkelere sahip olduğunu göstermektedir.
Bazı bilim insanları fizik sabitlerinin son derece hassas değerlere sahip olmasını da bu çerçevede değerlendirmektedir. Eğer bu sabitler çok küçük oranlarda farklı olsaydı yıldızlar oluşamayacak, elementler meydana gelemeyecek ve yaşam ortaya çıkamayacaktı.
Bu nedenle evren, belirli bir düzen planı taşıyor gibi görünmektedir.
ProtoTürk kozmolojisindeki yaratıcı çekirdek anlayışı da tam olarak bu noktaya işaret etmektedir. Evren yalnızca madde yığınlarının rastgele birleşmesinden oluşmuş bir sistem değil, belirli bir iç düzene sahip büyük bir organizasyon olarak görülmektedir.
Bu düşüncenin doğal sonucu yaşamın evrensel şablonu kavramıdır.
Yaşam, evrenin en dikkat çekici oluşumlarından biridir. Milyarlarca yıl boyunca yalnızca enerji ve madde süreçleri yaşanmış, ardından ilk hücreler ortaya çıkmış ve sonunda bilinçli varlıklar doğmuştur.
Bu süreç rastlantısal mıydı?
Yoksa evrenin yapısında yaşamı mümkün kılan temel eğilimler mi bulunmaktadır?
Bu soru günümüz biliminde hâlâ cevaplanmaya çalışılmaktadır.
Yaşamın evrensel şablonu yaklaşımına göre yaşam yalnızca Dünya'ya özgü bir olay olmayabilir. Eğer evrenin temel yasaları belirli koşullar altında karmaşıklık ve düzen üretmeye eğilimliyse, yaşam da bu süreçlerin doğal sonucu olabilir.
Karbon kimyası, suyun özellikleri, yıldızların element üretimi ve gezegen sistemlerinin oluşumu incelendiğinde yaşam için gerekli koşulların evrenin genel yapısıyla uyumlu olduğu görülmektedir.
Bu nedenle bazı araştırmacılar yaşamı bir istisna değil, kozmik evrimin doğal bir aşaması olarak değerlendirmektedir.
ProtoTürk kozmolojisinde yaratıcı çekirdekten başlayan süreç, maddeye, düzene, yaşama ve bilince kadar uzanan bütüncül bir gelişim modeli sunmaktadır. KİRTGÜNÇ burada yalnızca ilk maddeyi değil, aynı zamanda yaşamı mümkün kılan bilgiyi de temsil etmektedir.
Sonuç olarak KİRTGÜNÇ, bilgi taşıyan evren, kozmik kodlar, evrenin genetik yapısı ve yaşamın evrensel şablonu kavramları birlikte değerlendirildiğinde ortaya dikkat çekici bir tablo çıkmaktadır. Evren yalnızca enerji ve maddeden oluşan mekanik bir sistem olmayabilir. Aynı zamanda bilgi üreten, bilgi taşıyan ve bilgiyi giderek daha karmaşık yapılara dönüştüren devasa bir organizasyon olarak da düşünülebilir.
Bu bakış açısına göre galaksiler, yıldızlar, gezegenler, canlılar ve bilinç birbirinden bağımsız olaylar değildir. Hepsi aynı yaratıcı çekirdeğin farklı düzeylerdeki tezahürleridir. Belki de evrenin gerçek tarihi, maddenin tarihi değil; bilginin görünmezden görünene doğru açılan uzun yolculuğudur.
BÖLÜM 9
ACUNLAR VE KOZMİK UFUKLAR: EVRENİN MİMARİSİ
İnsanlık tarihinin en büyük meraklarından biri, yaşadığı dünyanın sınırlarının ötesinde ne bulunduğu sorusudur. İlk insanlar yaşadıkları vadinin ötesini merak etmişler, denizciler ufkun ardında ne olduğunu araştırmışlar, gökbilimciler ise yıldızların ötesinde hangi sırların saklı olduğunu anlamaya çalışmışlardır. Bilginin ilerlemesiyle birlikte bu soru daha da büyümüştür. Artık yalnızca Dünya'nın veya Samanyolu'nun ötesini değil, evrenin kendisinin ötesinde ne olabileceğini de sorgulamaktayız.
ProtoTürk kozmolojisinde bu büyük soru ACUNLAR kavramıyla ilişkilendirilmektedir. "Acun" sözcüğü dünya, âlem veya evren anlamlarında kullanılmaktadır. Ancak çoğul biçimi olan ACUNLAR, tek bir dünyanın veya tek bir evrenin ötesinde çoklu varlık alanlarının bulunduğunu ima eden daha geniş bir anlam taşımaktadır. Bu nedenle ACUNLAR kavramı günümüzde paralel evrenler olarak adlandırılan teorilerle sembolik benzerlikler göstermektedir.
Modern kozmoloji son yıllarda evrenin tek ve benzersiz bir yapı olmayabileceği fikrini ciddi biçimde tartışmaya başlamıştır. Kuantum mekaniğinin bazı yorumları, sonsuz sayıda olası evrenlerin varlığını öne sürmektedir. Kozmik enflasyon teorisinin bazı versiyonları ise bizim evrenimizin daha büyük bir çoklu evren yapısının küçük bir parçası olabileceğini ileri sürmektedir.
Bu teorilere göre farklı fizik yasalarına sahip sayısız evren bulunabilir. Bazılarında yıldızlar hiç oluşmamış olabilir. Bazılarında yaşam mümkün olmayabilir. Bazılarında ise bizimkine benzeyen uygarlıklar ortaya çıkmış olabilir.
Henüz bunların hiçbiri kesin olarak kanıtlanmış değildir. Ancak modern fiziğin ulaştığı matematiksel modeller, çoklu evren kavramını ciddi biçimde tartışılır hâle getirmiştir.
ProtoTürk kozmolojisindeki ACUNLAR anlayışı da benzer biçimde, varoluşun yalnızca gözlemlenebilir dünya ile sınırlı olmadığını düşündüren bir kozmik bakış açısı sunmaktadır. İnsan algısının erişemediği başka düzenlerin, başka âlemlerin veya başka gerçeklik düzeylerinin bulunabileceği fikri, kadim kozmolojilerin ortak temalarından biridir.
Evrenin yapısını anlamaya yönelik modern bilimsel devrimlerden biri de uzay ve zaman kavramlarının yeniden tanımlanmasıyla gerçekleşmiştir. Bu dönüşümün merkezinde Minkowski tarafından geliştirilen uzay-zaman anlayışı yer almaktadır. ProtoTürk kozmolojisinde TOLPİ TÜZÜN olarak yorumlanan bu yaklaşım, evrenin yalnızca üç boyutlu bir mekân olmadığını, aynı zamanda zamanla birleşmiş dört boyutlu bir yapı olduğunu göstermektedir.
Uzun süre boyunca insanlar uzayı ve zamanı birbirinden bağımsız kavramlar olarak değerlendirmiştir. Uzay nesnelerin bulunduğu alan, zaman ise olayların gerçekleştiği akış olarak görülmüştür. Ancak Einstein'ın özel görelilik kuramı ve Minkowski'nin geometrik yorumu bu anlayışı değiştirmiştir.
Artık biliyoruz ki uzay ve zaman birbirinden ayrı değildir. Bir yıldızın nerede bulunduğunu söylemek için yalnızca konumunu değil, hangi anda bulunduğunu da belirtmek gerekir. Böylece uzay ve zaman tek bir bütün hâline gelir.
Minkowski uzay-zamanı evreni devasa bir geometrik yapı olarak ele almaktadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek bu yapının farklı bölgeleri olarak düşünülebilir. Bu anlayış zamanın doğasına ilişkin geleneksel düşüncelerimizi kökten değiştirmiştir. Çünkü zaman artık yalnızca akan bir nehir değil, evrenin dokusunun ayrılmaz bir parçasıdır.
ProtoTürk kozmolojisindeki TOLPİ TÜZÜN kavramı, evrenin yalnızca maddi nesnelerden değil, onları birbirine bağlayan görünmez ilişkilerden oluştuğu düşüncesiyle ilişkilendirilebilir. Böylece mekân ve zaman ayrı gerçeklikler olmaktan çıkar, büyük kozmik düzenin iki yüzü hâline gelir.
Uzay-zamanın anlaşılması beraberinde daha büyük bir soruyu getirir: Evrenin bir sınırı var mıdır?
Bu soru insanlık tarihinin en zor sorularından biridir. Çünkü sınır kavramı günlük deneyimlerimize dayanır. Bir odanın duvarları vardır. Bir ülkenin sınırları vardır. Bir gölün kıyısı vardır. Ancak evren söz konusu olduğunda bu düşünce yetersiz kalmaktadır.
ProtoTürk kozmolojisinde İN İTİRA ÇAL TOORİ olarak ifade edilen kavram, evrenin sınırı problemine yönelik düşünceleri temsil etmektedir.
Modern kozmolojiye göre gözlemlenebilir evrenin bir sınırı vardır. Bunun nedeni ışığın sınırlı hızla hareket etmesidir. Evrenin yaşı sonlu olduğu için belirli bir mesafenin ötesinden gelen ışık henüz bize ulaşamamıştır. Bu nedenle yalnızca belirli bir bölgeyi gözlemleyebilmekteyiz.
Ancak bu sınır evrenin gerçek sonu değildir.
Gözlemlenebilir evrenin ötesinde ne bulunduğu hâlâ bilinmemektedir. Evren sonsuz olabilir. Kendi üzerine kapanan bir geometriye sahip olabilir. Ya da çok daha büyük bir kozmik yapının parçası olabilir.
Burada insan zihni ilginç bir paradoksla karşılaşmaktadır. Eğer evrenin bir sınırı varsa, o sınırın ötesinde ne vardır? Eğer yoksa sonsuzluk nasıl mümkündür?
Bu sorular günümüzde de kesin cevaplara sahip değildir. Ancak hem kadim kozmolojiler hem de modern bilim, insan bilgisinin ulaşabildiği ufkun ötesinde daha büyük gerçekliklerin bulunabileceğini kabul etmektedir.
Evrenin büyüklüğü hakkında düşünmeye başladığımızda başka bir soru ortaya çıkar: Eğer evrende milyarlarca galaksi ve trilyonlarca gezegen varsa, yaşam yalnızca Dünya'da mı ortaya çıkmıştır?
ProtoTürk kozmolojisindeki TENRİLİ YİRLİ kavramı, göksel varlıklar veya başka dünyalarda yaşayan uygarlıklar fikriyle ilişkilendirilmektedir. Kadim toplumların birçok anlatısında gökten gelen varlıklardan, yıldız halklarından veya başka âlemlerde yaşayan akıllı topluluklardan söz edilmektedir.
Modern bilim bu soruya farklı bir açıdan yaklaşmaktadır. Günümüzde yalnızca Samanyolu Galaksisi içerisinde bile milyarlarca yaşanabilir gezegen bulunabileceği düşünülmektedir. Evrende ise yüz milyarlarca galaksi yer almaktadır.
Bu sayıların büyüklüğü göz önüne alındığında yaşamın yalnızca Dünya'da ortaya çıkmış olması birçok bilim insanına düşük bir olasılık gibi görünmektedir.
Astrobiyoloji adı verilen bilim dalı, Dünya dışı yaşam olasılığını araştırmaktadır. Mars'taki eski su izleri, Europa ve Enceladus gibi buzlu uyduların okyanusları ve uzak yıldız sistemlerinde keşfedilen yaşanabilir gezegenler bu araştırmaların temelini oluşturmaktadır.
Bugüne kadar kesin bir dünya dışı yaşam kanıtı bulunamamıştır. Ancak yaşamın ortaya çıkmasını sağlayan kimyasal süreçlerin evrenin birçok bölgesinde gerçekleşebileceği bilinmektedir.
İşte bu noktada modern bilimin en ünlü bilmecelerinden biri karşımıza çıkar: Fermi Paradoksu.
1950 yılında fizikçi Enrico Fermi basit ama sarsıcı bir soru sormuştur:
"Eğer evrende bu kadar çok uygarlık olması gerekiyorsa, hepsi nerede?"
Gerçekten de milyarlarca yıldız ve gezegenin bulunduğu bir evrende teknolojik uygarlıkların ortaya çıkmış olması beklenmektedir. Eğer böyle uygarlıklar varsa, neden onların izlerini görmüyoruz?
Bu soru günümüzde hâlâ cevaplanabilmiş değildir.
Bazı bilim insanları teknolojik uygarlıkların son derece nadir olduğunu düşünmektedir. Bazıları uygarlıkların kendi kendilerini yok ettiklerini öne sürmektedir. Bazıları ise evrenin büyüklüğü nedeniyle henüz birbirimize ulaşamadığımızı savunmaktadır.
Başka görüşlere göre gelişmiş uygarlıklar var olabilir ancak bizimle iletişim kurmak istemiyor olabilirler. Hatta bazı teoriler, yeterince gelişmiş uygarlıkların gözlemlediğimiz fiziksel gerçekliğin ötesinde yaşam biçimleri geliştirmiş olabileceklerini ileri sürmektedir.
Fermi Paradoksu yalnızca uzaylılarla ilgili değildir. Aynı zamanda insanlığın evrendeki yerini sorgulayan felsefi bir problemdir. Çünkü bu soru, yaşamın ne kadar yaygın olduğunu ve bilinçli varlıkların kozmik tarihteki rolünü araştırmaktadır.
Sonuç olarak ACUNLAR, TOLPİ TÜZÜN, İN İTİRA ÇAL TOORİ ve TENRİLİ YİRLİ kavramları birlikte değerlendirildiğinde, insanlığın evren hakkındaki en büyük sorularını temsil eden geniş bir düşünce alanı ortaya çıkmaktadır. Paralel evrenler, uzay-zamanın yapısı, evrenin sınırları ve dünya dışı uygarlıklar, günümüz biliminin hâlâ çözmeye çalıştığı büyük gizemlerdir.
Belki de insanlık henüz kozmik yolculuğunun başlangıcındadır. Gözlerimizi gökyüzüne çevirdiğimizde gördüğümüz yıldızlar, yalnızca evrenin kendisini değil, aynı zamanda henüz cevaplayamadığımız soruların sonsuzluğunu da hatırlatmaktadır. Çünkü evrenin büyüklüğü karşısında en dikkat çekici gerçek, bilinenlerden çok bilinmeyenlerin var olmasıdır.
BÖLÜM 10
DİNLERİN KOZMİK KÖKENİ VE ORTAK HAFIZA
İnsanlık tarihi incelendiğinde birbirinden çok farklı görünen dinlerin ve inanç sistemlerinin aslında benzer sorulara cevap aradığı görülmektedir. İnsan nereden geldi? Evren nasıl ortaya çıktı? Ölümden sonra ne olur? İyilik ve kötülüğün kaynağı nedir? İnsan ile evren arasındaki ilişki nasıl açıklanabilir?
Coğrafyalar değişmiş, diller farklılaşmış, semboller çeşitlenmiş olsa da bu temel sorular değişmemiştir. Bu nedenle dinler tarihi yalnızca inançların tarihi değildir. Aynı zamanda insanlığın evreni anlama çabasının tarihidir.
ProtoTürk kozmolojisini merkeze alan bazı araştırmacılar, insanlık tarihindeki büyük dinlerin çok daha eski bir bilgi çekirdeğinden doğmuş olabileceğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre farklı uygarlıklarda ortaya çıkan birçok kavram, aslında ortak bir kozmolojik hafızanın farklı yorumlarıdır. Bu bölümde dinlerin tarihsel gelişimi değil, onların paylaştığı ortak kozmolojik temalar incelenecektir.
Proto-Türk inancı, birçok araştırmacıya göre doğa ile evren arasında kurulan bütüncül ilişkinin en eski örneklerinden biridir. Bu sistemde gök yalnızca fiziksel bir gökyüzü değildir; düzenin, kanunun ve kozmik uyumun sembolüdür. TENRİ kavramı insan biçiminde tasvir edilen bir tanrıdan çok, evreni mümkün kılan mutlak ilke olarak değerlendirilmiştir. NOM, evreni yöneten kanunları ifade ederken, OY bilinç ve bilgi alanını, ÖZ varlığın özünü, İÇİŞ ise evrensel bütünlüğü temsil etmektedir.
Bu anlayışta insan doğadan ayrı değildir. Dağlar, nehirler, yıldızlar ve canlılar aynı kozmik düzenin parçalarıdır. İnsan evrenin efendisi değil, onun bilinç kazanan bir unsurudur. Bu nedenle Proto-Türk kozmolojisinde doğa ile mücadele değil, doğa ile uyum fikri ön plana çıkmaktadır.
Mısır uygarlığından önceki dönemlere ilişkin bilgiler sınırlı olsa da Nil Havzası'nda ve çevresindeki eski kültürlerde gök, güneş ve yaratılış temalarının güçlü biçimde yer aldığı bilinmektedir. Daha sonra gelişecek olan Mısır kozmolojisinin temelinde düzen ile kaos arasındaki mücadele bulunmaktadır. Mısırlılar evrenin başlangıçta sınırsız bir kaos okyanusu olduğunu, daha sonra düzenin ortaya çıktığını düşünmüşlerdir.
Bu yaklaşım ProtoTürk kozmolojisindeki YOKLUK ve İLK TİTREŞİM anlayışlarını hatırlatmaktadır. Her iki sistemde de başlangıçta görünmez bir durum bulunmakta, ardından düzen ortaya çıkmaktadır. Mısır'daki Ma'at kavramı kozmik düzeni ve evrensel dengeyi ifade etmektedir. Bu yönüyle NOM kavramıyla belirli benzerlikler göstermektedir.
Pre-Yunan döneminde ise Akdeniz havzasındaki birçok kültür göksel döngüler, yıldız hareketleri ve kutsal geometri üzerine yoğunlaşmıştır. Daha sonra Yunan düşüncesine aktarılacak birçok kavramın kökeni bu erken dönem kültürlerinde aranabilir. Özellikle sayıların kozmik anlamı, evrenin geometrik yapısı ve düzen fikri zamanla Pisagorcu gelenekte daha sistematik hâle gelmiştir.
Pisagorcular evrenin temelinde sayıların bulunduğunu savunuyorlardı. Onlara göre müzikteki armoni, gök cisimlerinin hareketleri ve geometrik şekiller aynı evrensel düzenin farklı görünümleriydi. Bu anlayış, ProtoTürk kozmolojisindeki NOM ve TÖRT ON kavramlarıyla dikkat çekici paralellikler göstermektedir. Çünkü her iki yaklaşım da evrenin rastlantılarla değil, ölçü ve düzen ile işlediğini kabul etmektedir.
Hinduizm, insanlık tarihinin en eski yaşayan inanç sistemlerinden biridir. Hindu düşüncesinde evren sürekli yaratılan ve yok edilen büyük döngülerden oluşmaktadır. Brahma yaratıcı gücü, Vişnu koruyucu düzeni, Şiva ise dönüşümü temsil eder. Bu üçlü yapı, yaratılışın farklı aşamalarını anlatan kozmik bir modeldir.
Hindu kozmolojisinde ayrıca evrenin sonsuz döngülerden oluştuğu düşüncesi bulunmaktadır. Yuga adı verilen çağlar birbirini takip eder ve her döngü sonunda yeni bir başlangıç gerçekleşir. Bu anlayış ProtoTürk kozmolojisindeki ON YAŞLAR ve Sonsuz Dönüş kavramlarıyla benzer bir bakış açısı sunmaktadır.
Hinduizm'in en dikkat çekici yönlerinden biri de bilincin evrensel bir gerçeklik olarak değerlendirilmesidir. Atman bireysel özü, Brahman ise evrensel bilinci temsil eder. Bu yaklaşım OY ve ÖZ kavramlarının yorumlanmasında önemli karşılaştırmalar sunmaktadır.
Tevrat geleneği insanlık tarihindeki en etkili kutsal metinlerden biridir. Tevrat'ta evrenin düzenli biçimde yaratıldığı anlatılır. Işığın ortaya çıkması, göğün ayrılması, kara ve denizlerin oluşumu ve yaşamın doğuşu aşamalı bir süreç olarak sunulmaktadır.
Bu yaratılış anlatısı, modern bilimsel kozmoloji ile birebir örtüşmemektedir. Ancak evrenin aşamalar hâlinde geliştiği fikri dikkat çekicidir. Kaostan düzene geçiş, ışığın önemi ve kozmik düzenin varlığı gibi temalar birçok kadim kozmolojide olduğu gibi burada da karşımıza çıkmaktadır.
Tevrat geleneğinde ayrıca insanın evrendeki özel konumu vurgulanmaktadır. İnsan yalnızca biyolojik bir canlı değil, aynı zamanda bilinç taşıyan ve sorumluluk yüklenen bir varlıktır. Bu anlayış, ProtoTürk düşüncesindeki OY ve ÖZ kavramlarıyla ilişkilendirilebilecek ortak temalar içermektedir.
İncil geleneği ise yaratılış anlayışına yeni bir boyut eklemiştir. Özellikle Logos kavramı burada önem kazanmaktadır. Logos, söz, akıl ve düzen anlamlarını taşımaktadır. Evrenin bir düzen içerisinde yaratıldığı ve bu düzenin akılsal bir temele sahip olduğu fikri, Hristiyan düşüncesinin merkezinde yer almaktadır.
Başlangıçta Söz vardı ifadesi, yaratılışı bilgi ve düzen ile ilişkilendiren sembolik bir anlatımdır. Modern bilgi teorileri açısından bakıldığında bu yaklaşım ilginç bir anlam kazanmaktadır. Çünkü günümüzde birçok fizikçi evrenin temelinde bilginin bulunabileceğini tartışmaktadır.
Logos anlayışı, ProtoTürk kozmolojisindeki NOM ve KİRTGÜNÇ kavramlarıyla birlikte düşünüldüğünde, evrenin yalnızca maddi değil aynı zamanda bilgisel bir yapıya sahip olabileceği düşüncesini destekleyen ortak temalar sunmaktadır.
İslam ise evreni bir düzen ve denge sistemi olarak tanımlamaktadır. Kur'an'da göklerin ve yerin belirli ölçülerle yaratıldığı, hiçbir şeyin rastlantı sonucu meydana gelmediği sık sık vurgulanmaktadır. Mizan kavramı dengeyi, kader kavramı ölçüyü ve ayet kavramı ise evrendeki işaretleri ifade etmektedir.
İslam düşüncesinde Allah yalnızca yaratıcı değil, aynı zamanda her an yaratmayı sürdüren mutlak varlıktır. Bu yönüyle evren sürekli devam eden bir süreç olarak görülmektedir. Tasavvuf geleneğinde ise vahdet anlayışı geliştirilmiş ve bütün varlığın tek bir hakikatin farklı tezahürleri olduğu ifade edilmiştir.
Bu yaklaşım ProtoTürk kozmolojisindeki TENRİ, İÇİŞ ve OY kavramlarıyla çeşitli düzeylerde karşılaştırılabilecek düşünsel paralellikler içermektedir. Her iki sistemde de evren parçalı değil, bütüncül bir yapı olarak ele alınmaktadır.
Bütün bu inanç sistemleri birlikte değerlendirildiğinde dikkat çekici bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Farklı diller kullanılmış, farklı semboller geliştirilmiş ve farklı mitolojik anlatılar oluşturulmuş olsa da ortak temalar büyük ölçüde aynıdır.
Başlangıçta bir birlik vardır.
Düzen kaostan ortaya çıkar.
Evren belirli kanunlarla işler.
İnsan yalnızca maddeden ibaret değildir.
Bilinç varoluşun önemli bir unsurudur.
Ölüm son değildir.
Evren büyük döngüler içerisinde hareket eder.
İnsan ile kozmos arasında derin bir bağ bulunmaktadır.
İşte bu ortak temalar, bu kitapta "Ortak Kozmik Çekirdek" olarak adlandırılan düşüncenin temelini oluşturmaktadır. Burada kastedilen şey bütün dinlerin aynı olduğu iddiası değildir. Her din kendi tarihsel bağlamı, inanç sistemi ve kutsal metinleri içerisinde özgün bir yapıya sahiptir. Ancak insanlığın evreni anlamlandırma çabasında tekrar eden belirli arketiplerin ve kozmolojik temaların bulunduğu görülmektedir.
Ortak Kozmik Çekirdek yaklaşımına göre insanlık, farklı çağlarda ve farklı kültürlerde aynı büyük gerçekliğe farklı dillerle yaklaşmaya çalışmıştır. Bir toplum bunu TENRİ kavramıyla ifade etmiş, bir başkası Brahman demiş, bir diğeri Logos veya Allah kavramını kullanmıştır. İsimler değişmiş olsa da aranan şey aynı kalmıştır: Evrenin arkasındaki düzenin, bilincin ve varoluşun kaynağını anlamak.
Belki de dinler tarihinin en büyük sırrı burada yatmaktadır. İnsanlık farklı yollar izlemiş olabilir; ancak bütün yolların merkezinde aynı soru bulunmaktadır:
Evren neden vardır ve insan bu büyük düzenin neresindedir?
BÖLÜM 11
HOLOGRAFİK EVREN: KOZMOSUN HAFIZASI
İnsanlık tarihinin en büyük keşiflerinden biri, evrenin göründüğünden çok daha derin bir yapıya sahip olduğunun anlaşılmasıdır. Uzun yüzyıllar boyunca madde, gerçekliğin temel unsuru olarak kabul edilmiştir. Dağlar, taşlar, yıldızlar, gezegenler ve insan bedeni fiziksel olarak gözlemlenebildiği için varlığın özü olarak görülmüştür. Ancak bilim ilerledikçe bu anlayış değişmeye başlamıştır. Atomun keşfiyle birlikte maddenin bölünebilir olduğu anlaşılmış, daha sonra atomların da proton, nötron ve elektronlardan meydana geldiği ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyılda gelişen kuantum fiziği ise maddenin en temel düzeyde katı bir yapı olmadığını, enerji alanlarının belirli titreşimlerinden oluştuğunu göstermiştir.
Bu gelişmeler fizik dünyasında yeni bir soruyu gündeme getirmiştir: Evrenin en temel bileşeni gerçekten madde midir? Enerji mi? Yoksa her ikisinin de altında daha temel bir unsur mu bulunmaktadır? Günümüzde birçok teorik fizikçi ve bilgi kuramcısı üçüncü bir olasılığı tartışmaktadır. Bu olasılığa göre evrenin temelinde madde veya enerji değil, bilgi bulunmaktadır.
Bilgi kavramı günlük yaşamda çoğu zaman haber, veri veya düşünce anlamında kullanılmaktadır. Oysa modern bilim açısından bilgi çok daha temel bir kavramdır. Bir atomun yapısı bilgidir. DNA'nın genetik dizilimi bilgidir. Bir yıldızın nasıl oluşacağına ilişkin fiziksel süreçler bilgidir. Doğa yasalarının kendileri bile belirli bir düzen ve bilgi içermektedir. Evrenin her seviyesinde tekrar eden matematiksel ilişkiler, fiziksel sabitler ve yapısal düzenler aslında bir bilgi örgüsünün varlığına işaret etmektedir.
Bu nedenle son yıllarda bazı araştırmacılar evreni devasa bir bilgi sistemi olarak değerlendirmeye başlamışlardır. Bu yaklaşıma göre madde, bilginin yoğunlaşmış biçimidir. Enerji ise bilginin hareket hâlidir. Başka bir ifadeyle bilgi, evrenin görünmez mimarisini oluşturmaktadır.
ProtoTürk kozmolojisinde NOM, OY ve KİRTGÜNÇ kavramları bu açıdan yeniden değerlendirilebilir. NOM evrensel düzeni, OY bilinç ve bilgi alanını, KİRTGÜNÇ ise yaratıcı çekirdeği temsil etmektedir. Bu üç kavram birlikte düşünüldüğünde evren yalnızca fiziksel nesnelerin toplamı değil, aynı zamanda bilgi üreten ve bilgi taşıyan bir yapı olarak ortaya çıkmaktadır.
Modern fizik uzun yıllar boyunca madde ve enerji ilişkisini Einstein'ın ünlü denklemi ile açıklamıştır:
E = mc²
Bu denklem maddenin enerjiye dönüşebileceğini ve enerjinin madde biçiminde yoğunlaşabileceğini göstermektedir. Ancak günümüzde bazı teorisyenler bu ilişkiye üçüncü bir unsurun eklenmesi gerektiğini düşünmektedir. Buna göre evrendeki her fiziksel yapı aynı zamanda belirli miktarda bilgi taşımaktadır. Bu nedenle bazı araştırmacılar sembolik olarak "Madde = Enerji = Bilgi" ifadesini kullanmaktadır.
Bu ifade matematiksel bir denklem değil, yeni bir kozmolojik bakış açısıdır. Bir yıldız yalnızca enerji üreten bir küre değildir; aynı zamanda belirli fizik yasalarının taşıdığı bilgiyi yansıtır. Bir hücre yalnızca kimyasal bir yapı değildir; yaşamı mümkün kılan genetik bilgiyi de taşır. İnsan beyni yalnızca biyolojik bir organ değildir; bilgi işleyen ve bilinç üreten son derece karmaşık bir sistemdir.
Bilgi kavramının bu kadar önem kazanmasının temel nedenlerinden biri kara delik araştırmalarıdır. Kara delikler evrendeki en gizemli yapılardan biridir. Bir yıldızın yaşamının son aşamalarında kendi üzerine çökmesiyle oluşurlar ve çekim güçleri o kadar büyüktür ki ışık bile onların içinden kaçamaz. Uzun yıllar boyunca kara deliklerin içine düşen her şeyi sonsuza kadar yok ettiği düşünülmüştür.
Fakat Stephen Hawking'in çalışmaları bu görüşü değiştirmiştir. Hawking, kuantum etkileri nedeniyle kara deliklerin tamamen karanlık olmadığını ve çok yavaş biçimde enerji yaydıklarını göstermiştir. Bu süreç günümüzde Hawking ışıması olarak bilinmektedir.
Burada önemli bir problem ortaya çıkmıştır. Eğer kara delikler zamanla enerji kaybederek yok oluyorsa, içlerine düşen bilgilere ne olacaktır? Bir atomun, bir kitabın, bir gezegenin veya bir yıldızın taşıdığı bilgi tamamen yok olabilir mi?
Bu soru modern fiziğin en önemli problemlerinden biri olan Bilgi Paradoksu'nu doğurmuştur.
Kuantum mekaniği bilginin korunması gerektiğini söyler. Bir sistemin başlangıç durumuna ait bilgi bütünüyle yok olmamalıdır. Ancak kara delikler ilk bakışta bu ilkeye aykırı görünmektedir. Çünkü içlerine düşen her şey görünürde geri dönülmez biçimde kaybolmaktadır.
Yıllar süren araştırmalar sonunda fizikçilerin büyük bölümü bilginin aslında kaybolmadığı sonucuna yaklaşmıştır. Fakat bu bilginin nasıl korunduğu hâlâ kesin olarak açıklanabilmiş değildir. İşte bu noktada Holografik İlke adı verilen son derece sıra dışı bir teori ortaya çıkmıştır.
Hologram teknolojisinde üç boyutlu bir görüntü iki boyutlu bir yüzey üzerine kaydedilebilir. Hologramın dikkat çekici özelliği, görüntüye ait bütün bilginin yüzey üzerinde bulunmasıdır. Görüntü üç boyutlu görünmesine rağmen onu oluşturan bilgi iki boyutlu bir düzlemde saklanmaktadır.
Gerard 't Hooft ve Leonard Susskind tarafından geliştirilen holografik ilke, evrenin de benzer biçimde çalışabileceğini ileri sürmektedir. Bu ilkeye göre üç boyutlu olarak algıladığımız evrenin bütün bilgisi, aslında daha düşük boyutlu bir sınır yüzeyinde kodlanmış olabilir.
Bu fikir ilk bakışta son derece sıra dışı görünmektedir. Çünkü gündelik deneyimlerimiz bize nesnelerin bilgilerini kendi içlerinde taşıdıklarını düşündürmektedir. Oysa holografik modele göre bir uzay bölgesinin bütün fiziksel içeriği, o bölgenin sınırında depolanıyor olabilir.
Bu yaklaşım kara delik problemlerinin çözümünde önemli sonuçlar vermiştir. Kara deliğin olay ufku olarak adlandırılan sınırı, içine düşen bilginin saklandığı yüzey olarak düşünülebilmektedir. Böylece bilgi tamamen yok olmamakta, yalnızca farklı bir biçimde kodlanmaktadır.
Holografik ilke yalnızca kara deliklere uygulanmakla kalmamış, bütün evren için de olası bir model hâline gelmiştir. Buna göre üç boyutlu olarak deneyimlediğimiz gerçeklik, daha temel bir bilgi düzeyinin yansıması olabilir. Başka bir ifadeyle evren devasa bir hologram gibi davranıyor olabilir.
Bu düşünce bizi kozmik hafıza kavramına ulaştırmaktadır.
Kozmik hafıza, evrende meydana gelen hiçbir olayın bütünüyle kaybolmadığı düşüncesine dayanmaktadır. Her hareket, her etkileşim ve her oluşum evrenin bilgi dokusu içerisinde bir iz bırakmaktadır. Modern bilim henüz böyle bir evrensel hafızanın varlığını doğrudan kanıtlamış değildir. Ancak bilgi korunumu ilkesi ve holografik modeller, bu fikri tamamen dışlamamaktadır.
Kadim geleneklerde benzer düşünceler farklı isimlerle ifade edilmiştir. Evrenin hiçbir şeyi unutmadığı, her olayın görünmez bir kayıt alanında saklandığı veya bütün varlığın ortak bir hafızaya sahip olduğu yönündeki inançlar birçok kültürde görülmektedir. ProtoTürk kozmolojisindeki OY kavramı da bilinç ve bilgi alanı olarak yorumlandığında, bu tür yaklaşımlarla sembolik bir ilişki kurulabilmektedir.
Eğer evren gerçekten bilgi temelli bir yapıya sahipse, galaksilerden atomlara kadar her şey bu büyük bilgi ağının parçalarıdır. İnsan bilinci de bu ağın içinde ortaya çıkan özel bir organizasyon biçimi olabilir. Böylece evren yalnızca madde ve enerjinin hareket ettiği bir mekan olmaktan çıkar; aynı zamanda kendisini kaydeden, koruyan ve sürekli yeniden işleyen büyük bir bilgi sistemi hâline gelir.
Bu bakış açısına göre yıldızlar, gezegenler ve canlılar yalnızca fiziksel oluşumlar değildir. Her biri evrenin taşıdığı bilginin farklı biçimlerde ortaya çıkışıdır. Belki de evrenin gerçek tarihi galaksilerin tarihi değil, bilginin tarihidir. Madde onun görünür yüzü, enerji onun hareketi, bilgi ise onun hafızasıdır. Ve insan bilinci, bu büyük kozmik hafızanın kendi varlığını anlamaya çalışan en karmaşık tezahürü olabilir.
BÖLÜM 12
BİRLEŞİK KOZMİK ALAN TEORİSİ
İnsanlık tarihi boyunca bilim ve felsefenin en büyük hedeflerinden biri, evrenin bütün çeşitliliğini açıklayabilecek tek bir ilkeye ulaşmak olmuştur. Gökyüzündeki yıldızlardan atom altı parçacıklara, yaşamın ortaya çıkışından insan bilincine kadar bütün olaylar görünüşte birbirinden farklıdır. Ancak bu farklılıkların altında ortak bir düzen bulunup bulunmadığı sorusu, hem kadim bilgelerin hem de modern bilim insanlarının zihnini meşgul etmiştir.
Newton, gökteki gezegenlerle yeryüzündeki cisimlerin aynı çekim yasasına bağlı olduğunu göstererek ilk büyük birleşmeyi gerçekleştirmiştir. Maxwell elektrik ve manyetizmayı tek bir teori altında toplamıştır. Einstein yaşamı boyunca kütle çekimi ile diğer kuvvetleri birleştirecek bir teori geliştirmeye çalışmıştır. Günümüzde de fizikçiler bütün doğa kuvvetlerini açıklayabilecek "Her Şeyin Teorisi" arayışını sürdürmektedir.
ProtoTürk kozmolojisinde ise evrenin temelinde NOM adı verilen kozmik düzenin bulunduğu düşünülmektedir. Bu düzen yalnızca fiziksel süreçleri değil, bilgiyi, yaşamı, bilinci ve varoluşun bütün katmanlarını kapsamaktadır. Bu nedenle Birleşik Kozmik Alan Teorisi, modern fiziğin birleşik alan arayışı ile kadim kozmolojinin bütüncül evren anlayışını ortak bir çerçevede değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Bu yaklaşımın temel varsayımı şudur: Evrende gözlemlenen bütün oluşumlar, daha derindeki tek bir alanın farklı tezahürleri olabilir.
Nasıl ki okyanusun yüzeyindeki dalgalar birbirinden farklı görünse de aynı suyun hareketlerinden oluşuyorsa, madde, enerji, yaşam ve bilinç de aynı temel gerçekliğin farklı görünümleri olabilir.
Bu nedenle teorinin ilk bileşeni Bilgi Alanı'dır.
Bilgi Alanı, evrendeki bütün düzenlerin kaynağı olarak düşünülmektedir. Modern bilimde bilgi giderek daha temel bir kavram hâline gelmektedir. Genetik kodlar, kuantum durumları, fizik yasaları ve matematiksel ilişkiler bilgi taşıyan yapılardır. Evrenin her seviyesinde belirli düzenler ve kurallar gözlemlenmektedir. Bu durum, fiziksel gerçekliğin altında bilgi temelli bir yapının bulunabileceğini düşündürmektedir.
Bilgi Alanı, evrenin görünmez planı olarak değerlendirilebilir. Bir binanın inşa edilmesinden önce mimari planının bulunması gibi, evrendeki oluşumlar da belirli bilgi kalıplarına göre gerçekleşiyor olabilir. Atomların davranışları, yıldızların oluşumu ve yaşamın ortaya çıkışı bu bilgi yapılarının farklı seviyelerdeki yansımaları olarak düşünülebilir.
ProtoTürk kozmolojisinde OY kavramı bilinç ve bilgi ile ilişkilendirilirken, KİRTGÜNÇ yaratıcı çekirdeği ifade etmektedir. Bu açıdan Bilgi Alanı, evrenin görünmez hafızası ve düzen kaynağı olarak yorumlanabilir.
Ancak bilgi tek başına yeterli değildir. Bilginin görünür hâle gelebilmesi için hareket gereklidir. Bu nedenle ikinci bileşen Enerji Alanı'dır.
Modern fiziğe göre evrenin temelinde enerji alanları bulunmaktadır. Kuantum alan teorisi, bütün parçacıkların alan titreşimlerinden oluştuğunu ileri sürmektedir. Elektronlar, fotonlar ve diğer parçacıklar aslında ilgili alanların belirli titreşim durumlarıdır.
Enerji Alanı evrendeki hareketin, dönüşümün ve değişimin kaynağıdır. Bilgi düzeni tanımlarken, enerji bu düzenin gerçekleşmesini sağlar. Bir DNA molekülü yaşam planını taşıyabilir; ancak enerji olmadan bu plan hayata geçirilemez. Aynı şekilde fizik yasaları var olabilir; fakat enerji olmadan hiçbir süreç gerçekleşmez.
Bu nedenle enerji, bilginin dinamik yüzü olarak düşünülebilir. Bilgi yön verir, enerji ise hareket sağlar.
ProtoTürk düşüncesinde AQINIŞ kavramı akışı, hareketi ve dönüşümü temsil etmektedir. Enerji Alanı bu kozmik akışın modern fizik dilindeki karşılığı olarak değerlendirilebilir.
Üçüncü bileşen Bilinç Alanı'dır.
Bilinç günümüz biliminin hâlâ tam olarak açıklayamadığı en büyük gizemlerden biridir. Beynin işleyişi büyük ölçüde anlaşılmış olsa da öznel deneyimin nasıl ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir.
Bazı araştırmacılar bilincin yalnızca biyolojik bir süreç olmadığını, evrenin daha temel özelliklerinden biri olabileceğini düşünmektedir. Bu yaklaşım henüz bilimsel bir teori hâline gelmemiş olsa da ciddi tartışmalar yaratmıştır.
Bilinç Alanı kavramı, farkındalığın evrensel bir boyut taşıyabileceğini ifade etmektedir. İnsan zihni bu alanın yerel bir yansıması olarak düşünülebilir. Tıpkı bir radyonun görünmez elektromanyetik dalgaları alması gibi, bilinç de daha geniş bir alanın belirli bir organizasyon düzeyinde ortaya çıkan tezahürü olabilir.
ProtoTürk kozmolojisinde OY ve ÖZ kavramları, bireysel bilinç ile evrensel düzen arasında kurulan bağlantıyı temsil etmektedir. Bu nedenle Bilinç Alanı, evrenin yalnızca fiziksel değil aynı zamanda farkındalık üretebilen bir yapıya sahip olabileceği fikrini ifade etmektedir.
Dördüncü bileşen Geometrik Alan'dır.
Evrenin her seviyesinde geometriye rastlanmaktadır. Kristaller belirli simetrilere sahiptir. Galaksiler spiral yapılar oluşturur. Bitkiler altın oran ilişkileri gösterir. Moleküller belirli açılarla düzenlenir. Uzay-zamanın kendisi bile geometrik özellikler taşımaktadır.
Einstein'ın genel görelilik teorisi, kütle çekimini bir kuvvet olarak değil, uzay-zaman geometrisinin sonucu olarak açıklamıştır. Buna göre madde ve enerji uzay-zamanı büker, uzay-zamanın eğriliği ise cisimlerin hareketini belirler.
Bu yaklaşım geometriyi evrenin temel unsurlarından biri hâline getirmiştir.
ProtoTürk kozmolojisindeki TÖRT ON, ALTI YARIĞ ve ÜÇ NOM TİLGENİ kavramları da evrenin geometrik düzenini ifade etmektedir. Geometrik Alan, bu düzenin fiziksel ve matematiksel temelini temsil etmektedir.
Bilgi Alanı, Enerji Alanı, Bilinç Alanı ve Geometrik Alan birlikte ele alındığında Birleşik Model ortaya çıkmaktadır.
Bu modele göre evren dört ayrı gerçeklikten oluşmamaktadır. Bunlar aynı temel alanın dört görünümüdür.
Bilgi yapıyı belirler.
Enerji hareketi sağlar.
Geometri formu oluşturur.
Bilinç ise bu yapının kendisini fark etmesini mümkün kılar.
Bu dört unsur birbirinden bağımsız değildir. Sürekli etkileşim içerisindedir. Bilgi enerjiyi yönlendirir. Enerji geometrik yapılar oluşturur. Geometrik yapılar yaşamı ve bilinci mümkün kılar. Bilinç ise yeniden bilgi üretir.
Böylece evren kendi içerisinde döngüsel bir bütünlük kazanır.
Bu modelde insan yalnızca gözlemci değildir. Evrenin kendi kendisini anlamaya çalışan parçasıdır. Bilinç, kozmik düzenin dışındaki bir olay değil; onun doğal sonucudur.
Birleşik Kozmik Alan Teorisi'nin matematiksel formülasyonu henüz fiziksel bir teori değildir. Bu kitapta kullanılan formülasyon kavramsal bir çerçeve sunmaktadır.
Bu çerçeve sembolik olarak şu şekilde ifade edilebilir:
K = B + E + G + C
Burada;
K = Kozmik Alan
B = Bilgi Alanı
E = Enerji Alanı
G = Geometrik Alan
C = Bilinç Alanı
Bu ifade fiziksel bir denklem değil, teorinin temel mantığını gösteren sembolik bir formüldür.
Daha kapsamlı bir yorumla:
Madde = Bilgi × Enerji × Geometri
Bilinç = Bilginin Kendini Fark Etmesi
şeklindeki ifadeler teorinin felsefi özünü özetlemektedir.
Bu modele göre evren yalnızca fiziksel nesnelerden oluşan mekanik bir sistem değildir. Aynı zamanda bilgi taşıyan, enerji üreten, geometrik düzenler oluşturan ve belirli koşullar altında bilinç meydana getirebilen bütüncül bir yapıdır.
Böylece NOM ile başlayan kozmik düzen anlayışı, Bilgi Alanı ile şekillenmekte, Enerji Alanı ile hareket kazanmakta, Geometrik Alan ile form almakta ve Bilinç Alanı ile kendisini fark etmektedir.
Belki de evrenin en büyük sırrı burada saklıdır. Galaksilerden atomlara, yaşamdan bilince kadar bütün varlıklar aynı büyük kozmik alanın farklı görünümleridir. İnsan ise bu alanın içinde doğmuş, onunla şekillenmiş ve sonunda onun ne olduğunu anlamaya çalışan bilinçli bir aynadır.
EVREN BİR DÜŞÜNCE MİDİR?
Bu kitabın başlangıcında evrenin kökenini anlamaya yönelik kadim ProtoTürk kavramları ile modern bilimin ortaya koyduğu kozmolojik modeller arasında bir köprü kurmaya çalıştık. NOM ile başlayan bu yolculuk, YOKLUK'tan ilk titreşime, ilk maddeden yıldızların doğuşuna, kozmik geometriden bilince, bilgi alanlarından holografik evren modellerine kadar uzanan geniş bir düşünce haritası ortaya koydu. Şimdi ise bütün bu kavramların sonunda insanlık tarihinin belki de en eski ve en büyük sorusuna geri dönüyoruz:
Evren gerçekte nedir?
Bu soruya verilen cevaplar çağlar boyunca değişmiştir. İlk insanlar için evren, tanrıların yaşadığı kutsal bir mekândı. Antik filozoflar onu dört unsurdan oluşan bir düzen olarak gördüler. Newton için evren dev bir saat mekanizmasına benziyordu. Einstein için uzay ve zamanın birleştiği dinamik bir yapıydı. Kuantum fiziği ise gerçekliğin temelinde olasılıkların bulunduğunu gösterdi.
Her yeni keşif, önceki anlayışı değiştirdi. Fakat dikkat çekici olan nokta şudur: Bilim ilerledikçe evren daha basit değil, daha gizemli görünmeye başlamıştır.
Bugün modern fizik, maddenin temelinde enerji alanlarının bulunduğunu söylemektedir. Enerjinin altında kuantum alanları yer almaktadır. Kuantum alanlarının davranışları matematiksel bilgilerle ifade edilmektedir. Bilgi kavramı ise giderek fiziğin merkezine yaklaşmaktadır. Bazı teorisyenler, evrenin en temel unsurunun madde değil bilgi olabileceğini ileri sürmektedir.
Bu noktada insan zihni kaçınılmaz olarak yeni bir soruyla karşılaşmaktadır.
Eğer evrenin temelinde bilgi varsa, bu bilgi neyin bilgisidir?
Bir kitabın anlamlı olabilmesi için harflerin belirli bir düzen içinde bulunması gerekir. Bir bilgisayar programının çalışabilmesi için kodların belirli kurallara göre yazılması gerekir. DNA'nın yaşamı oluşturabilmesi için genetik bilginin belirli bir organizasyona sahip olması gerekir.
O hâlde evrenin taşıdığı bilgi nereden gelmektedir?
Modern bilim bu soruya henüz kesin bir cevap verememektedir. Ancak son yıllarda ortaya çıkan bazı teoriler, evrenin yalnızca fiziksel bir yapı olmadığını düşündürmektedir. Holografik ilke, kuantum bilgi teorileri ve birleşik alan modelleri, gerçekliğin derinliklerinde bilgi temelli bir düzen bulunabileceğini göstermektedir.
Bu düşünce, kadim kozmolojilerin bazı sezgileriyle şaşırtıcı biçimde örtüşmektedir.
ProtoTürk kozmolojisinde evren rastlantısal bir madde yığını değildir. NOM ile ifade edilen kozmik düzen, varoluşun temelini oluşturmaktadır. TENRİ mutlak ilkeyi, OY bilinci, ÖZ varlığın özünü, KİRTGÜNÇ yaratıcı çekirdeği temsil etmektedir. Bu kavramlar modern fiziğin kavramları değildir; ancak evrenin temelinde düzen, bilgi ve bilinç bulunduğu yönündeki düşünceleri yansıtmaktadır.
Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde evrenin bir düşünce olduğu söylenemez. Böyle bir iddiayı doğrulayabilecek deneysel veriler bulunmamaktadır. Bilim, gözlemlenebilir ve ölçülebilir olgularla çalışır. Bu nedenle evrenin bilinçli bir düşünce olduğu veya kozmik bir zihnin ürünü olduğu yönündeki görüşler bugün bilimsel teori olarak kabul edilmemektedir.
Bununla birlikte bilim, evrenin düşündüğümüzden çok daha karmaşık olduğunu göstermektedir. Kuantum mekaniğinde gözlem problemi, bilgi paradoksu, bilinç araştırmaları ve matematiğin evren üzerindeki olağanüstü başarısı hâlâ tam olarak açıklanabilmiş değildir. Özellikle matematiksel yapıların doğaya bu kadar kusursuz biçimde uygulanabilmesi, birçok bilim insanını şaşırtmaya devam etmektedir.
Albert Einstein'ın "Evren hakkında anlaşılmaz olan şey, onun anlaşılabilir olmasıdır." sözü bu durumu özetlemektedir.
Gerçekten de insan zihninin evreni anlayabilmesi başlı başına bir gizemdir. Çünkü yıldız tozundan oluşmuş biyolojik bir organizmanın, milyarlarca ışık yılı uzaklıktaki galaksileri açıklayabilmesi olağanüstü bir durumdur.
Felsefi açıdan bakıldığında ise konu daha farklı bir boyut kazanmaktadır.
Tarih boyunca birçok düşünür gerçekliğin temelinde bilincin bulunduğunu savunmuştur. Platon'a göre görünür dünya ideaların yansımasıydı. Plotinus bütün varlığın Bir'den taştığını düşünüyordu. Hint felsefesinde Brahman evrensel bilinç olarak tanımlanmıştır. Tasavvuf geleneğinde ise bütün varlık ilahi hakikatin tecellileri olarak yorumlanmıştır.
Bu düşüncelerin ortak noktası, evrenin yalnızca fiziksel bir yapı olmadığı fikridir.
Onlara göre madde son gerçeklik değildir.
Asıl gerçeklik daha derin bir düzeyde bulunmaktadır.
Bu düzey kimi zaman bilinç, kimi zaman akıl, kimi zaman logos, kimi zaman ise ilahi hakikat olarak adlandırılmıştır.
ProtoTürk kozmolojisi de benzer şekilde evreni yalnızca maddi süreçlerle açıklamaz. Bilgi, bilinç ve düzen kavramları kozmik yapının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle evren burada mekanik bir makine değil, yaşayan ve sürekli gelişen bir düzen olarak görülmektedir.
Belki de bu nedenle eski bilgeler gökyüzüne baktıklarında yalnızca yıldızları değil, anlamı da arıyorlardı.
Modern insan ise teleskoplarla galaksileri incelerken aynı soruyu farklı kelimelerle sormaktadır.
Neden varız?
Bu düzen neden vardır?
Bilinç nasıl ortaya çıkmıştır?
Evren neden anlaşılabilir bir yapıya sahiptir?
Bu soruların hiçbiri henüz kesin olarak cevaplanmış değildir.
Ancak insanlık tarihi boyunca değişmeyen bir gerçek vardır: İnsan daima kökenini aramıştır.
ProtoTürk mirasının yeniden okunmasının önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Amaç geçmişe dönmek veya eski bilgileri modern bilimin yerine koymak değildir. Amaç, insanlığın düşünce tarihini daha geniş bir perspektifle değerlendirebilmektir. Çünkü eski toplumlar da gökyüzüne bakıyor, doğayı gözlemliyor ve evreni anlamaya çalışıyordu.
Onların dili sembollerdi.
Bizim dilimiz matematiktir.
Onların araçları mitolojiydi.
Bizim araçlarımız teleskoplardır.
Fakat merak aynıdır.
Belki de insanlık tarihinin en büyük ortak mirası budur.
Geleceğin kozmolojisi büyük olasılıkla yalnızca fizik biliminin sınırları içerisinde kalmayacaktır. Bilgi teorisi, yapay zekâ, nörobilim, kuantum fiziği ve kozmoloji giderek birbirine yaklaşmaktadır. Önümüzdeki yüzyıllarda evrenin yalnızca maddi yapısını değil, bilgi yapısını da anlamaya çalışacağız. Bilincin doğası daha derin biçimde araştırılacak ve yaşamın evrendeki rolü yeniden değerlendirilecektir.
Belki bir gün evrenin neden var olduğunu açıklayabilecek bir teori geliştirilecektir.
Belki bilinç ile madde arasındaki ilişki çözülecektir.
Belki yaşamın evrendeki yaygınlığı anlaşılacaktır.
Belki de bugün sorduğumuz bütün soruların yerini daha büyük sorular alacaktır.
Çünkü bilgi arttıkça gizem de büyümektedir.
Bu kitabın sonunda kesin cevaplar sunmak mümkün değildir. Ancak ulaşılan sonuç şudur:
Evren yalnızca madde değildir.
Yalnızca enerji de değildir.
Aynı zamanda bilgi üreten, düzen oluşturan ve bilinç ortaya çıkarabilen olağanüstü bir sistemdir.
Bu sistemin temelinde ne bulunduğunu henüz tam olarak bilmiyoruz.
Fakat bildiğimiz bir şey vardır:
Evren, kendisini anlayabilecek varlıklar üretmiştir.
İnsan, yıldızların içinden doğmuş bir bilinçtir.
Ve belki de evrenin milyarlarca yıllık yolculuğundaki en sıra dışı olay, bir gün kendi kökenini sorgulamaya başlamış olmasıdır.
Bu nedenle "Evren bir düşünce midir?" sorusunun kesin cevabı bugün verilemez.
Ancak şunu söylemek mümkündür:
Evren, düşünceyi üretebilen bir yapıdır.
Ve insan bilinci, evrenin kendi üzerine yönelttiği en derin sorudur.



