ÖZDEVİNİM KURAMI BÖLÜM-40: Yedi Enerjetik Beden, Bilinç Mimarisi ve Merkeze Dönüş
ÖZDEVİNİM KURAMI BÖLÜM-40: Yedi Enerjetik Beden, Bilinç Mimarisi ve Merkeze Dönüş. Farkındalık geliştir. Enerjini koru. Duygularını arındır. Zihnini sadeleştir. Ruhsal amacını hatırla. İlahi akışa teslim ol. Sekine içinde merkezde kal...
ÖZ-DEVİNİM KURAMI


ÖZDEVİNİM KURAMI
BÖLÜM-40: Yedi Enerjetik Beden, Bilinç Mimarisi ve Merkeze Dönüş
YEDİ ENERJETİK BEDEN TEORİSİ
Özdevinim Kuramı'na göre insan tek katmanlı bir varlık değildir. Fiziksel beden yalnızca görünen yüzdür. Görünen bedenin arkasında birbirine bağlı yedi temel bilinç ve enerji alanı bulunmaktadır. Bu alanlar birbirinden bağımsız yapılar değildir; aynı varlığın farklı yoğunluk seviyeleridir. İnsan, bu yedi katmanın birlikte çalışmasıyla ortaya çıkan çok katmanlı bir bilinç organizmasıdır.
Yaşam boyunca karşılaşılan bütün deneyimler bu katmanlar arasında hareket eder. Yukarı katmanlarda kayıt olarak başlayan süreçler aşağı katmanlarda olay olarak görünür hale gelir. Aşağı katmanlarda çözülen problemler ise yukarı katmanlarda kayıtların çözülmesine yol açar. Böylece insan, sürekli olarak yukarıdan aşağıya yazılan ve aşağıdan yukarıya çözülen bir bilinç akışı içinde yaşar.
FİZİK BEDEN
Fizik beden, bilincin en yoğunlaşmış ve en yavaş titreşimli katmanıdır. İnsanların çoğu kendilerini yalnızca bu bedenle özdeşleştirir. Oysa fizik beden, sistemin başlangıcı değil sonucudur. Üst katmanlarda oluşan bilinç kayıtları en sonunda fizik bedende görünür hale gelir.
Fizik bedenin temel işlevi deneyimi somutlaştırmaktır. Düşünceler burada davranışa dönüşür, duygular burada biyolojik tepkilere dönüşür ve enerji akışları burada organik yapılara yansır. Fizik beden adeta bilinç sisteminin ekrana yansımış görüntüsüdür.
Bu katmandaki bozulmalar genellikle hastalıklar, kronik ağrılar, bedensel zayıflıklar, açıklanamayan rahatsızlıklar ve sürekli tekrar eden fiziksel problemler şeklinde ortaya çıkar. Özdevinim Kuramı'na göre bunlar yalnızca biyolojik olaylar değildir; daha üst katmanlarda oluşmuş dengesizliklerin son halkalarıdır.
Karma açısından fizik beden geçmiş bilinç kayıtlarının görünür hale geldiği sahnedir. Bilinçte çözülmeyen bir tema zamanla bedende deneyim haline gelebilir.
Sembolik olarak fizik beden "toprak" unsuruna karşılık gelir. Toprak nasıl bütün tohumların görünür hale geldiği alan ise fizik beden de bilinç tohumlarının görünür hale geldiği alandır.
YAŞAM BEDENİ
Yaşam bedeni, fizik bedeni hareket ettiren enerji akışıdır. Nefes, canlılık, hareket, dayanıklılık, üretkenlik ve yaşama bağlanma gücü bu katmanda bulunur.
İnsan bazen fiziksel olarak sağlıklı olmasına rağmen kendisini sürekli yorgun hisseder. Bazen çok az enerji harcamasına rağmen tükenmişlik yaşar. Bunun nedeni çoğu zaman yaşam bedenindeki akış bozukluklarıdır.
Yaşam bedeninin görevi üst katmanlardan gelen enerjiyi fizik bedene aktarmaktır. Bu katman bir nehir gibidir. Akış sağlıklı olduğunda insan kendisini canlı hisseder. Akış bozulduğunda ise yaşam zorlaşmaya başlar.
Bu katmandaki bozulmalar enerji düşüklüğü, kronik yorgunluk, isteksizlik, yaşamdan kopma hissi ve sürekli engellenme deneyimleri olarak ortaya çıkar.
Karma açısından yaşam bedeni, geçmişte oluşturulan akışların geri dönüş alanıdır. Başkalarının gelişimini engelleyen, yaşam alanlarını daraltan veya enerji sömürüsü oluşturan bilinç kalıpları bu düzeyde yeniden dengelenebilir.
Sembolik karşılığı sudur. Çünkü su gibi yaşam da sürekli akmak ister. Akış durduğunda bozulma başlar.
DUYGU BEDENİ
Duygu bedeni, bilinç kayıtlarının titreşim alanıdır. Korku, öfke, sevgi, şefkat, arzu, kıskançlık, bağlılık ve teslimiyet burada oluşur.
Duygular çoğu zaman yanlış anlaşılır. İnsanlar onları yalnızca psikolojik tepkiler olarak görürler. Oysa Özdevinim Kuramı'na göre duygu, olayların öncüsüdür. Bir deneyim önce duyguda titreşim olarak oluşur, daha sonra yaşamın içine yansır.
Duygu bedeninin temel görevi bilinci harekete geçirmektir. Duygu olmayan yerde deneyim derinleşmez. Ancak bastırılmış duygular zamanla yoğunlaşır ve kader haline gelir.
Bu katmandaki bozulmalar korku döngüleri, bağımlılıklar, öfke patlamaları, sürekli terk edilme hissi, değersizlik duygusu ve duygusal tekrarlar şeklinde görülür.
Karma açısından duygu bedeni geçmiş deneyimlerin sıcak izlerini taşır. İnsan çoğu zaman geçmişte anlamadığı deneyimleri bugün duygu olarak yaşamaya devam eder.
Sembolik karşılığı ateştir. Çünkü ateş gibi duygular da dönüştürür, yakar ve arındırır.
ZİHİN BEDENİ
Zihin bedeni gerçeklik üretim merkezidir. İnsan dış dünyayı olduğu gibi görmez; zihninin izin verdiği kadar görür.
İnançlar, yargılar, düşünce kalıpları, yorum mekanizmaları ve anlam üretme süreçleri burada gerçekleşir.
Zihin bedeninin temel görevi deneyimleri anlamlandırmaktır. Ancak zihin merkeze geçtiğinde insan hakikati değil, kendi yorumlarını yaşamaya başlar.
Bu katmandaki bozulmalar takıntılar, aşırı yargılama, katı düşünce kalıpları, kuruntular, gerçeklikten kopuş ve zihinsel gürültü şeklinde ortaya çıkar.
Karma açısından zihin bedeni geçmiş kayıtların düşünce biçimlerine dönüşmüş halidir. İnsan çoğu zaman olayları değil, olaylar hakkındaki eski kayıtlarını yaşamaktadır.
Sembolik karşılığı havadır. Hava nasıl görünmez ama her yeri doldurursa düşünceler de yaşamın tamamını etkiler.
RUH BEDENİ
Ruh bedeni varlığın merkezidir. İnsanı insan yapan çekirdek burada bulunur.
Öz farkındalık, tanıklık, içsel yön duygusu, anlam hissi ve hakikat sezgisi ruh bedeninin temel özellikleridir.
Ruh aktif olduğunda insan yaşamının içinde kaybolmaz. Olayları yaşarken aynı zamanda onları gözlemleyebilir. Bu gözlem kapasitesi bilincin merkezini oluşturur.
Ruh bedenindeki bozulmalar yönsüzlük, anlamsızlık hissi, kimlik kaybı, sürekli boşluk duygusu ve varoluşsal krizler olarak ortaya çıkar.
Karma açısından ruh bedeni bireysel bilincin taşıdığı temel derslerin merkezidir. İnsan hayatının ana temaları burada saklanır.
Sembolik karşılığı güneştir. Çünkü bütün alt katmanlar ışıklarını ruh merkezinden alırlar.
SEKİNE BEDENİ
Sekine bedeni sistemin denge merkezidir. Huzur burada bir duygu değil, bir düzen durumudur.
Sekine üst katmanlarla alt katmanlar arasında köprü görevi görür. İnsanın içsel bütünlüğü bu katmanın sağlıklı çalışmasına bağlıdır.
Sekine aktif olduğunda insan zor şartlarda bile merkezini koruyabilir. Dışarıda fırtına olsa bile içeride denge sürer.
Bu katmandaki bozulmalar sürekli huzursuzluk, içsel dağınıklık, yön kaybı, ruhsal çalkantılar ve kronik tatminsizlik şeklinde görülür.
Karma açısından sekine bedeni dengenin bozulduğu alanların geri çağrıldığı merkezdir. Bilinç hangi alanda ölçüyü kaybetmişse sekine o alana dikkat çeker.
Sembolik karşılığı gökyüzüdür. Gökyüzü nasıl bütün hava olaylarını içinde taşıyorsa sekine de bütün katmanları içinde dengeler.
HAKK BEDENİ
Hakk bedeni bütün sistemin temelidir. Bu katman bilinç kayıtlarının saklandığı ve kaderin üretildiği çekirdek alandır.
Burada hiçbir deneyim kaybolmaz. Her düşünce, her duygu ve her eylem bir tohum olarak saklanır. Zamanı geldiğinde bu tohumlar açılır ve yaşam deneyimine dönüşür.
Hakk bedeninin temel işlevi evrensel dengeyi korumaktır. Bu nedenle karma, kısas ve kefaret mekanizmalarının kaynağı burasıdır.
Bu katmandaki bozulmalar doğrudan görünmez. Ancak alt katmanlarda sürekli tekrar eden problemler olarak kendilerini gösterirler.
Karma açısından Hakk bedeni bütün karmaların kayıt merkezidir. Burada hiçbir şey cezalandırılmaz; yalnızca dengelenir.
Sembolik karşılığı nurdur. Çünkü bütün katmanların kaynağı bu alandır. Nasıl ışık görünür dünyayı mümkün kılıyorsa Hakk bedeni de bütün bilinç katmanlarının varlık sebebidir.
Sonuç olarak insan yalnızca etten ve kemikten oluşan bir beden değildir. İnsan; fizik, yaşam, duygu, zihin, ruh, sekine ve Hakk katmanlarının birlikte oluşturduğu çok boyutlu bir bilinç sistemidir. Yaşam boyunca karşılaşılan bütün deneyimler bu katmanlar arasındaki hareketin sonucudur. İnsan kendisini tanımaya başladığında aslında bu yedi beden arasındaki ilişkiyi keşfetmeye başlar. Gerçek özdevinim de burada başlar.
ÜST ÜÇÜZ
İnsanın görünen tarafı alt katmanlarda yaşar; düşünen, hisseden, hareket eden ve bedensel olarak deneyim üreten taraf budur. Ancak insanı insan yapan asıl çekirdek daha yukarıda bulunur. Özdevinim Kuramı'nda bu çekirdeğe Üst Üçüz adı verilir. Üst Üçüz; Ruh, Sekine ve Hakk katmanlarından oluşur. Bunlar insanın ilahi eksenini meydana getirir.
Üst Üçüz, deneyimin doğrudan üreticisi değildir; onun görevi yaşananlara anlam kazandırmak ve onları idrak etmektir. Deneyimi fiilen yaşayan ve üreten Alt katmanlardır. Alt katmanlar yaşamın akışı içinde hareket eder, hisseder, düşünür ve eyleme geçer. Buna karşılık Üst katmanlar, yaşananları gözlemleyen, kavrayan ve onlara yön veren bilinç alanını temsil eder.
Alt katmanlar hareketin ve değişimin alanında bulunurken, Üst katmanlar bu hareketlere istikamet kazandırır. Alt katmanlar zamanın akışı içerisinde doğar, gelişir ve dönüşür; Üst katmanlar ise zamanın ötesine uzanan sürekliliği muhafaza eder. Bu nedenle Alt katmanlar yaşamın tecrübesini oluştururken, Üst katmanlar o tecrübenin anlamını, amacını ve bütünlüğünü taşır. İnsan varlığında bu iki yapı birbirinden ayrı değil, birbirini tamamlayan bir bütünün farklı işlevleridir; biri yaşar, diğeri bilir; biri hareket eder, diğeri yön verir; biri zamanın içinde deneyimler, diğeri zamanın ötesindeki sürekliliği korur.
Ruh, Üst Üçüz'ün merkezidir. İnsan "Ben kimim?" sorusunu sorduğunda cevap arayan taraf ruh değildir; cevapları gözlemleyen taraf ruhtur. Çünkü ruh kimlik değildir. Ruh, kimlikleri gözlemleyen merkezdir. İnsan yaşam boyunca birçok rol üstlenebilir. Çocuk olur, yetişkin olur, ebeveyn olur, öğrenci olur, öğretmen olur. Ancak bütün bu roller değişirken değişmeyen bir tanıklık noktası vardır. Ruh işte o noktadır.
Sekine, ruhun taşıdığı farkındalığın dağılmasını engelleyen denge alanıdır. İnsan bazen doğruyu bilir fakat huzur bulamaz. Bazen bilgisi vardır fakat merkezsizdir. Çünkü bilgi denge üretmez. Dengeyi üreten sekinedir. Sekine, bilinç sisteminin görünmeyen eksenidir. O olmadan ruh aşağı katmanlarla uyumlu şekilde çalışamaz.
Hakk ise Üst Üçüz'ün en derin boyutudur. Hakk, bireysel bilincin ötesinde bulunan kayıt alanıdır. İnsan hayatındaki bütün deneyimler burada tohum olarak saklanır. Hakk alanı yalnızca geçmişi saklayan bir hafıza değildir. Aynı zamanda gelecekte açılacak bütün deneyimlerin çekirdeğidir. Bu nedenle kader burada yazılmaz; burada üretilir.
Üst Üçüz birlikte çalıştığında insan merkezli bir varlık haline gelir. Ruh yön verir, sekine dengeler, Hakk ise sürekliliği korur. Böyle bir durumda insan yalnızca yaşamaz; yaşadığını bilir. Yalnızca düşünmez; düşündüğünü gözlemleyebilir. Yalnızca hissetmez; hislerinin içinde kaybolmadan onları fark edebilir.
İnsanın gerçek insanlığı Üst Üçüz'ün aktif olduğu noktada başlar.
ALT DÖRDÜZ
Alt Dördüz; zihin, duygu, yaşam ve fizik katmanlarından oluşur. Bunlar insanın dünyayla ilişki kurmasını sağlayan araçlardır. İnsan deneyimi bu katmanlarda yaşar. Görür, hisseder, düşünür, hareket eder ve sonuçlarla karşılaşır.
İnsanın dünyadaki yaşam deneyimi Alt Dördüz olmadan gerçekleşemez. Çünkü düşünme, hissetme, enerji üretme ve fiziksel eylem süreçlerinin tamamı bu katmanlar aracılığıyla ortaya çıkar. Ancak Alt Dördüz kendi başına insanın özü değildir; yalnızca insanın kendisini ifade etmek ve deneyimlemek için kullandığı araçlar sistemidir.
Bu yapının ilk katmanı olan zihin, yaşanan deneyimleri yorumlar ve anlamlandırmaya çalışır. Duygu katmanı, deneyimlere enerji ve yönelim kazandırır. Yaşam bedeni, bu enerjiyi harekete dönüştürerek canlılığın sürekliliğini sağlar. Fizik beden ise bütün bu süreçlerin görünür ve somut düzlemde ortaya çıkmasını mümkün kılar. Böylece insanın dünyayla kurduğu ilişkinin tüm işlevsel yönleri Alt Dördüz aracılığıyla gerçekleşir.
Doğal ve dengeli düzende Alt Dördüz, Üst Üçüz tarafından yönlendirilir. Üst Üçüz, insanın özünü, farkındalığını ve süreklilik taşıyan bilinç merkezini temsil ederken, Alt Dördüz bu merkezin dünyadaki işleyiş araçlarını oluşturur. Ancak insanlık tarihindeki en büyük yanılsamalardan biri, araçların zamanla merkezin yerine geçmeye başlamasıdır.
Bu durumda insan düşüncelerini kendisi sanır. Oysa düşünceler zihnin ürettiği ve işlediği yapılardır. İnsan duygularını kendisi sanır; hâlbuki duygular, deneyimlere eşlik eden enerji hareketleridir. İnsan bedenini kendisi sanır; oysa beden, varlığın dünyadaki görünümünden ibarettir. Böylece araç ile öz yer değiştirir ve insan, kullandığı sistemleri kendi varlığının merkezi zannetmeye başlar.
Bu yer değiştirme içsel dengenin bozulmasına neden olur. Zihin yön vermeye başladığında hakikatin yerine yorumlar geçer. Duygular yön vermeye başladığında denge kaybolur ve insan anlık dalgalanmaların etkisine girer. Beden yön vermeye başladığında ise anlam geri plana düşer; yaşam yalnızca fiziksel ihtiyaçların çevresinde şekillenmeye başlar.
Oysa Alt Dördüz’ün görevi yönetmek değil, taşımaktır. Bu katmanlar, bir at arabasının tekerleklerine benzer. Tekerlekler olmadan yol almak mümkün değildir; ancak tekerlekler arabanın hangi yöne gideceğine karar veremez. Hareketi sağlayan araç onlar olsa da yönü belirleyen merkez başka bir yerdedir. İnsanın iç dünyasında bu merkez Üst Üçüz’dür.
Bu nedenle insanın yaşadığı bütün içsel çatışmaların temelinde, Üst Üçüz ile Alt Dördüz arasındaki doğal dengenin bozulması yatar. Araçların yönetmeye, merkezin ise geri çekilmeye başlaması, insanın kendi özünden uzaklaşmasına neden olur. Buna karşılık Üst Üçüz’ün rehberliği altında çalışan bir Alt Dördüz, insanın hem dünyadaki deneyimini sağlıklı biçimde yaşamasını hem de öz farkındalığını korumasını mümkün kılar. Böylece insan, hem zamanın içinde yaşayabilir hem de zamanın ötesindeki anlam ve süreklilikle bağını sürdürebilir.
Formun Üstü
Formun Altı
İNSAN NEDEN MERKEZİNİ KAYBEDER?
İnsan doğduğu anda merkezini kaybetmez. Merkez kaybı yavaş ilerleyen bir süreçtir. Bu süreç çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşir.
Merkezin kaybedilmesinin ilk nedeni özdeşleşmedir.
İnsan araçlarını kullanmak yerine onlarla özdeşleşmeye başlar. Düşüncelerini mutlak gerçek kabul eder. Duygularını hakikatin ölçüsü zanneder. Bedenini varlığının tamamı olarak görür.
Böylece bilinç yavaş yavaş dış katmanlara çekilir.
İkinci neden korkudur.
Korku bilinci daraltır. Daralan bilinç yukarı katmanlarla olan bağlantısını kaybetmeye başlar. İnsan yalnızca hayatta kalmaya odaklandığında ruh geri çekilir ve alt sistemler kontrolü ele geçirir.
Üçüncü neden arzudur.
Arzu başlangıçta hareket üretir. Ancak zamanla merkezin yerini aldığında insanı dış dünyanın nesnelerine bağlar. İnsan sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya başladığında öz merkez unutulur.
Dördüncü neden ise bilinçsiz tekrardır.
Aynı düşüncelerin, aynı duyguların ve aynı davranışların sürekli tekrarlanması sistemin mekanikleşmesine yol açar. Mekanikleşen bilinç farkındalığını kaybeder. Farkındalık kaybolduğunda merkez görünmez hale gelir.
Merkez kaybı ani bir olay değildir; yavaş ve çoğu zaman fark edilmeden gerçekleşen bir süreçtir. Bu süreçte insan, önce kendi özünden gelen rehberliği daha az algılamaya başlar. Ruhun sessiz fakat derin yönlendirmesi giderek arka planda kalır. Bunun ardından sekine, yani iç huzur ve denge hâli zayıflamaya başlar. İnsan, daha önce doğal olarak hissettiği içsel bütünlüğü ve sükûneti korumakta zorlanır.
Merkezle olan bağ zayıfladıkça zihnin sesi güçlenir. Düşünceler çoğalır, analizler derinleşir, yorumlar birbirini takip eder. Zihin, bir araç olmaktan çıkıp yön vermeye çalışan bir merkeze dönüşmeye başlar. Zihnin gürültüsü arttıkça duygular da yoğunlaşır. Kaygılar, arzular, korkular, beklentiler ve tepkiler insanın iç dünyasında daha fazla yer kaplar. Duyguların yoğunluğu arttıkça yaşam enerjisinin akışı da dengesini kaybeder.
Bu durum zamanla bedene yansır. Beden ağırlaşır, hareketler mekanikleşir ve insanın yaşam deneyimi giderek daha fazla fiziksel dünyanın sınırları içine çekilir. Dikkat bütünüyle dış uyaranlara yönelir; sahip olunan şeyler, yaşanan olaylar ve dış koşullar, içsel hakikatin önüne geçmeye başlar.
Sürecin sonunda insan, özünü taşıyan bir bilinç merkezi olmaktan çok, yalnızca dış dünyaya tepki veren bir sisteme dönüşür. Yaşam devam eder, düşünceler sürer, duygular hissedilir ve beden hareket eder; fakat bütün bunları anlamlandıran, yönlendiren ve bir bütün hâline getiren merkez geri planda kalmıştır. Böylece insan, kendi öz varlığını unutup araçlarının oluşturduğu dünyada yaşamaya başlar. Merkez kaybının özü de budur: Özün sessizleşmesi ve araçların yönetimi devralması.
PARÇALANMA TEORİSİ
Parçalanma, insanın farklı parçalara bölünmesi değildir. Parçalanma, parçaların merkezden bağımsız hareket etmeye başlamasıdır.
Sağlıklı ve dengeli bir sistemde bütün katmanlar ortak bir eksen etrafında uyum içinde çalışır. Bu yapının merkezinde ruh bulunur. Ruh, varlığın temel yönelimini ve öz farkındalığını taşırken, sekine bu merkezin etrafındaki dengeyi korur. Zihin, yaşananları yorumlayan ve anlamlandıran bir araç olarak görev yapar. Duygu, deneyimlere enerji ve canlılık kazandırır. Yaşam bedeni bu enerjiyi akışa dönüştürürken, fizik beden bütün süreci görünür ve somut hâle getirir. Böyle bir düzende her katman kendi işlevini yerine getirir; hiçbiri diğerinin görev alanına müdahale etmez.
Ancak parçalanma süreci başladığında bu uyum bozulur. Sistem artık tek bir merkez etrafında çalışmak yerine, kendi başına hareket etmeye çalışan alt yapılara ayrılmaya başlar. Zihin kendi yorumlarını mutlak gerçeklik olarak kabul eder ve kendine ait bir dünya kurar. Duygular kendi arzularını ve tepkilerini merkeze yerleştirir. Beden ise ihtiyaçlarını nihai amaç hâline getirerek varlığın yönünü belirlemeye çalışır. Böylece öz merkezin yerini çok sayıda geçici ve sahte merkez almaya başlar.
Bu durum insanın iç dünyasında çelişkiler şeklinde ortaya çıkar. İnsan aynı anda birbirine zıt yönelimler taşıyabilir. Bir yanı ilerlemek isterken diğer yanı korkuya tutunur. Bir yanı sevgiye yönelirken diğer yanı uzaklaşmaya çalışır. Bir yanı hakikati görürken diğer yanı onu inkâr eder. Bu karşıt hareketler aslında tek bir sistem içinde birden fazla merkezin oluştuğunu gösterir.
İçsel çatışma, parçalanmanın ilk ve en belirgin işaretidir. Çünkü çatışma, farklı yönlere çekilen parçaların aynı anda etkin olmaya çalışmasından doğar. Parçalanma derinleştikçe insanın enerjisi de dağılmaya başlar. Artık sistem tek bir merkezden yönetilmemektedir; farklı katmanlar ve alt yapılar farklı hedeflere yönelmekte, birbirleriyle uyum yerine rekabet içinde hareket etmektedir. Bunun sonucunda bilinç, bütüncül ve uyumlu bir yapı olmaktan uzaklaşır; birbirleriyle mücadele eden alt sistemlerin oluşturduğu dağınık bir işleyişe dönüşür.
Bu nedenle parçalanmanın özü bir savaş değildir. Asıl mesele, birliğin kaybedilmesidir. Çünkü savaş, birlik bozulduktan sonra ortaya çıkan sonuçlardan yalnızca biridir. Gerçek sorun, bütün katmanların aynı merkeze bağlı çalışmasını sağlayan ortak eksenin zayıflamasıdır. Birlik korunduğunda farklı katmanlar birbirini tamamlar; birlik kaybolduğunda ise aynı katmanlar birbirleriyle çatışmaya başlar. İnsanın içsel bütünlüğü, katmanların ortadan kaldırılmasıyla değil, her birinin kendi yerinde ve ortak bir merkez etrafında uyum içinde çalışmasıyla mümkün olur.
BİLİNÇ ÇÖKÜŞÜ VE ÖZ KAYBI
Aşağıdaki bölüm, önceki metinlerle aynı akademik ve felsefi üslup korunarak düz yazıya dönüştürülmüştür:
Parçalanma sürecinin son aşaması bilinç çöküşüdür. Ancak bilinç çöküşü, çoğu zaman düşünüldüğü gibi insanın düşünme yeteneğini veya bilgi birikimini kaybetmesi anlamına gelmez. Esas olarak ruhsal merkezin kaybedilmesini ifade eder. İnsan bu noktada hâlâ düşünebilir, hissedebilir, çalışabilir ve toplum içinde işlevsel bir yaşam sürdürebilir. Dışarıdan bakıldığında yaşamını normal şekilde devam ettiren biri olarak görülebilir. Fakat görünürdeki bu sürekliliğin altında daha derin bir değişim gerçekleşmiştir: Varlığın öz ekseni kaybolmuştur.
Öz ekseni zayıfladığında insan, yaşamın anlamını kendi iç merkezinde bulmak yerine dış dünyada aramaya başlar. Yeni deneyimlerin, yeni başarıların, yeni ilişkilerin ve yeni kimliklerin peşinden gitmesi çoğu zaman bu arayışın bir sonucudur. Çünkü içeride kaybedilen merkez, dışarıdaki nesneler ve olaylar aracılığıyla yeniden elde edilmeye çalışılır. Oysa merkezin doğası gereği dışarıda bulunması mümkün değildir. İnsan ne kadar uzaklara giderse gitsin, aradığı şey kendi öz varlığının merkezidir ve bu merkez hiçbir zaman dış dünyanın nesneleri arasında yer almaz.
Bilinç çöküşü derinleştikçe ruh geri çekilmeye başlar. Sekinenin sağladığı iç denge çözülür, Hakk alanıyla kurulan bağ zayıflar ve sistem giderek yalnızca Alt Dördüz'ün işleyişine dayanır hâle gelir. Zihin düşünmeye devam eder, duygular akmaya devam eder, yaşam bedeni hareket üretir ve fizik beden dünyadaki faaliyetlerini sürdürür. Ancak bütün bunlar artık merkezsiz bir yapı içerisinde gerçekleşmektedir.
Bu aşamada insan yaşar fakat neden yaşadığını tam olarak bilemez. Hareket eder fakat hangi yöne gittiğinin farkında değildir. İster fakat neyi aradığını tanımlayamaz. Çünkü yön veren merkez sessizleşmiş, araçlar ise kendi başlarına hareket etmeye başlamıştır. Böylece yaşam sürer, fakat yaşamın anlamını bir arada tutan eksen kaybolur.
Bu nedenle The Doctrine of Self-Dynamics (Özdevinim Kuramı) açısından kurtuluşun anlamı yeni bilgiler edinmek veya daha karmaşık düşünce sistemleri kurmak değildir. Kurtuluş, merkeze geri dönüştür. Çünkü insanın temel problemi bilgi eksikliği değil, kendi öz merkezinden uzaklaşmış olmasıdır. İnsan ne kadar çok bilgiye sahip olursa olsun, eğer merkezle bağlantısı kopmuşsa bu bilgiler parçalanmış sistemin içinde dağınık kalmaya devam eder.
Öz kaybı bu nedenle bir son değil, bir çağrıdır. Bu çağrı, insanı yeniden kendi merkezine yönelten içsel bir davettir. İnsan ruhunu yeniden hatırladığında, sekineyi yeniden kurduğunda ve Hakk alanıyla olan bağını yeniden açtığında parçalanma süreci tersine dönmeye başlar. Daha önce farklı yönlere dağılmış olan bilinç unsurları yeniden bir merkez etrafında toplanır. Toplanan bilinç güç kazanır; güç kazanan bilinç ise kendi öz eksenine geri döner.
Merkeze dönen bilinç, özdevinimin gerçek anlamını da kavramaya başlar. Bu anlayışta varlığın amacı dış dünyayı fethetmek, her şeyi kontrol altına almak veya sonsuz sayıda deneyim biriktirmek değildir. Asıl amaç, insanın kendi içinde dağılmış olan parçaları yeniden bir araya getirmesi, içsel birliğini yeniden kurması ve bütün katmanlarını tek bir merkez etrafında uyumlu hâle getirmesidir. Çünkü gerçek bütünlük, dışarıdaki hâkimiyetten değil, içerideki birliğin yeniden tesis edilmesinden doğar. Bu birlik kurulduğunda insan yalnızca yaşamış olmaz; aynı zamanda neden yaşadığını da bilir. Böylece bilinç, kendi öz kaynağıyla yeniden buluşur ve varlığın hareketi tekrar merkezden çevreye doğru akmaya başlar.
DİPNOTLAR
1. Özdevinim Kuramı'nda tanımlanan "Yedi Enerjetik Beden Modeli", yazarın geliştirdiği özgün bilinç mimarisi yaklaşımıdır.
2. Carl Gustav Jung, Aion: Researches into the Phenomenology of the Self, Princeton: Princeton University Press, 1978, s. 3-42.
3. Ken Wilber, The Spectrum of Consciousness, Wheaton: Quest Books, 1993, s. 15-57.
4. Roberto Assagioli, Psychosynthesis, New York: Penguin Books, 1975, s. 21-84.
5. William James, The Varieties of Religious Experience, New York: Modern Library, 2002, s. 301-347.
6. Abraham Maslow, Toward a Psychology of Being, New York: Wiley, 1999, s. 53-112.
7. Stanislav Grof, Psychology of the Future, Albany: SUNY Press, 2000, s. 67-124.
8. Toshihiko Izutsu, Sufism and Taoism, Berkeley: University of California Press, 1984, s. 97-145.
9. Muhyiddin İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006, c. II, s. 213-255.
10. Annemarie Schimmel, Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1975, s. 189-246.
11. Frithjof Schuon, The Transcendent Unity of Religions, Wheaton: Quest Books, 1993, s. 45-89.
12. René Guénon, Man and His Becoming According to the Vedanta, Hillsdale: Sophia Perennis, 2001, s. 17-64.
13. Sarvepalli Radhakrishnan, The Principal Upanishads, New Delhi: HarperCollins, 1994, s. 93-154.
14. George Ivanovich Gurdjieff, Views from the Real World, London: Routledge, 1984, s. 25-77.
15. P. D. Ouspensky, In Search of the Miraculous, New York: Harcourt Brace, 1949, s. 43-121.
16. Mircea Eliade, Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy, Princeton: Princeton University Press, 2004, s. 51-104.
17. Henry Corbin, Creative Imagination in the Sufism of Ibn Arabi, Princeton: Princeton University Press, 1969, s. 177-236.
18. Seyyed Hossein Nasr, Knowledge and the Sacred, Albany: SUNY Press, 1989, s. 205-261.
19. Ken Wilber, Integral Psychology, Boston: Shambhala, 2000, s. 5-73.
20. Carl Gustav Jung, Psychology and Alchemy, Princeton: Princeton University Press, 1980, s. 17-98.
21. Roberto Assagioli, The Act of Will, New York: Viking Press, 1973, s. 89-132.
22. Stanislav Grof, The Adventure of Self-Discovery, Albany: SUNY Press, 1988, s. 113-178.
23. Abraham Maslow, Religions, Values and Peak Experiences, New York: Penguin Books, 1994, s. 56-99.
24. Jean Gebser, The Ever-Present Origin, Athens: Ohio University Press, 1985, s. 43-116.
25. Huston Smith, Forgotten Truth, New York: HarperOne, 1992, s. 61-118.
26. William Chittick, The Self-Disclosure of God, Albany: SUNY Press, 1998, s. 75-146.
27. Ervin Laszlo, Science and the Akashic Field, Rochester: Inner Traditions, 2007, s. 33-94.
28. Fritjof Capra, The Tao of Physics, Boston: Shambhala, 2010, s. 181-236.
29. Mircea Eliade, A History of Religious Ideas, Chicago: University of Chicago Press, 1978, c. I, s. 1-65.
30. Özdevinim Kuramı'nda "Merkeze Dönüş Doktrini", insanın bilinç katmanlarını yeniden bütünleştirmesini ifade eden temel dönüşüm modelidir.
KAYNAKÇA
Assagioli, Roberto. Psychosynthesis. New York: Penguin Books, 1975.
Assagioli, Roberto. The Act of Will. New York: Viking Press, 1973.
Capra, Fritjof. The Tao of Physics. Boston: Shambhala, 2010.
Chittick, William. The Self-Disclosure of God. Albany: SUNY Press, 1998.
Corbin, Henry. Creative Imagination in the Sufism of Ibn Arabi. Princeton: Princeton University Press, 1969.
Eliade, Mircea. A History of Religious Ideas. Chicago: University of Chicago Press, 1978.
Eliade, Mircea. Shamanism: Archaic Techniques of Ecstasy. Princeton: Princeton University Press, 2004.
Gebser, Jean. The Ever-Present Origin. Athens: Ohio University Press, 1985.
Grof, Stanislav. Psychology of the Future. Albany: SUNY Press, 2000.
Grof, Stanislav. The Adventure of Self-Discovery. Albany: SUNY Press, 1988.
Guénon, René. Man and His Becoming According to the Vedanta. Hillsdale: Sophia Perennis, 2001.
Gurdjieff, G. I. Views from the Real World. London: Routledge, 1984.
İbn Arabî, Muhyiddin. el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye. Çev. Ekrem Demirli. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006.
Izutsu, Toshihiko. Sufism and Taoism. Berkeley: University of California Press, 1984.
James, William. The Varieties of Religious Experience. New York: Modern Library, 2002.
Jung, Carl Gustav. Aion. Princeton: Princeton University Press, 1978.
Jung, Carl Gustav. Psychology and Alchemy. Princeton: Princeton University Press, 1980.
Laszlo, Ervin. Science and the Akashic Field. Rochester: Inner Traditions, 2007.
Maslow, Abraham. Religions, Values and Peak Experiences. New York: Penguin Books, 1994.
Maslow, Abraham. Toward a Psychology of Being. New York: Wiley, 1999.
Nasr, Seyyed Hossein. Knowledge and the Sacred. Albany: SUNY Press, 1989.
Ouspensky, P. D. In Search of the Miraculous. New York: Harcourt Brace, 1949.
Radhakrishnan, Sarvepalli. The Principal Upanishads. New Delhi: HarperCollins, 1994.
Schimmel, Annemarie. Mystical Dimensions of Islam. Chapel Hill: University of North Carolina Press, 1975.
Schuon, Frithjof. The Transcendent Unity of Religions. Wheaton: Quest Books, 1993.
Wilber, Ken. Integral Psychology. Boston: Shambhala, 2000.
Wilber, Ken. The Spectrum of Consciousness. Wheaton: Quest Books, 1993.



