THOMAS İNCİLİ-2: EZOTERİK TEFSİRİ
THOMAS İNCİLİ-2: EZOTERİK TEFSİRİ. Sır dışarıda değil, senin için de saklıdır...İsa burada bir kurtarıcıdan çok bir rehberdir.İnsanların içindeki hakikati göstermeye çalışır.


THOMAS İNCİLİ-2: EZOTERİK TEFSİRİ
İçsel Krallık, Gizli Bilgelik ve Kadim Geleneklerin Birleşimi
BÖLÜM I
THOMAS İNCİLİ'NİN TARİHİ VE GİZEMİ
Thomas İncili, dinler tarihinin en gizemli metinlerinden biri olarak kabul edilir. İlk bakışta İsa'ya atfedilen sözlerden oluşan kısa bir öğreti derlemesi gibi görünse de, derinlemesine incelendiğinde çok daha farklı bir yapıya sahip olduğu anlaşılır. Bu metin yalnızca dini bir belge değil, aynı zamanda insanın içsel dönüşümünü anlatan sembolik bir öğreti kitabı görünümündedir. Thomas İncili'nin diğer kutsal metinlerden ayrılan en önemli özelliği, okuyucusunu dışsal inanç sistemlerine değil doğrudan kendi iç dünyasına yönlendirmesidir. Bu nedenle birçok araştırmacı onu erken dönem Hristiyanlığın en sıra dışı eserlerinden biri olarak değerlendirirken, ezoterik gelenekler onu insanın özünü hatırlamasına yardımcı olan bir inisiyasyon metni olarak görür.
Metnin ortaya çıkış hikâyesi bile başlı başına bir gizem niteliğindedir. Yüzyıllar boyunca kayıp olduğu düşünülen Thomas İncili, 1945 yılında Mısır'ın Nag Hammadi bölgesinde bulunan el yazmaları arasında ortaya çıkmıştır. Bu keşif yalnızca tarihçiler için değil, aynı zamanda mistik geleneklerle ilgilenenler için de büyük önem taşımıştır. Çünkü bu metin, resmi kilise geleneği dışında kalan ve uzun süre bastırılmış birçok öğretiyi gün ışığına çıkarmıştır. Nag Hammadi koleksiyonu içerisinde bulunan eserlerin büyük bölümü gnostik düşünceye ait kabul edilir. Thomas İncili de bu metinlerin en dikkat çekici olanıdır.
Ezoterik geleneklerde bilgi her zaman iki farklı seviyede aktarılmıştır. Birinci seviye halka açık olan dışsal öğretidir. İkinci seviye ise yalnızca belirli hazırlıklardan geçmiş kişilere aktarılan içsel bilgidir. Eski Mısır rahiplerinden Pisagor okuluna, Kabala öğretisinden Tasavvuf'a kadar bütün mistik sistemlerde bu ikili yapı görülür. Thomas İncili'nin başlangıcındaki “gizli sözler” ifadesi bu nedenle büyük önem taşır. Buradaki gizlilik yalnızca saklanmış bilgi anlamına gelmez. Gizli olan, insanın kendi içinde saklı bulunan hakikattir. Bu anlayışa göre sır, dışarıda korunan bir bilgi değil; insanın henüz fark etmediği içsel gerçeğidir.
Thomas adı Aramice'de “ikiz” anlamına gelir. Yunanca karşılığı ise Didymos'tur. Bu nedenle metinde Didymos Yahuda Thomas ifadesi kullanılır. Tarihsel açıdan bakıldığında bu isim İsa'nın havarilerinden birine işaret etmektedir. Ancak ezoterik yorumcular için Thomas yalnızca tarihsel bir kişi değildir. O aynı zamanda sembolik bir figürdür. İkiz kavramı kadim öğretilerde insanın iki yönünü temsil eder. Bir yanda ölümlü benlik, diğer yanda ölümsüz öz. Bir yanda beden, diğer yanda ruh. Bir yanda görünen dünya, diğer yanda görünmeyen hakikat.
Bu nedenle Thomas figürü, insanın kendi içindeki ikinci varlığı temsil eder. Tasavvufta buna hakiki benlik denir. Vedanta'da Atman olarak adlandırılır. Kabala'da ilahi kıvılcım şeklinde ifade edilir. Gnostik gelenek ise bunu insanın unutulmuş ışığı olarak tanımlar. Thomas'ın “ikiz” olması, insanın kendi ilahi özüyle olan bağını sembolize eder. İnsan görünürde bir birey gibi yaşasa da özünde daha büyük bir bütünün parçasıdır. Thomas İncili'nin temel amacı da bu unutulmuş bağı yeniden hatırlatmaktır.
Kanonik İnciller ile Thomas İncili arasındaki farklar son derece dikkat çekicidir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncilleri İsa'nın yaşam öyküsünü anlatır. Doğumu, mucizeleri, öğrencileriyle ilişkileri, çarmıha gerilişi ve dirilişi bu metinlerin merkezinde yer alır. Thomas İncili ise tamamen farklı bir yaklaşım sergiler. Burada biyografik anlatı yoktur. Çarmıh yoktur. Diriliş öyküsü yoktur. Mucizeler neredeyse hiç yer almaz. Bunun yerine yalnızca sözler vardır.
Bu durum ezoterik açıdan son derece önemlidir. Çünkü olaylar zamana bağlıdır, fakat ilkeler zamansızdır. Thomas İncili tarihsel olayları değil, ruhsal dönüşümün yasalarını anlatmaya çalışır. Bu nedenle metindeki her söz bir öğretinin özeti gibidir. Birçok ezoterik okulda öğrencinin görevi bilgi edinmek değil, sembollerin arkasındaki anlamı keşfetmektir. Thomas İncili de aynı yöntemle çalışır. Her söz bir kapıdır. O kapının açılması ise okuyucunun bilinç düzeyine bağlıdır.
Gnostik gelenek içerisinde Thomas İncili özel bir yere sahiptir. Gnosis kelimesi Yunanca'da bilgi anlamına gelir; fakat burada söz konusu olan sıradan bilgi değildir. Bu bilgi kitaplardan öğrenilen bir şey değildir. Doğrudan deneyimlenen içsel farkındalıktır. Gnostik düşünceye göre insan ilahi kökenlidir fakat bu kökenini unutmuştur. Dünya bir tür unutma alanıdır. İnsan kendi gerçek doğasını hatırladığında özgürleşir.
Bu anlayış birçok kadim gelenekte görülmektedir. Hinduizm'de insanın Brahman ile bir olduğu söylenir. Budizm'de her insanın Buda doğasına sahip olduğu öğretilir. Tasavvufta insanın ilahi nefesi taşıdığı kabul edilir. Kabala'da insanın içinde Tanrı'dan gelen bir kıvılcım bulunduğu anlatılır. Gnostik gelenek bütün bu fikirleri andıran bir görüş ortaya koyar. İnsan aslında ışığın çocuğudur. Fakat madde dünyasına dalarak kendi özünü unutmuştur.
Thomas İncili'nin en dikkat çekici yönlerinden biri kurtuluş anlayışıdır. Geleneksel dini anlayışlarda kurtuluş çoğu zaman dışsal bir yardım ile ilişkilendirilir. Thomas İncili'nde ise kurtuluş kişinin kendi içinde gerçekleşen bir uyanış sürecidir. Burada İsa bir kurtarıcıdan çok bir rehber gibi görünür. İnsanlara hakikati vermekten çok onların içindeki hakikati göstermeye çalışır. Bu yaklaşım Budist öğretmen modeline, Sufi mürşit anlayışına ve Hermetik bilgelik geleneğine oldukça yakındır.
Metindeki birçok ifade sembolik anlam taşır. Krallık kavramı bunlardan biridir. Geleneksel yorumlar krallığı gelecekte kurulacak ilahi bir düzen olarak değerlendirirken, ezoterik yorumcular krallığı bilinç hali olarak görürler. Buna göre krallık gökyüzünde bulunan bir yer değildir. İnsan bilincinin ulaştığı yüksek bir farkındalık seviyesidir. Krallığın insanın içinde olduğu ifadesi de bu nedenle önemlidir. Çünkü burada anlatılan şey coğrafi bir mekân değil, ruhsal bir durumdur.
Işık sembolü de Thomas İncili'nin merkezindeki kavramlardan biridir. Işık birçok gelenekte ilahi bilincin sembolü olarak kullanılmıştır. Eski Mısır'da Ra'nın ışığı, Zerdüştlükte kutsal ateş, Kabala'da Ain Soph Aur, Tasavvufta Nur, Vedanta'da Brahman ışığı aynı temel fikrin farklı ifadeleri olarak yorumlanabilir. Thomas İncili'nde insanın içindeki ışık vurgusu yapılırken aslında bireyin kendi ilahi doğasını keşfetmesi gerektiği anlatılır.
Ezoterik gelenekler insanı tamamlanmamış bir varlık olarak görür. İnsan doğar fakat henüz tamamlanmış değildir. Ruhsal gelişim süreci bu tamamlanmayı hedefler. Simyacılar buna kurşunun altına dönüşmesi derler. Tasavvuf buna insan-ı kâmil adını verir. Budizm aydınlanma kavramını kullanır. Thomas İncili ise insanın ikiyi bir yapmasından söz eder. Bu ifade zıtlıkların birleşmesini anlatan kadim bir semboldür. Erkek ve kadın, ışık ve karanlık, ruh ve beden, iç ve dış gibi karşıt görünen unsurların daha yüksek bir birlik içinde birleşmesi hedeflenir.
Thomas İncili'nin neden gizli sözler olarak sunulduğu sorusu da burada cevap bulur. Çünkü ezoterik geleneklere göre hakikat anlatılamaz, yalnızca işaret edilebilir. Sözler yalnızca yön gösterir. Gerçek keşif ise kişinin kendi içinde gerçekleşir. Bir öğretmen yolu gösterebilir fakat yürüyemez. Bir kitap kapıyı gösterebilir fakat kapıdan geçemez. Thomas İncili'nin bütün yapısı bu anlayış üzerine kuruludur.
Bu nedenle Thomas İncili yalnızca okunacak bir metin değildir. Aynı zamanda üzerinde düşünülmesi gereken bir bilinç haritasıdır. Her söz farklı bir seviyede anlam taşır. İlk okunuşta basit görünen ifadeler, derinlemesine incelendiğinde insanın varoluşuna dair karmaşık sorular ortaya çıkarır. Metnin asıl gücü de burada yatmaktadır. Olay anlatmaz, bilinç uyandırmaya çalışır. Tarih öğretmez, insanın kendisini keşfetmesini hedefler. Bu yönüyle Thomas İncili, kadim dünyanın en önemli ezoterik eserlerinden biri olarak kabul edilmeye devam etmektedir.
BÖLÜM II
EZOTERİK GELENEKLERDE ORTAK HAKİKAT
İnsanlık tarihine dikkatle bakıldığında birbirinden binlerce kilometre uzaklıkta yaşamış toplumların şaşırtıcı biçimde benzer ruhsal kavramlar geliştirdiği görülür. Eski Mısır rahipleri, Hint bilgeleri, Tibetli keşişler, Yahudi mistikleri, Yunan filozofları ve İslam sufileri birbirlerinden farklı diller konuşmuş, farklı semboller kullanmış ve farklı kültürlerde yaşamış olmalarına rağmen insanın özü, evrenin yapısı ve ilahi gerçeklik konusunda çoğu zaman birbirine benzeyen sonuçlara ulaşmışlardır. Ezoterik geleneklerin araştırmacıları bu durumu insanlığın ortak bir kadim bilgelik kaynağından beslenmesine bağlarlar. Onlara göre bütün büyük mistik sistemler aynı hakikatin farklı zamanlarda ve farklı kültürlerde ifade edilmiş biçimleridir.
Thomas İncili'nin dikkat çekici yönlerinden biri de bu ortak ezoterik dilin birçok unsurunu bünyesinde taşıyor görünmesidir. Metin yalnızca Hristiyanlık içerisinde değerlendirildiğinde bile sıra dışıdır; fakat diğer mistik geleneklerle birlikte incelendiğinde çok daha geniş bir anlam dünyası ortaya çıkar. Çünkü Thomas İncili'nde yer alan içsel krallık, ışık, birlik, kendini bilme, ikiyi bir yapma ve ölmeden önce ölme gibi temalar dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkmış birçok ezoterik öğretide de karşımıza çıkar.
Bu ortaklığın izleri en eski biçimde Eski Mısır'da görülmektedir. Mısır gizem okulları yalnızca dinî kurumlar değil aynı zamanda bilinç eğitimi veren merkezlerdi. Bu okullarda öğrenciler evrenin görünmeyen düzenini öğrenmeye çalışırdı. İnsan yalnızca fiziksel bir beden olarak görülmezdi. Onun görünmeyen yönleri, ruhsal katmanları ve ilahi özü olduğu kabul edilirdi. Mısır rahipleri ölümün son olmadığını, insanın özünün bedenden bağımsız bir gerçekliğe sahip olduğunu öğretiyorlardı. Piramit metinleri, ölüm kitapları ve tapınak ritüelleri bu anlayışın izlerini taşımaktadır.
Ezoterik açıdan bakıldığında Mısır'ın en önemli katkılarından biri insanın kendi iç dünyasını keşfetme fikridir. Tapınaklar yalnızca ibadet yeri değil aynı zamanda sembolik dönüşüm merkezleriydi. Bir aday karanlık koridorlardan geçer, çeşitli sınavlarla yüzleşir ve sonunda ışığa ulaşırdı. Bu süreç insan ruhunun cehaletten bilgiye, karanlıktan aydınlanmaya doğru ilerleyişini temsil ediyordu. Thomas İncili'nde görülen ışık sembolizmi ve içsel dönüşüm fikri bu kadim anlayışla benzerlik göstermektedir.
Mısır geleneğinin en gizemli figürlerinden biri Hermes Trismegistos'tur. Hermetik gelenekte Hermes, ilahi bilgeliğin taşıyıcısı kabul edilir. Trismegistos yani “üç kez büyük” unvanı onun yalnızca insan bilgeliğini değil kozmik bilgeliği de temsil ettiğini ifade eder. Hermetik metinlerin temel öğretisi evren ile insan arasında bir uyum bulunduğunu söyler. İnsanı anlamak evreni anlamaktır. Evreni anlamak ise insanı anlamaya götürür.
Hermetik öğretinin en ünlü ilkesi “Yukarıdaki nasılsa aşağıdaki de öyledir” cümlesidir. Bu ilke yalnızca fiziksel benzerliklerden söz etmez. İnsan ruhu ile kozmik düzen arasında bir bağlantı bulunduğunu ifade eder. Thomas İncili'nde insanın içinde bulunan ışığın bütün dünyayı aydınlatabileceği düşüncesi de aynı anlayışın farklı bir ifadesi gibi görünmektedir. Çünkü burada da insan küçük bir varlık değil, evrenin özüyle bağlantılı bir bilinç merkezi olarak görülmektedir.
Hermetik öğretide kurtuluş dışarıdan gelen bir güç aracılığıyla değil, insanın kendi ilahi doğasını keşfetmesiyle gerçekleşir. Bu anlayış Thomas İncili'nde sık sık karşımıza çıkan kendini bilme temasına oldukça yakındır. İnsan özünü tanıdığında, aslında ilahi kaynağını da tanımış olur. Bu nedenle bilgi yalnızca zihinsel bir faaliyet değil, ruhsal bir dönüşüm sürecidir.
Antik dünyanın önemli bilgelik geleneklerinden biri de Pisagor okuludur. Günümüzde Pisagor çoğunlukla matematikçi olarak tanınsa da kadim dünyada o aynı zamanda mistik bir öğretmen olarak kabul edilmiştir. Pisagor'a göre sayı yalnızca hesaplama aracı değildir. Sayılar evrenin temel yapısını oluşturan ilkelerdi. Evrendeki düzen, ritim ve uyum sayılar aracılığıyla ifade ediliyordu.
Pisagorcular bir sayısal kozmoloji geliştirmişlerdi. Bir sayısı birlik ve kaynağı temsil ederdi. İki sayısı kutuplaşmayı ve dualiteyi anlatırdı. Üç sayısı yaratıcı sentezi, dört sayısı ise maddi dünyanın düzenini simgelerdi. On sayısı ise bütünlüğün sembolüydü. Thomas İncili'nde sıkça rastlanan “ikiyi bir yapmak” ifadesi Pisagorcu sembolizm açısından değerlendirildiğinde, bölünmüş bilincin yeniden birliğe dönmesi anlamına gelir.
Pisagor'un evren anlayışında insan ruhu ilahi kökene sahiptir. Dünya geçici bir öğrenme alanıdır. İnsan yaşamının amacı bu kökeni yeniden hatırlamaktır. Bu düşünce daha sonra Platon'u, Yeni Platonculuğu ve birçok ezoterik geleneği etkilemiştir. Thomas İncili'nde görülen “geldiğiniz yere geri döneceksiniz” fikri de benzer bir ruhsal dönüş düşüncesini çağrıştırmaktadır.
Doğu geleneklerine geçildiğinde benzer temaların daha açık biçimde ortaya çıktığı görülür. Vedanta öğretisinin merkezinde Atman kavramı bulunur. Atman insanın gerçek özü olarak tanımlanır. Günlük yaşamda kendimizi beden, düşünce veya kişilik olarak algılarız. Fakat Vedanta'ya göre bunların hiçbiri gerçek benlik değildir. Gerçek benlik değişmeyen ve sonsuz olan Atman'dır.
Vedanta'nın en önemli iddiası Atman ile Brahman'ın özde bir olduğudur. Brahman evrensel gerçekliktir. Atman ise bireysel bilinç olarak görünür. Fakat derin düzeyde ikisi aynı hakikatin farklı görünüşleridir. İnsan bu gerçeği fark ettiğinde özgürleşir. Buna mokşa adı verilir.
Thomas İncili'nin insanın kendi içinde bulunan krallığı keşfetmesi gerektiğini söyleyen ifadeleri, Vedanta'nın özbenlik anlayışıyla güçlü benzerlikler göstermektedir. Her iki gelenekte de insanın aradığı şey dışarıda değil içindedir. Arayışın amacı yeni bir şey elde etmek değil, zaten var olan hakikati fark etmektir.
Budist gelenekte de benzer bir yaklaşım görülür. Buddha insanın çektiği acının temel nedeninin cehalet olduğunu söyler. Bu cehalet bilgi eksikliği değil, gerçek doğamızı göremememizdir. İnsan sürekli değişen şeyleri kalıcı zanneder, geçici olanlara bağlanır ve böylece acı üretir.
Budizmde aydınlanma, gerçekliğin doğrudan görülmesidir. Bu durum birçok açıdan gnostik geleneklerdeki gnosis kavramını hatırlatır. Her iki yaklaşımda da kurtuluş bir dogmayı kabul etmekle değil, doğrudan deneyim yoluyla gerçekleşir. Buddha'nın “uyanmış olan” anlamına gelen unvanı ile Thomas İncili'ndeki içsel farkındalık vurgusu arasında dikkat çekici paralellikler bulunmaktadır.
Yahudi mistisizmi olarak bilinen Kabala da ortak ezoterik dilin önemli temsilcilerinden biridir. Kabala'ya göre evren görünmeyen bir ilahi kaynaktan ortaya çıkmıştır. Bu kaynak sonsuzluk olarak tanımlanır. Sonsuzluğun ışığı çeşitli aşamalardan geçerek görünür evreni meydana getirir.
Kabala'nın merkezindeki Hayat Ağacı öğretisi insanın ruhsal yükselişini anlatır. İnsan bilinç düzeylerini aşarak kaynağa geri dönebilir. Bu yolculuk dışsal değil içseldir. Thomas İncili'nin içsel krallık öğretisi ile Kabala'nın içsel yükseliş anlayışı bu nedenle benzer görünmektedir. Her iki sistem de insanı ilahi gerçekliğin taşıyıcısı olarak görmektedir.
İslam tasavvufu ise ezoterik geleneklerin en gelişmiş örneklerinden biri olarak kabul edilir. Tasavvufun merkezinde marifet kavramı yer alır. Marifet bilgi değil, doğrudan idrak anlamına gelir. Bir sufi için hakikat kitaplarda öğrenilen bir şey değil, yaşanan bir tecrübedir.
Tasavvuf insanın özünde ilahi bir nefes taşıdığını öğretir. İnsanın görevi bu özü ortaya çıkarmaktır. Nefsin arındırılması, kalbin temizlenmesi ve hakikatin idraki bu sürecin temel aşamalarıdır. Birçok sufi metninde insanın kendisini tanımasının Tanrı'yı tanımanın anahtarı olduğu ifade edilir.
Bu yaklaşım Thomas İncili'nin temel vurgularıyla dikkat çekici benzerlik göstermektedir. İnsanın kendi içinde bulunan hakikati keşfetmesi gerektiği fikri her iki gelenekte de merkezi bir yer tutar. Tasavvufta buna marifet yolu denirken, Thomas İncili'nde gizli sözlerin anlaşılması olarak ifade edilir.
Bütün bu gelenekler birlikte incelendiğinde ortak bir ezoterik dil ortaya çıkmaktadır. Bu dil farklı semboller kullanır fakat benzer gerçekliklere işaret eder. Işık ilahi bilinci temsil eder. Yolculuk ruhsal gelişimi anlatır. Ölüm ego'nun dönüşümünü simgeler. Yeniden doğuş bilinç değişimini ifade eder. Krallık aydınlanmış farkındalık anlamına gelir. Kendini bilmek ise ilahi kökeni hatırlamaktır.
Thomas İncili bu büyük gelenekler mozaiği içerisinde değerlendirildiğinde yalnızca erken dönem Hristiyanlığın bir metni olmaktan çıkar. O, insanlığın kadim bilgelik mirasının bir parçası olarak görünmeye başlar. Metnin gücü de tam burada ortaya çıkar. Çünkü o belirli bir döneme değil, insanın evrensel içsel arayışına hitap etmektedir. Farklı kültürler farklı isimler vermiş olsa da, ezoterik geleneklerin ortak mesajı aynıdır: İnsan aradığı hakikatin kendisidir. Hakikat uzaklarda değil, insanın kendi varlığının merkezinde saklıdır.
BÖLÜM III
KRALLIK İÇİNİZDEDİR
Thomas İncili'nin en dikkat çekici ve aynı zamanda en derin ifadelerinden biri üçüncü sözde karşımıza çıkar. Bu söz yalnızca Hristiyan mistisizminin değil, bütün ezoterik geleneklerin merkezinde yer alan temel bir hakikati ifade etmektedir:
“Eğer size Krallık göktedir derlerse göğün kuşları sizden önce oraya ulaşacaktır. Eğer denizdedir derlerse balıklar sizden önce ulaşacaktır. Oysa Krallık hem içinizdedir hem de dışınızdadır.”
Bu ifade ilk bakışta basit görünmektedir. Ancak dikkatle incelendiğinde bütün ezoterik geleneklerin özünü içerisinde taşıdığı görülür. Çünkü burada insanlığın binlerce yıldır sürdürdüğü dışsal arayış sorgulanmaktadır. İnsan sürekli olarak hakikati dışarıda aramaktadır. Kutsal dağlarda, uzak ülkelerde, kutsal şehirlerde, gökyüzünde veya ölümden sonraki bir dünyada. Thomas İncili ise tüm bu arayışların yönünü tersine çevirmektedir.
Burada anlatılan krallık siyasi bir egemenlik değildir. Tarihin belirli bir döneminde kurulacak dünyevi bir düzen de değildir. Krallık, insan bilincinin ulaşabileceği en yüksek farkındalık düzeyini temsil etmektedir. Bu nedenle onun bir coğrafi konumu yoktur. İnsan nereye giderse gitsin, eğer kendi iç dünyasına ulaşamamışsa krallığı bulamaz. Fakat kendi özüne ulaşabilmişse, bulunduğu her yer kutsal mekâna dönüşebilir.
Kadim bilgeliğin hemen her geleneğinde aynı düşünceye rastlanır. İnsan hakikati dışarıda arar fakat sonunda onun kendi içinde bulunduğunu keşfeder. Bu durum birçok mistik tarafından büyük bir paradoks olarak tanımlanmıştır. Çünkü arayan kişi aslında aradığı şeyin ta kendisidir. Yolculuk uzun görünür fakat sonunda gidilen yer başlangıç noktasıdır.
Thomas İncili'nin üçüncü sözü yalnızca içsel krallıktan söz etmez. Aynı zamanda insanın kendisini tanımasının zorunluluğunu da vurgular. Metin açıkça insanın kendi özünü tanımadıkça gerçek zenginliği bulamayacağını ifade etmektedir. Buradaki yoksulluk maddi değil ruhsaldır. İnsan sahip olduğu ilahi mirası bilmediği sürece kendisini eksik hisseder. Ne kadar bilgi toplarsa toplasın, ne kadar güç elde ederse etsin içindeki boşluk devam eder. Çünkü aradığı şey dışsal başarı değil, özünün farkına varmaktır.
Ezoterik geleneklerin çoğunda insanın iki ayrı doğaya sahip olduğu kabul edilir. Birinci doğa geçici olan kişiliktir. Bu kişilik doğar, değişir ve ölür. İkinci doğa ise değişmeyen özdür. Bu öz zamanın dışında kabul edilir. Thomas İncili'nin krallık öğretisi işte bu ikinci doğaya yöneliktir. İnsan kendi özüne ulaştığında artık yalnızca biyolojik bir varlık olmaktan çıkar ve evrensel gerçeklikle bilinçli bir ilişki kurmaya başlar.
Hint mistisizminin temelini oluşturan Vedanta öğretisi bu noktada son derece önemli bir karşılaştırma sunmaktadır. Vedanta'ya göre insanın gerçek özü Atman'dır. Atman doğmayan, ölmeyen ve değişmeyen bilinçtir. İnsan günlük yaşamında kendisini beden olarak algılar. Düşüncelerini kendi kimliği sanır. Duygularını benliği zanneder. Oysa Vedanta bütün bunların geçici olduğunu söyler. Gerçek benlik bunların arkasında duran saf farkındalıktır.
Vedanta'nın en büyük sırrı Atman ile Brahman'ın özdeş olduğu öğretisidir. Brahman evrenin temel gerçekliğidir. Sonsuz olan, değişmeyen olan, her şeyin kaynağı olan ilahi hakikattir. Atman ise bireydeki aynı gerçekliğin yansımasıdır. İlk bakışta ikisi ayrı görünür. Fakat derin idrak seviyesinde bunların aslında tek bir gerçeklik olduğu anlaşılır.
Bu anlayış Thomas İncili'nin krallık öğretisiyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Krallığın insanın içinde bulunması, ilahi kaynağın insanın özünde mevcut olduğu anlamına gelmektedir. İnsan hakikati dışarıda değil kendi bilinç merkezinde keşfeder. Vedanta'nın “Sen O'sun” anlamına gelen Mahavakya öğretisi ile Thomas'ın içsel krallık anlayışı aynı ezoterik gerçeğin farklı ifadeleri olarak görülebilir.
Tasavvuf geleneğinde de benzer bir anlayış bulunmaktadır. Sufilere göre insanın amacı Allah'a ulaşmak değildir. Çünkü insan zaten ilahi nefesle yaratılmıştır. Amaç, bu hakikatin farkına varmaktır. Tasavvufun en önemli kavramlarından biri Fenafillah'tır. Fenafillah, kişinin kendi benliğinin sınırlamalarından kurtulması anlamına gelir. Burada yok olan beden değildir. Yok olan ego merkezli kimliktir.
İnsan kendisini yalnızca bireysel kişiliği olarak gördüğü sürece hakikati tam olarak kavrayamaz. Çünkü kişilik sürekli değişmektedir. Oysa ilahi gerçeklik değişmezdir. Fenafillah sürecinde kişi kendisini hakikatin önünde eritmeye başlar. Ayrılık hissi yavaş yavaş çözülür. Ben ve O arasındaki mesafe azalır.
Fakat tasavvuf yalnızca Fenafillah'tan ibaret değildir. Bunun ardından Bekabillah gelir. Bekabillah, hakikatte kalıcılık anlamına gelir. İnsan burada yok olmaz. Aksine ilk kez gerçek anlamda var olur. Çünkü artık kendi sınırlı benliğiyle değil, ilahi hakikatin bilinciyle yaşamaktadır.
Thomas İncili'nin krallık öğretisi bu açıdan Fenafillah ve Bekabillah süreçleriyle büyük benzerlik göstermektedir. Krallık kişinin dışında bir yerde değildir. İnsanın hakiki varlığının fark edilmesiyle ortaya çıkar. İnsan kendi özüne ulaştığında krallık da görünür hale gelir. Çünkü krallık hiçbir zaman kaybolmamıştır. Yalnızca unutulmuştur.
Kabala geleneğinde bu fikir farklı semboller aracılığıyla ifade edilir. Yahudi mistisizminin merkezindeki Hayat Ağacı yalnızca evrenin yapısını değil, insanın içsel yapısını da temsil etmektedir. Kabalistik öğretiye göre insan görünenden çok daha derin bir varlıktır. Onun içinde ilahi ışığın parçaları bulunmaktadır.
Kabala'nın temel amacı bu ışığın yeniden fark edilmesidir. İnsanın iç dünyası sembolik olarak bir tapınak kabul edilir. Bu tapınak fiziksel değildir. Bilinçten oluşur. Her insanın içinde görünmeyen bir kutsal alan bulunduğu düşünülür.
Kabalistik metinlerde bu içsel tapınak bazen Kudüs Tapınağı ile ilişkilendirilir. Tarihte yıkılmış olan tapınağın aslında insanın kendi içinde yeniden inşa edilmesi gerektiği söylenir. Çünkü gerçek kutsallık taşlarda değil bilinçtedir. İnsan kendi içsel mabedine ulaşabildiğinde ilahi ışığı deneyimlemeye başlar.
Thomas İncili'nin krallık öğretisi bu anlayışla dikkat çekici biçimde örtüşmektedir. Krallık insanın içinde bulunduğuna göre, insanın kendi varlığı aynı zamanda kutsal bir mekân haline gelmektedir. Bu nedenle ezoterik geleneklerde insan yalnızca yaratılmış bir varlık olarak görülmez. O aynı zamanda ilahi gerçekliğin taşıyıcısıdır.
Bu noktada bütün mistik geleneklerin ortak bir merkezde buluştuğu görülmektedir. Vedanta buna Atman der. Tasavvuf ilahi nefes olarak tanımlar. Kabala ilahi kıvılcım kavramını kullanır. Hermetik gelenek kozmik bilinçten söz eder. Thomas İncili ise bunu içsel krallık olarak ifade eder.
İsimler değişmektedir. Semboller farklılaşmaktadır. Fakat işaret edilen gerçeklik aynıdır.
İnsan hakikati dışarıda aramaktadır. Oysa aradığı şey kendi varlığının merkezinde saklıdır.
Krallık uzak bir gelecekte kurulacak bir yer değildir. Ölümden sonra gidilecek bir ülke de değildir. Krallık insanın özünde bulunan ilahi bilinçtir. İnsan kendisini tanıdığında onu keşfeder. Kendisini unuttuğunda ise ondan uzaklaşır.
Thomas İncili'nin üçüncü sözü bu nedenle yalnızca bir öğreti değil, aynı zamanda bütün ezoterik geleneklerin özeti gibidir. İnsanın gerçekleştirmesi gereken en büyük yolculuk dünyanın öbür ucuna değil, kendi iç dünyasının derinliklerine yapılan yolculuktur. Çünkü aranan krallık, yolun sonunda değil, yolcunun özünde bulunmaktadır.
BÖLÜM IV
KENDİNİ BİLMEK
İnsanlık tarihinin en eski ve en derin sorularından biri “Ben kimim?” sorusudur. Medeniyetler yükselmiş ve çökmüş, dinler ortaya çıkmış, imparatorluklar kurulmuş ve yıkılmıştır; fakat insanın kendi varlığını anlama arayışı hiçbir zaman sona ermemiştir. Çünkü bütün dışsal bilgi alanlarının merkezinde insanın kendisi bulunmaktadır. Evren hakkında ne kadar bilgi edinirse edinsin, insan sonunda dönüp kendisine bakmak zorunda kalır. Kim olduğunu bilmeyen biri için dünyanın bilgisi eksik kalır. Bu nedenle kadim bilgeliğin hemen her kolu, insanın önce kendisini tanıması gerektiğini vurgulamıştır.
Antik Yunan dünyasında Delfi Tapınağı'nın girişinde yazılı olduğu söylenen “Gnothi Seauton” yani “Kendini Bil” ifadesi, Batı ezoterizminin temel taşlarından biri olarak kabul edilir. Bu söz yalnızca ahlaki bir öğüt değildir. Aynı zamanda bütün mistik yolculuğun başlangıç noktasıdır. Yunan filozofları için insanın kendisini tanıması, yalnızca karakterini analiz etmesi anlamına gelmiyordu. Buradaki amaç, insanın geçici kişiliğinin ötesinde bulunan özünü keşfetmesiydi.
Delfi geleneğinde insanın kendisini bilmesi, evreni bilmenin anahtarı olarak görülüyordu. Çünkü insan küçük bir evren, yani mikrokozmos olarak kabul edilmekteydi. Evren büyük evrendi; insan ise onun küçültülmüş bir yansımasıydı. Bu nedenle insan kendi iç dünyasını anlamaya başladığında, evrenin yapısını da anlamaya yaklaşmış oluyordu. Hermetik gelenekte ortaya çıkan “Yukarıdaki nasılsa aşağıdaki de öyledir” ilkesi bu düşüncenin devamıdır.
Thomas İncili'nin merkezindeki öğretilerden biri de tam olarak budur. Metinde insanın kendi özünü tanıması gerektiği vurgulanırken aslında bilgi değil farkındalık talep edilmektedir. Çünkü ezoterik geleneklere göre insanın temel sorunu bilgisizlik değil, unutkanlıktır. İnsan özünü unutmuştur. Kendisini yalnızca beden ve zihinden ibaret sanmaktadır. Bu nedenle yaşamı boyunca eksiklik hissi yaşar. Thomas İncili'ne göre insanın gerçek görevi yeni bir kimlik kazanmak değil, gerçek kimliğini hatırlamaktır.
Bu noktada Gnosis kavramı büyük önem taşır. Gnosis sözcüğü çoğu zaman bilgi olarak çevrilir; fakat burada söz konusu olan sıradan bilgi değildir. Bir kitabın sayfalarından öğrenilen bilgi gnosis değildir. Başkasının anlattığını kabul etmek de gnosis değildir. Gnosis doğrudan deneyimlenen bilgidir. İnsan bir gerçeği yalnızca düşünerek değil, yaşayarak idrak ettiğinde gnosis ortaya çıkar.
Gnostik gelenek insanın ilahi kökene sahip olduğunu savunur. Fakat bu köken madde dünyasına dalış sırasında unutulmuştur. İnsan kendi gerçek doğasını unuttuğu için kendisini eksik ve sınırlı zannetmektedir. Gnosis bu unutkanlığın sona ermesidir. Hakikatin yeniden hatırlanmasıdır. Bu nedenle Thomas İncili'nde kurtuluş bir inanç sistemi olarak değil, bir farkındalık süreci olarak sunulur.
Thomas'ın öğretisinde insanın kendisini tanıması ile ilahi gerçeği tanıması arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. İnsan kendi özüne ulaştığında ilahi kaynağın izlerini de görmeye başlar. Çünkü ezoterik geleneklere göre insan ile ilahi gerçeklik arasında mutlak bir kopukluk yoktur. İnsan o kaynağın yansımasıdır. Bu nedenle kendini bilmek aynı zamanda ilahi olanı bilmektir.
Tasavvuf geleneğinde sıkça aktarılan “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü bu anlayışın İslam dünyasındaki karşılığı olarak görülebilir. Burada anlatılan şey insanın Tanrı olması değildir. İnsan kendi özünü tanıdığında, varlığının kaynağını da tanımaya başlar. Böylece dışarıda aradığı hakikatin kendi içinde yansıdığını fark eder.
İnsanın kendisini tanımasını zorlaştıran en önemli unsur nefstir. Ezoterik geleneklerde nefis yalnızca kötü eğilimler anlamına gelmez. Nefis, insanın kendisini sınırlı bir varlık olarak algılamasına neden olan bütün psikolojik yapıları ifade eder. İnsan çoğu zaman kendi düşüncelerini kendisi zanneder. Duygularını gerçek kimliği olarak görür. Oysa mistik öğretiler bunların sürekli değişen yapılar olduğunu söyler.
Tasavvufta nefsin çeşitli katmanları olduğu anlatılır. En alt düzeyde insan yalnızca arzularının peşinden gider. Yaşamı dürtüler tarafından yönlendirilir. Daha yüksek seviyelerde vicdan gelişmeye başlar. İnsan kendisini gözlemlemeyi öğrenir. Daha sonra içsel huzur ortaya çıkar. Son aşamada ise bireysel benlik ilahi hakikatin ışığında dönüşmeye başlar.
Bu katmanlar yalnızca tasavvufta değil, birçok ezoterik gelenekte farklı isimlerle karşımıza çıkar. Kabala'da ruhun çeşitli seviyeleri bulunmaktadır. Vedanta insanın fiziksel, zihinsel ve ruhsal katmanlarından söz eder. Budizm benliğin farklı düzeylerini analiz eder. Hepsinde ortak olan nokta, insanın görünen yüzeyden çok daha derin bir yapıya sahip olduğudur.
Thomas İncili'ndeki içsel dönüşüm çağrısı da bu derin yapıya yöneliktir. Metin insanı yüzeydeki kişilikten özdeki hakikate doğru ilerlemeye davet eder. Çünkü gerçek bilgi yalnızca dış dünyayı anlamakla elde edilemez. İnsan kendi iç dünyasının bilinmeyen bölgelerini keşfetmek zorundadır.
İnsan ve ilahi öz ilişkisi ezoterik geleneklerin merkezindeki en önemli konulardan biridir. Geleneksel dinlerde Tanrı çoğu zaman insanın dışında bulunan aşkın bir gerçeklik olarak tasvir edilir. Ezoterik gelenekler ise bunun yanında başka bir boyut daha ortaya koyarlar. İlahi gerçeklik yalnızca dışarıda değildir; aynı zamanda insanın içinde de yansımaktadır.
Bu anlayış Vedanta'da Atman kavramıyla ifade edilir. Tasavvufta ilahi nefes olarak karşımıza çıkar. Kabala'da ilahi kıvılcım olarak tanımlanır. Hermetik gelenekte kozmik bilinç adı verilir. Thomas İncili ise insanın içinde bulunan ışık ve krallık kavramlarını kullanır.
Buradaki ortak fikir, insanın sıradan bir biyolojik organizma olmadığıdır. İnsan aynı zamanda ilahi gerçekliğin bilinçli bir yansımasıdır. Bu nedenle insanın özünü keşfetmesi yalnızca kişisel gelişim anlamına gelmez. Aynı zamanda evrensel hakikate yaklaşmak anlamına gelir.
Ezoterik geleneklere göre insanın en büyük yanılgısı kendisini yalnızca fiziksel varlığıyla tanımlamasıdır. İnsan bedenini kendisi zanneder. Oysa beden değişmektedir. Düşüncelerini kendisi zanneder. Oysa düşünceler sürekli dönüşmektedir. Duygularını kendisi zanneder. Oysa duygular gelip geçmektedir. Fakat bütün bu değişimlerin arkasında değişmeyen bir tanık bulunmaktadır.
Mistik geleneklerin büyük kısmı insanın bu tanık bilince ulaşmasını hedefler. Çünkü gerçek benlik burada bulunmaktadır. Thomas İncili'nin çağrısı da budur. İnsanın dış dünyadaki sayısız görüntü arasında kaybolmak yerine kendi merkezine dönmesi gerektiği vurgulanır.
Hakikatin içsel keşfi bu nedenle bütün mistik yolların ortak hedefidir. Birçok insan hakikati dışarıda arar. Yeni bilgiler toplar. Yeni inanç sistemleri öğrenir. Fakat ezoterik gelenekler bu arayışın belirli bir noktada içe dönmesi gerektiğini söyler. Çünkü dışarıda bulunan hiçbir şey insanın içindeki boşluğu tamamen dolduramaz.
Hakikat zihinsel bir kavram değil, yaşanan bir deneyimdir. İnsan onu yalnızca okuyarak değil, yaşayarak keşfedebilir. Bu nedenle mistik geleneklerde sessizlik, tefekkür, meditasyon, zikir ve iç gözlem büyük önem taşır. Bunların amacı yeni bilgiler üretmek değil, zaten var olan gerçeğin görünür hale gelmesini sağlamaktır.
Thomas İncili'nin bütün öğretisi bu noktada birleşir. İnsanın yapması gereken şey yeni bir şey olmak değildir. Zaten olduğu şeyi fark etmektir. Çünkü hakikat dışarıda saklanmış bir sır değildir. İnsanın kendi varlığının merkezinde bekleyen unutulmuş bir gerçektir.
Delfi Tapınağı'nın girişinde yazılı olduğu söylenen “Kendini Bil” sözü ile Thomas İncili'nin içsel farkındalık çağrısı bu nedenle aynı kapıya açılmaktadır. İnsan kendisini gerçekten tanıdığında yalnızca kendi doğasını değil, varoluşun temel gerçeğini de görmeye başlar. Çünkü bütün ezoterik geleneklerin ortak öğretisine göre insanın en derin özü ile evrenin en derin özü aynı kaynaktan doğmuştur. Hakikatin yolu bu kaynağın yeniden hatırlanmasından geçmektedir.
BÖLÜM V
IŞIK ÖĞRETİSİ
İnsanlık tarihinin en eski sembollerinden biri ışıktır. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimlerden kutsal metinlere, tapınaklardan gizem okullarına kadar ışık daima hakikatin, bilginin ve ilahi varlığın sembolü olarak görülmüştür. Karanlık bilinmezliği temsil ederken ışık bilinci temsil etmiştir. Bu nedenle kadim öğretilerde aydınlanmak, yalnızca bilgi sahibi olmak anlamına gelmez. İnsanın kendi gerçek doğasını fark etmesi anlamına gelir.
Thomas İncili'nin en dikkat çekici ifadelerinden biri ışığın insanın içinde bulunduğunu söylemesidir. Bu ifade sıradan bir mecazdan çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Çünkü burada anlatılan şey fiziksel ışık değildir. İnsan bedeninin içinde parlayan görünür bir enerji de değildir. Buradaki ışık, bilinç ve farkındalık anlamına gelen kadim ezoterik semboldür.
Thomas İncili'ne göre insanın içinde bulunan ışık bütün dünyayı aydınlatabilecek güçtedir. Eğer bu ışık görünür hale gelmezse insan karanlıkta yaşamaya devam eder. Buradaki karanlık cehaleti temsil etmektedir. İnsan özünü bilmediğinde, hayatının anlamını kavrayamadığında ve varoluşunun kaynağını unuttuğunda karanlık içinde yaşar. Işık ise bu unutkanlığın sona ermesidir.
Kadim dünyanın hemen her mistik sisteminde ışık sembolizmine rastlanır. Eski Mısır'da güneş tanrısı Ra yalnızca gökyüzündeki yıldızı değil, evreni yöneten ilahi aklı temsil etmekteydi. Pers geleneğinde kutsal ateş hakikatin sembolüydü. Yunan gizem okullarında ışık ruhun uyanışını anlatıyordu. Budizm'de aydınlanma kavramı doğrudan ışık metaforu ile ifade edilmekteydi. Hristiyan mistisizminde ise ilahi ışık insan ruhunun en derin merkezinde bulunan kutsal öz olarak yorumlanıyordu.
Bu ortak sembolizm tesadüf değildir. Çünkü ışık görünen şeyleri görünür hale getirir. Bilinç de aynı görevi yerine getirir. İnsan karanlık bir odada nesneleri göremez. Fakat ışık geldiğinde her şey görünür olur. Aynı şekilde insan bilinçsiz yaşadığında kendi gerçek doğasını göremez. Farkındalık ortaya çıktığında ise daha önce gizli kalan gerçekler görünür hale gelir.
İslam tasavvufunda ışık öğretisinin en önemli ifadelerinden biri Nur-u Muhammedi kavramıdır. Bu öğretiye göre yaratılışın başlangıcında ilahi nur ortaya çıkmıştır ve bütün varlıklar bu nurdan meydana gelmiştir. Nur-u Muhammedi yalnızca tarihsel bir kişiliğe ait değildir. O yaratılışın ilk tecellisi olarak kabul edilir.
Bazı mutasavvıflar bu nuru evrenin ilk bilinci olarak yorumlamışlardır. Buna göre bütün yaratılmışlar aynı ilahi ışığın farklı yoğunluklarda ortaya çıkmış biçimleridir. İnsan bu nedenle yalnızca maddi bir varlık değildir. İçinde ilahi nurun izlerini taşımaktadır.
Thomas İncili'nde insanın içinde bulunan ışık vurgusu ile Nur-u Muhammedi anlayışı arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır. Her iki yaklaşım da insanın özünde ilahi kökenli bir bilinç bulunduğunu ifade etmektedir. Bu bilinç görünmez hale geldiğinde insan kendisini yalnızca bedenden ibaret sanır. Fakat içsel farkındalık geliştikçe ışığın yeniden görünür hale geldiği kabul edilir.
Tasavvufta kalp aynası kavramı da bu noktada önem kazanır. Kalp paslanmış bir aynaya benzetilir. Nefis, korkular ve tutkular bu aynanın üzerindeki tozlar gibidir. İnsan manevi çalışmalarla bu tozları temizledikçe ilahi nur daha parlak biçimde yansımaya başlar. Burada amaç yeni bir ışık elde etmek değildir. Zaten mevcut olan ışığın görünür hale gelmesidir.
Yahudi mistisizmi olan Kabala'da ise ışık kavramı Ain Soph Aur öğretisiyle ifade edilir. Ain Soph sonsuzluk anlamına gelir. Aur ise ışık demektir. Ain Soph Aur, sonsuz ve sınırsız ilahi ışığı temsil eder. Kabalistik düşünceye göre yaratılıştan önce yalnızca bu sonsuz ışık vardı. Evren bu ışığın çeşitli düzeylerde yoğunlaşmasıyla ortaya çıkmıştır.
Kabala'ya göre insan ruhu da bu sonsuz ışığın bir kıvılcımını taşımaktadır. Bu nedenle insan yalnızca fiziksel bir organizma değildir. O aynı zamanda ilahi ışığın bir yansımasıdır. İnsanın ruhsal yolculuğu, kaybettiği ışığı yeniden keşfetme süreci olarak görülür.
Bu anlayış Thomas İncili'nin ışık öğretisiyle büyük benzerlik göstermektedir. Her iki sistemde de insanın içinde saklı bulunan ilahi bir gerçeklik bulunmaktadır. İnsanın görevi bu ışığı dışarıda aramak değil, kendi içinde keşfetmektir. Çünkü ışık hiçbir zaman kaybolmamıştır. Sadece fark edilmemektedir.
Hermetik gelenek ve bazı modern ezoterik sistemler ışık kavramını kozmik bilinç fikriyle ilişkilendirirler. Kozmik bilinç, bireysel zihnin ötesinde bulunan evrensel farkındalığı ifade eder. İnsan günlük yaşamında kendisini ayrı bir birey olarak algılar. Fakat derin mistik deneyimlerde bu ayrılık hissinin ortadan kalktığı anlatılır.
Birçok mistik kendi deneyimlerini tarif ederken sınırsız ışık, sonsuz aydınlık veya her şeyi kapsayan bilinç ifadelerini kullanmıştır. Bu deneyimlerde bireysel benlik geçici olarak geri çekilir ve kişi kendisini daha büyük bir gerçekliğin parçası olarak hisseder.
Vedanta buna Brahman bilinci adını verir. Budizm aydınlanma deneyiminden söz eder. Tasavvuf vahdet olarak tanımlar. Hermetik gelenek ise kozmik bilinç kavramını kullanır. İsimler farklı olsa da anlatılan şey benzerdir. İnsan kendi sınırlı kimliğinin ötesinde daha büyük bir bilinç boyutunu deneyimlemektedir.
Thomas İncili'nin ışık öğretisi bu açıdan değerlendirildiğinde yalnızca bireysel bir dönüşüm çağrısı değildir. Aynı zamanda insanın evrensel bilinçle olan bağını hatırlatmaktadır. İçsel ışığın keşfi, insanın evrenle olan birliğinin fark edilmesi anlamına gelmektedir.
Modern psikoloji ışık sembolünü farklı bir açıdan ele almıştır. Özellikle Carl Gustav Jung'un çalışmaları bu konuda önemli katkılar sağlamıştır. Jung'a göre insan bilincinin büyük bir bölümü bilinçdışında saklıdır. İnsan kendisini yalnızca bilinçli yönleriyle tanımaktadır. Oysa kişiliğin önemli parçaları görünmeyen alanlarda bulunmaktadır.
Jung bireyselleşme adını verdiği süreçte insanın kendi bilinçdışını tanıması gerektiğini savunur. Bu süreç sembolik olarak karanlıktan ışığa çıkış şeklinde ifade edilir. İnsan kendi gölgeleriyle yüzleşmeden gerçek bütünlüğe ulaşamaz.
Psikolojik açıdan ışık, farkındalığı temsil etmektedir. İnsan bilinçsiz davranışlarını tanımaya başladığında, korkularını ve bastırılmış yönlerini kabul ettiğinde içsel ışık artar. Bu nedenle mistik geleneklerin ışık sembolizmi ile modern psikolojinin farkındalık kavramı arasında güçlü paralellikler bulunmaktadır.
Ezoterik gelenekler açısından bakıldığında ışık insanın özüdür. Psikolojik açıdan bakıldığında ise ışık bilinçlenme sürecidir. Spiritüel açıdan bakıldığında ilahi gerçekliğin tezahürüdür. Felsefi açıdan değerlendirildiğinde ise hakikatin görünür hale gelmesidir.
Thomas İncili'nin ışık öğretisi bütün bu yorumları bir araya getiren evrensel bir sembol sunmaktadır. İnsanın içinde bulunan ışık yalnızca metafizik bir kavram değildir. Aynı zamanda bilinç, farkındalık, özbilgi ve ruhsal uyanışın sembolüdür.
Bu nedenle ışık öğretisinin temel mesajı şudur: İnsan aradığı hakikati dışarıda aramayı bıraktığında, kendi varlığının derinliklerinde zaten parlamakta olan ışığı keşfetmeye başlar. O ışık insanın özü, kökeni ve nihai hedefidir. Hakikatin yolu da bu ışığın fark edilmesinden geçmektedir.
BÖLÜM VI
İKİYİ BİR YAPMAK
Thomas İncili'nin en gizemli ve en çok tartışılan bölümlerinden biri yirmi ikinci sözdür. İlk bakışta anlaşılması güç görünen bu ifade, aslında bütün ezoterik geleneklerin merkezinde yer alan kadim bir sırrı dile getirmektedir. İsa burada öğrencilerine krallığa girebilmenin şartlarından söz ederken şöyle der:
“İkiyi bir yaptığınız zaman, içi dış gibi ve dışı iç gibi yaptığınız zaman, yukarıyı aşağı gibi yaptığınız zaman, erkeği ve kadını tek bir varlık haline getirdiğiniz zaman krallığa gireceksiniz.”
Bu söz yüzeysel olarak okunduğunda anlaşılması zor görünmektedir. Ancak ezoterik geleneklerin ışığında incelendiğinde insanın ruhsal dönüşümünün temel prensiplerinden birini ifade ettiği görülür. Buradaki “iki” yalnızca sayısal bir kavram değildir. İki, bölünmüşlüğün sembolüdür. Bir ise bütünlüğün.
İnsan doğduğu andan itibaren kendisini ayrı bir varlık olarak algılamaya başlar. Ben ve diğerleri, iç ve dış, iyi ve kötü, ruh ve beden, kadın ve erkek, kutsal ve dünyevi gibi sayısız ikilik içerisinde yaşamını sürdürür. Günlük bilinç bu ayrımlarla çalışır. Fakat mistik gelenekler insanın hakikati bu bölünmüş algının ötesinde bulabileceğini söylerler.
Thomas'ın sözünde anlatılan sır da budur. İnsan parçalanmış bilincini yeniden birliğe ulaştırmalıdır. Çünkü hakikat bölünmüşlüğün değil bütünlüğün alanında bulunmaktadır.
Bu düşünce yalnızca Thomas İncili'ne özgü değildir. Dünyanın birçok mistik öğretisinde aynı ilke farklı sembollerle ifade edilmiştir. Çin bilgeliğinde bunun en ünlü örneği Yin ve Yang öğretisidir. Taoizm evrenin iki temel kutup arasında işlediğini söyler. Yin ve Yang birbirinin düşmanı değildir. Birbirini tamamlayan güçlerdir. Gece olmadan gündüz anlaşılamaz. Sessizlik olmadan sesin anlamı olmaz. Karanlık olmadan ışık fark edilemez.
Taoist bilgelik bu iki kutup arasında savaş değil denge bulunduğunu öğretir. İnsan yaşamındaki sorunların büyük bölümü bu dengenin kaybolmasından kaynaklanır. İnsan yalnızca bir kutba yöneldiğinde içsel uyumunu kaybetmeye başlar. Gerçek bilgelik karşıt gibi görünen güçlerin daha büyük bir bütünün parçaları olduğunu görebilmektir.
Thomas'ın “ikiyi bir yapmak” ifadesi Taoist denge anlayışına son derece yakındır. Çünkü burada amaç farklılıkları yok etmek değildir. Amaç onların temel birlik içerisinde bulunduğunu fark etmektir.
Ezoterik simya geleneğinde aynı ilke kutsal evlilik kavramıyla anlatılır. Simyacılar dışarıdan bakıldığında metalleri dönüştürmeye çalışan kişiler gibi görünürler. Oysa birçok araştırmacıya göre gerçek simya insanın içsel dönüşümünü anlatan sembolik bir sistemdir.
Simyanın en önemli sembollerinden biri Güneş ile Ay'ın birleşmesidir. Güneş eril ilkeyi, Ay ise dişil ilkeyi temsil eder. Bu iki gücün birleşmesi büyük dönüşümün başlangıcı kabul edilir. Simyacılar buna Hieros Gamos yani kutsal evlilik adını vermişlerdir.
Buradaki evlilik biyolojik veya fiziksel bir birleşme değildir. Bilincin içindeki karşıt güçlerin uyumlu hale gelmesidir. Akıl ve sezgi, mantık ve duygu, hareket ve dinginlik, güç ve şefkat gibi zıt görünen yönlerin dengelenmesi anlamına gelir.
Thomas İncili'nin “erkeği ve kadını tek bir varlık haline getirdiğiniz zaman” ifadesi simyadaki kutsal evlilik sembolüyle büyük paralellik göstermektedir. Çünkü her iki gelenekte de amaç insanın parçalanmış yapısını bütünleştirmektir.
Kadim geleneklerin çoğunda eril ve dişil enerjiler biyolojik cinsiyetlerden çok daha geniş anlamlar taşımaktadır. Eril enerji aktif, yönlendirici, düzenleyici ve dönüştürücü güç olarak görülür. Dişil enerji ise alıcı, sezgisel, besleyici ve birleştirici yönü temsil eder.
Bu nedenle bir erkek de dişil enerjiye sahip olabilir. Bir kadın da eril özellikler taşıyabilir. Ezoterik öğretiler insanın bu iki enerjiyi dengelemesi gerektiğini savunurlar. Çünkü yalnızca bir yönün baskın hale gelmesi içsel uyumsuzluk yaratır.
Hinduizm'de Şiva ve Şakti sembolizmi bu gerçeği ifade etmektedir. Şiva saf bilinçtir. Şakti ise yaratıcı enerjidir. Birbirlerinden ayrı düşünülemezler. Birlikte var olurlar. Evren bu iki gücün etkileşimiyle ortaya çıkar.
Tasavvuf geleneğinde de benzer bir anlayış bulunmaktadır. Celal ve Cemal kavramları ilahi hakikatin iki farklı yönünü temsil eder. Celal güç, kudret ve otoriteyi anlatırken; Cemal güzellik, merhamet ve sevgiyi ifade eder. Hakiki olgunluk bu iki yönün dengelenmesiyle ortaya çıkar.
İnsanın ruhsal gelişimi ilerledikçe kendi içindeki karşıt güçleri tanımaya başlar. Başlangıçta bunları birbirine düşman gibi görür. Daha sonra bunların aslında tek bir bütünün parçaları olduğunu fark eder. Bu farkındalık derinleştikçe içsel çatışmalar azalır ve daha yüksek bir uyum ortaya çıkar.
Simya geleneğinin en gizemli sembollerinden biri Rebis'tir. Rebis sözcüğü Latince “çifte şey” anlamına gelmektedir. Bu sembol genellikle tek bedende birleşmiş kadın ve erkek figürü şeklinde tasvir edilir. Başının üzerinde güneş ve ay bulunur. Elinde hem eril hem dişil semboller taşır.
Rebis, simyanın nihai hedefini temsil eder. Çünkü o bölünmüşlüğün aşılmış halidir. İnsanın kendi içinde bulunan karşıt güçleri birleştirmesinin sembolüdür. Simyacılar kurşunu altına dönüştürmekten söz ederken aslında insanın ham bilinçten bütünleşmiş bilince geçişini anlatıyor olabilirler.
Rebis sembolü Thomas İncili'nin yirmi ikinci sözüyle birlikte düşünüldüğünde son derece anlamlı hale gelir. Çünkü her iki öğreti de aynı hakikate işaret etmektedir. İnsan başlangıçta parçalıdır. Kendisini birçok farklı kimliğe bölünmüş hisseder. Fakat ruhsal gelişim ilerledikçe bu parçalar birleşmeye başlar.
Modern psikolojide Carl Gustav Jung'un bireyleşme teorisi de benzer bir süreci anlatır. Jung'a göre insanın içinde bilinçli yönlerin yanı sıra bastırılmış yönler de bulunmaktadır. Kişi gerçek bütünlüğe ulaşmak için gölgesiyle yüzleşmeli, karşıt özelliklerini kabul etmeli ve kişiliğinin farklı parçalarını uyumlu hale getirmelidir.
Bu süreç sonunda ortaya çıkan yapı Jung tarafından Self olarak adlandırılmıştır. Self, kişiliğin merkezindeki bütünlüğü temsil eder. Bu fikir, Thomas İncili'nin “ikiyi bir yapmak” öğretisiyle şaşırtıcı derecede uyumludur.
Bütün ezoterik gelenekler farklı semboller kullanmış olsalar da aynı temel gerçeği ifade etmektedirler. İnsan bölünmüş olarak yaşamaktadır. Kendisini beden ve ruh, iyi ve kötü, kutsal ve dünyevi gibi karşıtlıklar içerisinde algılar. Oysa hakikat bu karşıtlıkların ötesindedir.
İkiyi bir yapmak farklılıkları yok etmek anlamına gelmez. Onların daha büyük bir birlik içerisinde bulunduğunu fark etmek anlamına gelir. Tıpkı ışık ve gölgenin aynı dünyanın parçaları olması gibi, insanın içindeki bütün yönler de aynı bütünün parçalarıdır.
Thomas İncili'nin yirmi ikinci sözü bu nedenle yalnızca mistik bir öğüt değil, insan psikolojisinin ve ruhsal gelişiminin temel yasalarından birini ifade etmektedir. Krallığa girmek, başka bir yere gitmek değildir. İnsanın kendi içindeki bölünmüşlüğü aşmasıdır. İç ve dış, yukarı ve aşağı, eril ve dişil, ruh ve beden arasındaki görünür ayrılıkların ardındaki birliği keşfetmesidir.
İnsan bu birliği gördüğünde artık parçaların dünyasında yaşamaz. Bütünün bilincine ulaşır. Ezoterik geleneklerin krallık, aydınlanma, gnosis, mokşa, nirvana veya vahdet adını verdikleri şey de özünde bu birlik deneyimidir.
BÖLÜM VII
ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK
İnsanlık tarihinin en derin mistik öğretilerinden biri “ölmeden önce ölmek” ilkesidir. İlk duyulduğunda paradoks gibi görünen bu ifade, aslında ezoterik geleneklerin ortak merkezinde bulunan büyük dönüşüm yasasını anlatmaktadır. Burada söz konusu olan fiziksel ölüm değildir. Çünkü bedenin ölümü her insan için kaçınılmazdır. Ezoterik geleneklerin ilgilendiği ölüm ise insanın sınırlı benliğinin, sahte kimliğinin ve yanılsamalarının ölmesidir.
Thomas İncili'nin ilk sözlerinden biri bu gerçeğe işaret etmektedir. Metin, sözlerin anlamını bulan kişinin ölümü tatmayacağını söyler. Yüzeysel okunduğunda bu ifade biyolojik ölümsüzlük vaadi gibi anlaşılabilir. Fakat ezoterik yorumcular bunun farklı bir anlam taşıdığını belirtirler. Buradaki ölüm bedensel son değil, bilinçsiz yaşamın devamıdır. İnsan hakikati keşfettiğinde, ölümün yalnızca dışsal bir olay olduğunu anlar. Çünkü gerçek öz doğmaz ve ölmez.
Kadim bilgeliğin büyük kısmı insanın iki farklı varlık düzeyinde yaşadığını öğretir. Birinci düzey kişilik düzeyidir. Burada insan kendisini adıyla, geçmişiyle, başarılarıyla ve korkularıyla tanımlar. İkinci düzey ise özdür. Bu öz değişmeyen, gözlemleyen ve bütün deneyimlerin arkasında duran bilinçtir. Mistik geleneklerin amacı insanı birinci düzeyden ikinci düzeye taşımaktır.
Bu geçiş kolay değildir. Çünkü insan yaşamı boyunca kendi oluşturduğu kimliğe bağlanır. Düşüncelerini kendisi zanneder. İnançlarını kendisi sanır. Arzularını ve korkularını gerçek varlığı olarak kabul eder. Oysa bütün mistik öğretiler bu kimliğin geçici olduğunu söyler. İşte ölmeden önce ölmek, bu geçici yapının çözülmeye başlamasıdır.
Ezoterik geleneklerde buna çoğu zaman ego'nun ölümü adı verilir. Günümüzde ego kavramı çoğunlukla kibir anlamında kullanılmaktadır. Oysa mistik anlamda ego, insanın kendisini sınırlı bir birey olarak algılamasına neden olan bütün psikolojik yapıları ifade eder. Ego yalnızca gurur değildir. Aynı zamanda korkudur, sahiplenmedir, ayrılık hissidir ve insanın kendisini evrenden ayrı görmesidir.
Ego yaşam için gereklidir. Günlük işlevleri yerine getirmemizi sağlar. Fakat insan yalnızca ego düzeyinde yaşadığında daha derin gerçekliği göremez. Çünkü ego sürekli olarak kendisini korumaya çalışır. Her şeyi kendi çıkarları açısından değerlendirir. Böylece insanın gerçek doğası görünmez hale gelir.
Mistik dönüşümün ilk aşaması bu yanılsamanın fark edilmesidir. İnsan düşüncelerinin kendisi olmadığını anlamaya başlar. Duygularının gelip geçtiğini gözlemler. Kimliğinin değişken olduğunu görür. Bu farkındalık geliştikçe ego merkezli yaşam çözülmeye başlar.
Tasavvuf geleneğinde bu süreç Fenâ kavramıyla ifade edilir. Fenâ, yok oluş anlamına gelir. Ancak burada yok olan insan değildir. Yok olan sahte benliktir. Sufi ustalar insanın kendi nefsinden kurtulmadıkça hakikati göremeyeceğini söylemişlerdir. Çünkü nefis sürekli olarak insan ile ilahi gerçeklik arasına perde koymaktadır.
Fenâ süreci birçok sufinin eserlerinde ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. İnsan önce kendisini ayrı bir birey olarak görür. Daha sonra bu ayrılık hissi zayıflamaya başlar. Zamanla kişi bütün varlığın aynı kaynaktan geldiğini deneyimlemeye başlar. Bu noktada bireysel benlik çözülür ve yerini daha geniş bir farkındalık alır.
Ancak tasavvuf burada durmaz. Fenâ'nın ardından Bekâ gelir. Bekâ, hakikatte kalıcılık anlamına gelir. İnsan burada yok olmaz; aksine ilk kez gerçek anlamda yaşamaya başlar. Çünkü artık yaşamını korkularından değil hakikatten hareketle sürdürmektedir.
Mevlânâ'nın ünlü sözlerinden biri bu dönüşümü mükemmel şekilde özetlemektedir:
“Öldüm, mineral oldum.
Öldüm, bitki oldum.
Öldüm, hayvan oldum.
Öldüm, insan oldum.
Neden korkayım?
Ölmekle hiç eksilmedim.”
Buradaki ölüm fiziksel ölüm değildir. Bilincin sürekli genişlemesidir. Eski kimliğin bırakılması ve daha büyük bir varoluş düzeyine geçilmesidir.
Budizmde aynı gerçek Nirvana kavramıyla anlatılır. Batı dünyasında Nirvana çoğu zaman cennet benzeri bir yer olarak algılanmıştır. Oysa Budist öğretide Nirvana bir mekân değildir. Bir bilinç durumudur.
Buddha'ya göre insanın acısının temel nedeni arzulara ve kimliğe bağlanmasıdır. İnsan sürekli olarak değişen şeyleri kalıcı sanır. Kendisine ait olmayan şeyleri sahiplenir. Böylece kaçınılmaz olarak acı üretir.
Nirvana, bu yanılsamaların sona ermesidir. Ego merkezli bilincin çözülmesidir. Budist öğretide kalıcı ve bağımsız bir benliğin bulunmadığı anlatılır. İnsan bu gerçeği doğrudan deneyimlediğinde özgürleşmeye başlar.
Bu nedenle Nirvana bir yok oluş değil, yanılsamanın sona erişidir. Ateşin sönmesine benzetilir. Ateş yok olmaz; yalnızca onu besleyen yakıt tükenmiştir. Aynı şekilde ego da ortadan kalkmaz; yalnızca onu besleyen yanlış özdeşleşmeler sona erer.
Thomas İncili'nin öğretileri bu noktada Budist anlayışla dikkat çekici paralellikler göstermektedir. Çünkü her iki gelenekte de kurtuluş dışsal bir olay değil, bilinçte meydana gelen bir dönüşümdür.
Simya geleneği ise bu süreci Nigredo sembolüyle ifade etmiştir. Nigredo, büyük simyasal dönüşümün ilk aşamasıdır. Siyahlık anlamına gelir. Simyacılar dönüşümün başlangıcında maddenin kararmasından söz ederler. Bu kararma aslında eski yapının çözülmesini temsil etmektedir.
Ezoterik yorumcular Nigredo'yu insan ruhunun karanlık gece deneyimi olarak açıklarlar. İnsan eski kimliğini kaybetmeye başladığında büyük bir belirsizlik yaşayabilir. Eski inançlar çözülür. Eski güvenlik duyguları kaybolur. Bu süreç çoğu zaman ruhsal bir kriz gibi görünür.
Fakat Nigredo olmadan dönüşüm gerçekleşmez. Çünkü altına dönüşecek olan kurşun önce parçalanmak zorundadır. Simyacıların diliyle ifade edildiğinde, eski form ölmeden yeni form doğamaz.
Bu süreç psikolojik açıdan da anlamlıdır. İnsan gerçek dönüşümü ancak kendi gölgesiyle yüzleştiğinde yaşayabilir. Korkularını, bastırılmış yönlerini ve sahte kimliklerini tanımadan bütünlüğe ulaşamaz.
Thomas İncili'nin ölümsüzlük öğretisi tam bu noktada ortaya çıkar. Metinde sözü edilen ölümsüzlük biyolojik yaşamın sonsuza kadar sürmesi değildir. Çünkü bütün fiziksel formlar değişir ve sona erer. Buradaki ölümsüzlük, insanın değişmeyen özünü keşfetmesidir.
Ezoterik geleneklerin büyük çoğunluğu insanın içinde zamanın ötesinde bir gerçeklik bulunduğunu öğretmektedir. Vedanta buna Atman der. Tasavvuf ruh der. Kabala ilahi kıvılcım adını verir. Hermetik gelenek kozmik bilinçten söz eder. Thomas İncili ise içsel ışık ve krallık kavramlarını kullanır.
İnsan bu özü keşfettiğinde ölüm hakkındaki algısı değişir. Çünkü artık kendisini yalnızca bedenle özdeşleştirmez. Yaşamın ve ölümün daha büyük bir döngünün parçaları olduğunu anlamaya başlar.
Bu nedenle bütün mistik gelenekler aynı gerçeği farklı dillerle ifade etmişlerdir: Ölmeden önce ölmek gerekir. Ego ölmeden hakikat görünmez. Sahte benlik çözülmeden gerçek öz ortaya çıkmaz. Karanlık gece yaşanmadan şafak doğmaz.
Thomas İncili'nin ölümsüzlük öğretisi de bu kadim bilgeliğin bir parçasıdır. İnsan hakikati bulduğunda ölümden kaçmaz. Ölümü aşar. Çünkü artık kendisini geçici olanla değil, değişmeyen özle tanımaktadır.
Gerçek ölümsüzlük bedenin sonsuza kadar yaşaması değildir. İnsanın kendi ebedi doğasını fark etmesidir. Ölmeden önce ölmenin sırrı da tam olarak burada yatmaktadır.
BÖLÜM VIII
DÜNYA BİR İLLÜZYON MU?
İnsanlık tarihinin en eski metafizik sorularından biri dünyanın gerçek doğasının ne olduğudur. Gördüğümüz evren gerçekten göründüğü gibi midir? Yoksa duyularımızın algıladığı gerçeklik daha derin bir hakikatin yalnızca yüzeyi midir? Bu soru farklı kültürlerde, farklı dinlerde ve farklı felsefi sistemlerde tekrar tekrar ortaya çıkmıştır. Thomas İncili'nin bazı sözleri de bu kadim tartışmanın merkezinde yer alan düşünceleri çağrıştırmaktadır.
Günlük yaşamda insan çevresindeki dünyayı mutlak gerçeklik olarak kabul eder. Doğduğu andan itibaren gördüğü nesneler, yaşadığı olaylar, sahip olduğu kimlikler ve kurduğu ilişkiler onun gerçeklik anlayışını oluşturur. Ancak mistik gelenekler insanın algıladığı dünyanın hakikatin tamamı olmadığını ileri sürerler. Onlara göre insan çoğu zaman görünüşlerin içinde yaşamaktadır. Gerçeğin kendisini değil, yalnızca gölgelerini görmektedir.
Bu düşüncenin en gelişmiş ifadelerinden biri Hint felsefesindeki Maya öğretisidir. Maya kelimesi çoğu zaman illüzyon olarak çevrilir. Ancak bu kelime tamamen gerçek olmayan bir hayal anlamına gelmez. Daha doğru bir ifadeyle Maya, hakikatin yanlış algılanmasıdır.
Vedanta öğretisine göre insan sürekli değişen şeyleri kalıcı sanmaktadır. Bedenini gerçek özü zanneder. Duygularını ve düşüncelerini değişmez kimliği olarak kabul eder. Oysa bütün bunlar zaman içerisinde dönüşmektedir. İnsan bu geçici yapılarla özdeşleştiği için hakikati göremez.
Maya'nın en önemli özelliği, kişinin onun içinde yaşarken onun farkında olmamasıdır. Rüya gören kişi rüyanın içindeyken onu gerçek sanır. Ancak uyandığında gördüklerinin farklı bir düzeye ait olduğunu anlar. Vedanta'ya göre sıradan bilinç hali de buna benzemektedir. İnsan kendi özünü keşfetmeden önce yaşamı mutlak gerçeklik olarak kabul eder. Fakat içsel uyanış gerçekleştiğinde daha önce kesin gerçek sandığı birçok şeyin göreceli olduğu anlaşılır.
Thomas İncili'nin dünyaya ilişkin bazı ifadeleri bu anlayışla dikkat çekici paralellikler taşımaktadır. Metinde insanların hakikati göremedikleri, kendi içlerindeki ışığın farkında olmadıkları ve görünüşlerin içinde kayboldukları sık sık vurgulanmaktadır. Buradaki amaç dünyayı reddetmek değildir. Amaç, dünyanın görünen yüzeyinin ötesindeki boyutu fark etmektir.
İslam tasavvufunda benzer düşünce gaflet kavramıyla ifade edilir. Gaflet yalnızca dikkatsizlik değildir. Hakikati unutma durumudur. İnsan yaratılışının amacını unuttuğunda, yaşamını yalnızca dünyevi hedeflerle sınırladığında ve içindeki ilahi özü fark edemediğinde gaflet içinde yaşadığı kabul edilir.
Tasavvuf geleneğinde insanın dünyaya dalması çoğu zaman uyku metaforuyla anlatılmıştır. İnsan gündelik hayatın karmaşası içerisinde kendisini kaybeder. Makam, servet, korkular, arzular ve kimlikler onun dikkatini sürekli dışarıya yönlendirir. Böylece kendi özünden uzaklaşır.
Sufilere göre gafletin en büyük özelliği kişinin onun farkında olmamasıdır. Tıpkı uykudaki kişinin uyuduğunu bilmemesi gibi, gaflet içindeki insan da çoğu zaman durumunun farkında değildir. Bu nedenle tasavvufta zikir, murakabe ve tefekkür uygulamaları geliştirilmiştir. Amaç yeni bir bilgi edinmek değil, unutulan gerçeği yeniden hatırlamaktır.
Bu anlayış Thomas İncili'nin temel mesajlarından biriyle örtüşmektedir. İnsanın içindeki ışığı keşfetmesi gerektiği fikri, tasavvufun gafletten uyanma öğretisiyle benzer bir yön taşımaktadır. Her iki yaklaşımda da sorun bilgi eksikliği değildir. Sorun unutkanlıktır.
Gnostik geleneklerde ise bu durum uyku metaforuyla açıklanmıştır. Gnostik düşünceye göre insanlığın temel problemi cehalet değil, bilinçsiz yaşamdır. İnsan kendi gerçek doğasını unutmuştur ve bu unutkanlık bir tür uyku hali olarak tanımlanmaktadır.
Birçok gnostik metinde insanın bu dünyada uyuduğu ve hakikati gördüğünü sandığı halde aslında göremediği anlatılır. Bu nedenle kurtuluş dışarıdan gelen bir ödül değildir. Uyanıştır. İnsan uyandığında yeni bir şey kazanmaz. Sadece zaten mevcut olan gerçeği fark eder.
Gnostik öğretide dünya çoğu zaman bir sis, perde veya gölge olarak tasvir edilir. Bu semboller dünyanın kötü olduğu anlamına gelmez. Anlatılmak istenen şey insanın sınırlı algısıdır. İnsan yalnızca yüzeyi görmektedir. Daha derindeki gerçekliği kavrayamamaktadır.
Platon'un mağara alegorisi bu fikri anlamak için güçlü bir örnektir. Mağaradaki insanlar duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırlar. Ancak dışarı çıkan kişi güneşi gördüğünde, daha önce gerçek sandığı şeylerin yalnızca gölgeler olduğunu fark eder. Gnostik gelenek insanın durumunu buna benzetmektedir.
Thomas İncili'nin yirmi sekizinci sözü bu bağlamda son derece dikkat çekicidir. İsa dünyaya baktığını ve insanları sarhoş bulduğunu söyler. Aralarında susamış kimseyi bulamadığını ifade eder. İnsanların körlük içinde yaşadığını ve dünyaya boş gelip boş gitmeye çalıştıklarını belirtir.
Bu söz ezoterik açıdan incelendiğinde oldukça derin anlamlar taşımaktadır. Buradaki sarhoşluk fiziksel değildir. Bilinçsel bir sarhoşluktur. İnsan kendi alışkanlıklarının, inançlarının ve arzularının etkisi altında yaşamaktadır. Tıpkı sarhoş bir kişinin çevresini net görememesi gibi, insan da hakikati açık biçimde görememektedir.
Susamış kimsenin bulunmaması ise daha da çarpıcıdır. Çünkü burada söz edilen susuzluk fiziksel bir ihtiyaç değildir. Hakikat özlemidir. İçsel arayıştır. Ezoterik gelenekler insanın ancak hakikati gerçekten aramaya başladığında dönüşüm yaşayabileceğini söylerler. Arayış başlamadan uyanış da başlamaz.
Thomas'ın sözünde geçen körlük kavramı da semboliktir. İnsan gözleriyle dünyayı görmekte fakat özünü görememektedir. Bu nedenle metin insanların dünyaya boş geldiklerini ve yine boş gitmeye çalıştıklarını söyler. Çünkü insan kendi gerçek doğasını keşfetmediği sürece yaşamının temel amacını gerçekleştirememiş olur.
Maya öğretisi, tasavvuftaki gaflet anlayışı, gnostik uyku metaforu ve Thomas İncili'nin bu sözleri aynı merkezde birleşmektedir. Hepsi insanın içinde bulunduğu bilinç durumuna dikkat çekmektedir. İnsan dış dünyaya yönelmiş durumdadır. Fakat kendi merkezini unutmuştur. Bu nedenle yaşamın derin anlamını göremez.
Ancak bütün bu gelenekler aynı zamanda umut verici bir mesaj da taşımaktadır. Çünkü sorun insanın doğasında değil, farkındalığında bulunmaktadır. İnsan özü itibarıyla eksik değildir. Sadece unutmuştur. Uyku halindedir. Hakikatin üzeri örtülmüştür.
Uyanış ise yeni bir şey yaratmak değil, örtüyü kaldırmaktır. Sis dağıldığında güneş ortaya çıkar. Aynanın üzerindeki toz temizlendiğinde görüntü görünür hale gelir. İnsan kendi içsel ışığını keşfettiğinde dünya da farklı görünmeye başlar.
Bu nedenle ezoterik gelenekler dünyayı bütünüyle reddetmezler. Dünyanın bir okul olduğunu söylerler. Sorun dünyanın varlığı değil, onun nihai gerçeklik sanılmasıdır. İnsan görünüşlerin ardındaki özü görebildiğinde artık illüzyonun esiri olmaz.
Thomas İncili'nin mesajı da budur. İnsan uyanmalıdır. Çünkü hakikat hiçbir zaman kaybolmamıştır. Yalnızca görünüşlerin altında gizlenmiştir. Gerçek yolculuk ise bu gizlenmiş hakikatin yeniden keşfedilmesidir.



